Ana səhifə

EZİlenlerin marksiZMİ”, “mezhepçİ marksiZM” ÜzeriNE


Yüklə 113.4 Kb.
səhifə1/3
tarix24.06.2016
ölçüsü113.4 Kb.
  1   2   3
http://hasanozan62.blogspot.com

EZİLENLERİN MARKSİZMİ”, “MEZHEPÇİ MARKSİZM” ÜZERİNE

Neo-liberalizm”, emperyalist kapitalizmin yeni tip “paradigma”sıdır. “Neo-liberalizm”, yeni tip emperyalist tekeller olan uluslararası tekellerin hegemonyasını ve saldırı harekatını dile getiren “paradigma”nın adıdır. Post-modernizm ise, “neo-liberalizm”in ideolojik görünümlerinden birisidir. “Neo-liberalizm”den bağımsız, onunla içsel bir bağı olmayan bir “post-modernizm”den bahsedilemez. “Neo-liberalizm”in “sol”, “solcu” görünüm içerisinde ortaya çıkan türevlerinden birisidir. “Sol”dan neo-liberalizmin bir yeniden üretimidir. Maddi temeli, emperyalist dünya sistemidir. Sınıfsal temeli, burjuvazi ve küçük burjuvazidir. İdeolojik temeli, burjuva ideolojidir. Felsefi temeli, idealizmdir. Post-modernizm, kaskatı teorik-ideolojik gericiliktir. Tarihsel arka planı ya da kökleri geçmişe uzansa da “Küreselleşme” ve “sosyalizmin yenilgisi” koşullarında uluslararası sermayenin gereksinmelerine yanıt veren bir tarihsel, sosyolojik olgu ve akımdır. Post-modernizm için önemli olan dünya burjuvazisinin ideolojik ve siyasi hegemonyasının dünya proletaryası ve ezilen halklar nezdinde daha etkin meşrulaşması ve bu meşruiyetin daha işlevsel bir yeniden üretimidir. Onun tarihsel ve güncel misyonu burada somutlaşmaktadır.

Post-Marksizm” ise, post-modernizmin, iğreti de olsa, kendisini “sosyalist”, “Marksist” olarak lanse etmesinin öteki adıdır. Post-modernizmden bağımsız, ona aykırı, onunla çelişkili bir post-Marksizmden bahsedilemez. Yani, al birini vur ötekine… İnanacak olursak, post-modern zamanlarda yaşıyoruz, eh, bu durumda da post-modern zamanlara/çağa uygun bir de post-Marksizm gerekli ve kaçınılmazdır. Kuşkusuz ki bu “Marksizm” dinazorlar (!) çağının, yani Marks-Engels’in Marksizm’i, Marks-Engels-Lenin’in Marksizm-Leninizm’i olmayacaktır, olmamalıdır. Olması gereken bu sözde yeni Marksizm, onların, Uluslararası Komünist Hareket’in tarihinin, proletarya devrimlerinin, sosyalizmin inşasının ve kazanımlarının reddiyesi temelinde yükselen bir “Marksizm”, yani bir “post-Marksizm”, yani “Ezilenlerin Marksizmi” olmalıdır.



İşte,“Ezilenlerin Marksizmi” (ve “Mezhepçi Marksizm”) olarak ifade edilen ya da edilmeye çalışılan “şey”in kendisi, post-modernizme dayanan post-modernizmin ve post-Marksizmin ideolojik formlarından birisidir. Dahası, “Ezilenlerin Marksizmi”, “mezhepçi Marksizm” teorileri ve propagandası post-Marksizmin kendisidir. Bu akıntının şu ya da bu bölüğünün kendisini sözde post-modernizmden, post-Marksizmden ayırma iddiası demagojiktir, manipülatiftir, oportünizm ve tasfiyeciliğe has bir manevradan ibarettir sadece. “Ezilenlerin Marksizmi”, “Mezhepçi Marksizm” teorisi ya da teorileştirmeleri, post-modernizmin, post-Marksizmin diğer renkleri ya da türevleridir. Bu ilkesiz, belkemiksiz, her duruma uygun şekil alma yeteneği taşıyan akıntı, tüm renkliliğine, görüntüde birbirine aykırı söylemine karşın, son tahlilde, aynı felsefi, teorik, ideolojik içerikte birleşmektedir. Başlıca işlevi, Marksizm-Leninizm’i tasfiye etmek, devrimci proletaryanın tarihsel ve güncel devrimci rolünü yadsımaktır. Söz konusu tasfiyeci akımın temel karakteristiği, uluslararası sermayenin devrime, sosyalizme, Marksizm-Leninizm’e karşı yönelttiği sistematik ideolojik saldırının dolaylı ama açık mızrağı olmaktır. Unutmamak gerekir ki, papaz ve cellat sermayenin iki temel etkin silahıdır. Post’lu akım ve akıntı, emperyalist dünyanın papazıdır. Ve papaz, bin bir biçim ve kimlik içerisinde ortaya çıkan ve işlevini oynayan papazcılıktır. Tıpkı, Negricilik gibi… Bugün en kaba biçimleriyle post-modernizm, dönemin moda akımı olmaktan çıkarak inişe geçmiştir. Ama bu, yanıltıcı olmamalıdır. Çünkü post’lu akımın zayıflamaya başlaması, onun daha inceltilmiş, giderek daha kızıl biçimler alarak ortaya çıkmasına, etki gücünü değişik biçimlerde üreterek uluslararası proleter devrime karşı mücadele etmesine yol açmaktadır…

Aşağıda, yayınlanmış olan iki kitabımda yer alan “post-Marksizm”, “Ezilenlerin Marksizmi”, “mezhepçi Marksizm” üzerine yapılmış olan eleştiri ve değerlendirmelerden yararlanarak hazırlamış olduğum yazıyı yayınlıyorum.

I. BÖLÜM

Marksizm-Leninizm’in yerine ikame edilmeye çalışılan “Ezilenlerin Marksizmi”, proletaryanın yerine ikame edilen “ezilenler” post-Marksizmin tipik bir ideolojik saldırısıdır. Gerçekte bu, aynı tasfiyeci revizyonist teorinin ve ideolojik saldırının birbirini tamamlayan iki yönüdür ya da iki görünümüdür. Konu bağlamında bu olgu, diğer şeylerle birlikte kitapta şöyle vurgulanmıştır:

“Teslimiyet, döneklik, tükenmişlik ‘elveda devrim, sosyalizm, proletarya ve Marksizm-Leninizm’ sloganlarının eşliğinde, ‘yenilgiden ders çıkarma’ bayrağı altında da bukalemun gibi gizlenmeye çalışıldı. Sözde Marksizm, Marksizm-Leninizm, sözde sosyalizm ve devrim adına ortaya çıkmaya devam eden postmodern ve postMarksist yeni tip tasfiyeciler ve onların ideolojik yörüngesine kapılmış güçler, proletaryanın yerine ‘ezilenler’i ve Marksizm-Leninizm’in yerine ‘ezilenlerin Marksizmi’ni geçirmeye; sosyalist/komünist/devrimci birlik adına ‘Marksizm’ ve ‘sosyalizm’ tabanı üzerinde üzerinde duran sosyal reformist kuvvetlerin birliğini çıkarmaya, devrimci ve komünist hareketi asimile edebilmek için bu bataklığa çekmeye ve bayraklaştırmaya başladı. Artık eski ideolojik ayrılıkların önemsizleştiği veya aşıldığı gerici propagandası fütursuzca yapıldı. Devrime ve sosyalizme bağlı kalmaya devam edenler ise ‘dogmatik’, ‘muhafazakar’, ‘dinazor’, ‘anakronik’ ilan edildi.” (Hasan Ozan, Emperyalist Küreselleşme ve Dünya Devrimi- Değişen Ne?, s. 17, Akademi Yayın)



Kendilerini “Marksist”, “Marksist-Leninist” olarak tanımlayan çevre, grup ve partileri “Marksist”, “Marksist-Leninist” olarak kabul etmek; değişik renkleriyle bu tabloyu “Marksizmin”, “Marksizm-Leninizmin” bir “çeşitlilik” olmasına bağlamak; bu akım, grup, parti ve çevrelerin her birini “Marksizmin” birer mezhebi ilan etmek, yeni bir durum değildir ya da 1980’ler sonrası ortaya çıkan yeni bir olgu değildir. Söz konusu durumu yeni bir durum olarak lanse etmek tarihsel gerçeğe aykırıdır. Öncelikle kendisine “Marksist” diyenleri “Marksist” kabul etmek ve bunları “Marksist” görmemenin Marksizm’e aykırı (!) olduğunu ilk ileri süren Bernstein’dir. Bilinir, Bernstein revizyonizmin babasıdır. Ki, tarihsel deneyimin çok çarpıcı bir şekilde kanıtladığı gibi, rehberi “reelpolitiker” Bernstein olanların burnu ise bataklıktan hiçbir zaman çıkmamıştır… Aşağıda aktardığımız eleştirilerden de görüleceği gibi, Kruşçev-Brejnev modern revizyonizmini vb. akımları “Marksizmin”, “Marksizm-Leninizmin”, “sosyalizmin” bir biçimi ilan etmek post-Marksizmin de Bernstein’ın yolundan ilerlediğini göstermektedir:

“Bir dizi tasfiyeci revizyonist, orta yolcu oportünist, postmarksist tarafından ‘sosyalizmin bir eğilimi’. ‘sosyalizmin bir çeşidi’, ‘Marksizm-Leninizm’in bir eğilimi’, ‘Marksizm-Leninizm’in bir çeşidi’,’Marksizm-Leninizm’in tabanında duran sosyalist bir eğilim’ olarak tanımlanan, kavranan gerici modern revizyonist ihanet akımının ve bileşenlerinin sınıf hareketi içerisinde oynadığı gerici rolün de işçi sınıfı hareketinin devrimcileşerek proleter devrimci bir eksende gelişmesini önlediğini veya bu temelde hareketin önünü kesen temel etkenlerden birisini oluşturduğunu, burada, ayrıca hatırlatmak ve vurgulamak isteriz.” (age., s. 298)

Ezilenlerin Marksizmi” de içinde olmak üzere Post’lu akımlar Marksizm-Leninizm’i ve proletaryanın varlığını yadsıyarak komünist harekete karşı mücadele etmiştir ve etmektedir. Proletaryanın yerine geçirilen “ezilenler” teorisi ve pratiği de bunu kanıtlamaktadır. Alıntıda vurgulandığı gibi asli görevimiz şudur:

“İçerisinde geçtiğimiz tarih kesitinde, devrim ve sosyalizmin nesnel ekonomik ve toplumsal koşulları çok keskin bir biçimde olgunlaşmış bulunuyor. Tarihin bu kesitinde, devrimci komünist önderliğin önemi daha fazla artmış ve çözümünü de keskin bir biçimde dayatmıştır. Her adımımıza, gerek ulusal, gerek bölgesel ve gerekse de uluslararası alandaki her adımımıza bu temel stratejik ve taktik sorun damgasını vurmalıdır... Ezilenlere değil ama kesin olarak İşçi sınıfı hareketine dayanan ve öteki emekçi sınıf ve tabakaların ve ezilenlerin mücadele dalgasını kucaklayan bir önderleşme hattında derinleşmeye ve yetkinleşmeye gereksinim duyulmaktadır. Sınıflar mücadelesinde çekim merkezi olan; milyonları, on milyonları kucaklayıp mevzilendiren ve seferber eden bir parti inşa edilmelidir. Uluslararası alanda da, aynı hatta, yeni tipten bir komünist enternasyonal kurup geliştirmeye de gereksinim vardır. Ha demekle bunun mümkün olmadığını hepimiz bilmekteyiz. Ama açık ki, bu görevler, yalnızca ilkesel, stratejik ve programatik açıdan değil, pratik-siyasal öneminden dolayı da çözülmesi ve başarılması gereken yaşamsal görevlerdir. Niteliği, aklı, deneyi, yeteneği, cesareti, yaratıcılığı tek bir önderlik ve savaş çizgisinde daha fazla sentezleyerek tarihin ve çağımızın çağrısına yanıt vermemiz gerekiyor.” (age., s. 334-335)



Marksizm’in ortaya çıkmasından bu yana geçen tarihsel kesitte proletaryanın tarihsel devrimci komünist rolünü yadsıyan değişik renk ve tonlarıyla bir akım daima var olagelmiştir. Diyelim ki bugün proletaryanın yerine geçirilmeye çalışılan “ezilenler”, “çokluk” teorileri, daha önce de farklı tezlerle, farklı formülasyonlarla farklı biçimlerde savunulmuştur. Aşağıdaki eleştiri de bunu dillendirmektedir.

“Proletaryanın ve onun tarihsel devrimci rolünün açık ya da gizli red ve inkarı, öteden beri Marksizm-Leninizm’le her türden anti-proleter, anti- Marksist-Leninist akım arasındaki ilkesel ayrılığın ana ayıracı olagelmiştir. Devrimci proletaryanın yerine ‘yoksullar’ın, devrimci proletaryanın yerine aydınların, devrimci proletaryanın yerine ‘ezilenler’in, devrimci proletaryanın yerine ‘çalışanlar’ın geçirilmesi; duruma göre birinin ya da ötekinin geçirilmesi, geçmişten beri süregelen bir olgudur. Proletaryanın burjuvalaştığı, proletaryanın orta sınıfa dönüştüğü, proletaryanın yeni teknolojilerle gereksizleştiği vb. gibi ideolojik saldırılar, burjuvazinin ve küçük burjuvazinin işçi sınıfına ve Marksizm-Leninizm’e karşı ideolojik ve siyasi saldırılarından başka bir anlamı bulunmamaktadır.

“Emperyalist küreselleşmenin son birkaç on yılda doludizgin gelişimi, başını SB’nin çektiği kapitalist/revizyonist sistem ve kampın çöküşü, dünya devriminin dibe vurması, elektronik teknolojisindeki sıçrama, hizmet sektörünün kapitalist maddi üretim sektöründen daha hızlı büyümesi, ‘ekonomilerin malileşmesi’ vbg. olgular, proletaryanın ve onun devrimci tarihsel rolünün yadsınmasına yol açan, özü bir olmakla birlikte, sayısız teori ve tezin ortalığı kaplamasına yol açtı. ‘Neoliberal’ emperyalist dünya sermayesinin ‘tarihin sonu’nu ilan etmesine paralel ‘postmodernizm’ ve ‘postMarksizm’ olarak tanımlanan akımlar da, değişik türevleriyle birlikte, “özne’nin sonu”, “kurtuluşçu ütopyaların sonu”, ‘evrensel doğruların sonu’, ‘elveda proletarya’ vb. vb. diye haykırmaya ya da bu eski çığlığı yeni dönem koşulları içerisinde yeni biçimlerde formüle ederek gürültülü bir şekilde propaganda etmeye başladılar. Boşuna dememişler “sığ sular gürültülü akar”…

“Yeni bir çağa girdiğimiz, bu yeniçağın ‘enformatik’ bir çağ, yeniçağa tekabül eden toplum biçiminin ‘enformatik toplum’ olduğu; kapitalizmin, emek ve sermayenin, artı-değer sömürüsünün aşıldığı; yeni bir üretim tarzına geçildiği ya da kendiliğinden komünist bir dünyada yaşadığımız ileri sürüldü. Bu çağın, görülemez, dokunulamaz, tanımlanamaz, hiç yerde, hiç yerötesi bir yerde, bir yerötesi hiç yerde olduğu vs. ilan edildi.” (age., s .412-413)

Küreselleşmeci” akım, “küreselleşmeci” akımın değişik formları olan post’lu akıntı, o ara, onun bir türevi olan “Ezilenlerin Marksizmi”nin “Elveda proletarya!” iğreti tasfiyeci saldırısına karşın bilimsel devrimci gerçekler kitapta şöyle vurgulanmaktadır:

“Küresel çapta, (emeğin sermayeye) biçimsel bağımlılığın yerini gerçek bağımlılığa bırakmış olması, kapitalizmin ve proletaryanın sonunu değil, aksine, dünyamızın çok daha kapitalist, çok daha proleter haline geldiğini; yerküremizin ‘küçülmüş’ kapitalist bir kente dönüştüğünü; üretimin toplumsal niteliği ile mülkiyetin özel kapitalist biçimi arasındaki uzlaşmaz karşıtlığın tarihte görülmemiş ölçekte keskinleştiğini, proleter devrim yoluyla bu çelişkinin çözümünün çok daha şiddetli bir tarihsel görev haline geldiğini göstermektedir. Ki, söz konusu tarihsel devrimci görevi çözecek ne ‘halk’tır, ne ‘yoksullar’dır, ne ‘çokluk’tur, ne ‘ezilenler’dir ne de aydınlardır. Çelişkinin çözümü yalnızca enternasyonal proletaryaya ait bir tarihsel görevdir. Dünya proletaryası, dünya proleter sosyalist devrimin biricik önderidir. Dünya devrimi, enternasyonal proletaryanın önderliğinde er geç zafere erişecektir. Uluslararası sermayeyi, ‘küreselleşme’ci tasfiyecileri, postMarksistleri vb rahatsız eden, korkutan temel gerçek de budur. Söz konusu teorilerin üretilip piyasaya sürülmesinin de ana nedeni budur. ‘Elveda proletarya’ haykırışlarının nedeni budur. (age., s .441)



Sınırsız demagoji ve manipülasyon burjuvazinin, küçük burjuvazinin Marksizm-Leninizm’e karşı mücadelesinde öteden beri kullana geldiği bir mücadele tarzıdır. Yani bu yöntemi ve ilkesizliği ilk kullanan post’lu akımlar, o arada “Ezilenlerin Marksizmi” değildir. Örneğin, alıntıdan da görülebileceği;

“Marksizm-Leninizm’in içeriğini boşaltarak ya da ‘Marksçılık’ vb iddiasıyla ortaya çıkarak, Marks ve Lenin’in kimi tezlerine karşı tavır almış komünist tarihsel kişiliklerin ardına sığınarak Marks ve Lenin’i mahkûm ettirme operasyonu yürütenlerin ‘iyi niyetli’ olmadığına, ‘kötü niyetler’le davrandıklarına kuşku yok. Örneğin, ‘Genç Marks’ı, ‘Olgun Marks’ın karşısına, Engels’i Marks’ın karşısına, Lenin’i Marks-Engels’in karşısına, Stalin’i Lenin karşısına koyarak; keza, Bernstein’e, Kautsky’e, Buharin’e ve Troçki’ye dayanarak Marks-Engels-Lenin-Stalin’e saldırmak, manipülasyon yapmak da, oportünizmin, revizyonizmin, reformizmin kullandığı bir taktiktir. Son çeyrek asırda bu, vbg. yöntemler, sosyalizmin düşen prestijinin ardından çok da revaçta olan saldırı biçimleri olmuştur. Kuşkusuz ki, kapitalist emperyalizm bu saldırıyı çok bilinçli bir tarzda yönlendirmektedir. Bir de bu saldırıya, yenik solcunun, yenik ilerici aydının, yenilgi ve gericiliğin dizginsiz ideolojik, politik ve fiziki saldırısının ürünü olan tasfiyeciliğin, burjuva karşı-devrimin saflarına geçerek nemalanan Negri türü sayısız aydının gerçeklerini de eklemek gerekir.” (s. 441-442)



Söz konusu demagoji ve manipülasyon yeni değildir ama her bir tarihsel konjonktürde yeni biçimlerde üretilmektedir ve üretilmeye de devam edecektir. Aşağıda vurgulandığı gibi:

“Uluslararası tartışmalarda ‘Hilferding gibi’, Kautsky ya da Rosa ‘gibi’ emperyalizm teorisi üzerine çalışmak ve üretmek gerektiği vurguları da dikkat çekiyor. 1990’larda, 70’ler sonrası ortaya çıkan değişiklikleri anlayabilmek için böyle bir çalışmaya gerek olduğu söyleniyor…

“Pek güzel de, neden bu çalışma ‘Lenin gibi’ değil de, Hilferding, Kautsky, Rosa ‘gibi’ vb. ‘gibi’ olmalı.!? Aslında bu saptama, söylem ve propaganda faaliyeti tasfiyeci revizyonist sol liberal küçük burjuva aydınların ve akımların Marksizm-Leninizm’e, Leninist emperyalizm teorisine ve politik mücadele stratejisine karşı geliştirdikleri ideolojik saldırının bir biçimini oluşturmaktadır.

“Yapılacak şey, Hilferding’e, Kautsky’e, Rosa’ya, Buharin’e vb. geri dönmek değil, diyalektik materyalist yönteme, Marksizm-Leninizm’e bağlı olarak emperyalizm teorisini de zenginleştirmek, geliştirmektir.

“Açıkça görmekteyiz ki, 80’lerin ikinci yarısından başlayarak gelen süreçte Bernstein’ın, Hobson’un, Hilferding’in, Kautsky’in, Buharin’in, Rosa’nın, Troçki’nin vb. kapitalizm ve emperyalizm düşüncelerinin popüler hale getirilmesi rastlantısal değildir…

“Bu bağlamda ‘Doğu Marksizmi’, ‘Batı Marksizmi’ revizyonist tahrifatı üzerinde de durmak gerekmektedir. Emperyalizm (ve devrim) olgusunu ne ‘Batı Marksizmi’ ne de ‘Doğu Marksizmi’ anlayamamıştır. ‘Batı Marksizmi’, ‘Doğu Marksizmi’ biçimindeki kavramlaştırmalar ve tanımlamalar da oportünist karakterdedir. Revizyonizmin ve sol liberal aydın ve çevrelerin Marksizm-Leninizm’e karşı geliştirdikleri ideolojik saldırıların bir benzeridir. İki, üç, dört vs. türden bir Marksizm yoktur. Bu tanımlamalar, Marksizm adına Marksizm’i ve Marksizm adına Leninizm’i mahkum etme eyleminin ifadesidir. Leninizm’in çağımızın Marksizm’i; Marksizm’in emperyalizm ve proleter devrimler çağında geliştirilmiş, zenginleştirilmiş devamı olduğu bilimsel devrimci gerçeğini yadsımak için yapılmaktadır. Çağımızda bir Marksizm ve bir de ondan ayrı Leninizm yoktur. Çağımızın Marksizm’i, Marksizm-Leninizm’dir. Bu birinci noktadır.

“İkincisi, ‘Doğu’ ve ‘Batı’ ‘Marksizm’leri teorizasyonu, Marks-Engels’in Marksizm’ini, Lenin döneminin Marksizm-Leninizm’ini kendi içinde bölüp parçalama, karşı karşıya getirme, farklı Marksizmlerin, Marksizm-Leninizmlerin olabileceği gibi son derece ilkesiz bir manipülasyondan ibarettir. Marksizm’in, Marksizm-Leninizm’in farklı eğilimleri olduğu ve olabileceği; Marksizm’in ‘bir çeşitlilik olduğu’, ‘Marksizm’den ziyade ‘Marksizmler’den söz etmek’ gerektiği, zaten ‘Bu heterojen’liğin ‘Marks’ın kendi yapıtlarına kadar’ gittiği ama her halükarda hepsinin de Marksizm, Marksizm-Leninizm olduğu revizyonist propagandasına meşruiyet kazandırma sistematik çabasının yansımasıdır. ‘Marksizm iddialı’, ‘sosyalizm iddialı’ her renkten akımı, ‘Marksizm tabanı üzerinde duran’ her akımı tıpkı Bernstein gibi ‘Marksist’ olarak pazarlama, onların antiMarksist, antiMarksist-Leninist olarak mahkum edilmesini önleme politikasıdır. Ki bu çaba yeni olmamakla birlikte ‘postmodern zamanlarla’ ya da ‘çağla’ birlikte moda teorilerden biri haline geldi, getirildi. Ayrıca, Marksizm’i Batı’ya, Avrupa’ya, Leninizm’i geri köylü ülkelere özgü ideolojik formasyonlar olarak lanse etmek, daha 1910’larda, 1920’lerde ortaya çıkmış bir propagandadır. Oysa bilinir ki, gerek Marks-Engels döneminin Marksizm’i gerekse de çağımızın Marksizm-Leninizm’i proletaryanın biricik bilimsel dünya görüşüdür; proletaryanın biricik bilimsel kurtuluş hareketinin öğretisidir. Bir bilim olarak evrenseldir, enternasyonal proletaryanın enternasyonal öğretisidir. Ulusal, bölgesel, kıtasal, uluslararası ölçekte proletaryanın ve öncülerinin görevi, Marksist-Leninist öğretinin ışığında, somut şartların somut tahlili temelinde programlarını, stratejilerini, taktiklerini inşa edip geliştirmektir. İki, üç, dört vb. Marksizm-Leninizm yoktur. Marksizm- Leninizm kendi içerisinde çelişkili, sürtüşmeli, eklektik vb. bir öğreti değildir. Marksizm-Leninizm, üç bileşeniyle bütünlüklü tek bir bilimsel öğretidir.

“Bu tip kategorileştirilmiş farklı ‘Marksizmler’ propagandası, özelikle de Kruşçev modern revizyonizminin tarih sahnesine çıkıp gelişmesiyle gündemleşti. Batı’da ve Doğu’da yer alan revizyonist, reformist, oportünist akımlar tarafından da propaganda edildi. ‘III. Bunalım dönemi’ ile birlikte tarihsel koşullarda ortaya çıkan ‘köklü değişiklikler’ adı altında modern revizyonizmin ideolojik saldırısı ile ‘Sovyet Marksizmi’, ‘Avrupa Marksizmi’, ‘üçüncü dünya Marksizmi’, ‘klasik Marksizm’, ‘Yugoslav Marksizmi’, ‘Çin Marksizmi’, ‘milli Marksizm’ türü propagandalar atağa kalktı. Bu tasfiyeci-revizyonist propagandanın kökleri revizyonizmin babası Bernstein’e, II. Enternasyonal oportünizmine uzanır/dayanır. Ekim Devrimi’nin zaferiyle bir üst aşamaya yükselir. Troçkist ihanetle ve ‘4. Enternasyonel’ le derinleştirilir. Modern revizyonizmle iyice atağa geçer. Aslında bu propaganda öncelikle burjuvazi (ve küçük burjuva milliyetçiliği) tarafından ortaya sürüldü. Anti-Marksist-Leninist akımlar, aydınlar tarafından ateşlice geliştirildi.

“Emperyalizm teorisi ve tahlili söz konusu olunca da, yol gösterici tek bilimsel öğreti, Marksizm Leninizm’dir. Emperyalizm olgusu, ne ‘Batı Marksizmi’ ne de ‘Doğu Marksizmi’nin gözünden kavranamaz. Gerek ‘Batı Marksizmi’, gerekse de ‘Doğu Marksizmi’ revizyonizmin iki değişik türevidir… Hangi tarihsel kesitte, hangi biçimlerde ortaya çıkarsa çıksın revizyonizmin ideolojik ve maddi kökleri kapitalist emperyalizmde yatar. Revizyonizm, Marks’ın kapitalizm, Lenin’in emperyalizm öğretisini de ret ve tasfiye hareketi olarak ortaya çıkar ve hala da çıkmaktadır.”

(Yeniden vurgulamayı hak ediyor:) Kendisine ‘Marksist’ diyenleri ‘Marksist’ kabul eden ve Marksizm adına ortaya çıkanları ‘antiMarksist’ olarak tanımlamaya karşı çıkan revizyonizmin babası Bernstein’dir. O, açıkça, ‘anti-marksist olan bir revizyonist tanımadığını’, kendisinin de bir ‘Marksist’ olduğunu vurgular. (Bkz. “Sosyal Demokraside Revizyonizm” makalesi.) Eh bu durumda da farklı ‘Marksizmler’in olması doğal sayılıyor. ‘Marksizm’, ‘Marksizm- Leninizm tabanı’ üzerinde olan ve duran her türlü akımı ‘Marksist’/ ‘Marksizm’ olarak kabul etmek özellikle de son çeyrek yüzyılın modasıdır ve tasfiyeci bir teori ve modadır.

“Yeni tip sol liberal akım ve fırtınanın bir taktiği de, Marksizm-Leninizm kavramını unutturmak, kullanma gereksinimi duyduklarında ise, yerine Marksizm, Marksist, Marks kavramını geçirme hilesidir. Bu, sermayenin ve sözde Marksist, sosyalist, komünist iddiasıyla ortaya çıkma gereksinimi hisseden tasfiyeciliğin, post’lu tasfiyeci revizyonistlerin Marksizm-Leninizm’e karşı ideolojik saldırısının bir biçimidir. Marksist- Leninistlerin bu bakımdan da tasfiyeci etkilere karşı uyanık ve donanımlı olması gerektiği ise açıktır. ‘Sol’ liberal esintilere ve literatüre karşı bağışıklık sisteminin geliştirilmesi gereksinimi daima hissedilmelidir.

“Emperyalizm tartışmalarında ortaya çıkan ‘klasik emperyalizm’ ve ‘yeni emperyalizm’ kavramlaştırma ve teorileştirmeleri de Marksizm- Leninizm’e, onun emperyalizm teorisine revizyonist ve tasfiyeci ideolojik saldırının bir diğer biçimidir.

“Bu ayrımla, Lenin’in emperyalizm öğretisi geçersiz sayılıyor. Buna göre, Lenin’in tahlili, 50’ler öncesi geçerliydi ama artık 50’ler sonrası, daha sonra da 1970-80’ler sonrasının gerçeklerine yanıt vermediği için eskimiştir; dolayısıyla aşılmalıdır (!) . Keza, emperyalizmi salt yayılmacı politikayla sınırlayıp tanımlayan, emperyalizm tahlillerini bu anlamda 20. yy. öncesi yayılmacılıkla 20. yy. sonrasının yayılmacılığı arasındaki farklılıkların incelenmesine endeksleyerek ‘eski emperyalizm’ ve ‘yeni emperyalizm’ ayrımı yapan teori ve analizler de hiçbir bilimsel devrimci karakter taşımamaktadır. Bu tartışmaların ve kavramlaştırmaların savunucularının bir bölümü ise daha açık sözlü davranarak, 1910’lu, 20’li yıllardaki emperyalizm tartışmalarında Lenin’e, Stalin’e, III. Enternasyonal’e değil, Hilferding’e, Buharin’e, Rosa’ya, Kautsky’e vb. hak vermektedirler… İlk kategoride yer alanlarla ikinci kategoride yer alanlar arasında ideolojik-sınıfsal- özsel bir ayrım bulunmamaktadır. Ayrılıklar biçimdedir, ayrıntılardadır, daha açık sözlü olmayla kapalı davranmadadır. Ama her halükarda Lenin’in emperyalizm öğretisini revize ederek tasfiyeci duruşta birleşmektedirler. (Fakat yine de politik tutumlarında önemli farklılıklar bulunmaktadır.)

“Emperyalizmin, yüzyılın başlarında ve 50’ler öncesi süreçte ortaya çıkmış ama olgunlaşmamış bazı olgu ve eğilimleri yüzyılın ikinci yarısında hızla gelişip özellikle de son çeyrek yüzyılda keskin bir biçimde ortaya çıktı. Bu durum 89-91 dönemeciyle tarihsel konjonktürde ortaya çıkan köklü değişikliklerle birleşerek pek çok ilerici, devrimci, komünist çevrenin, grubun, partinin, aydının yönünü iyice şaşırmasına, yoldan çıkmasına yol açmıştır. Marksizm-Leninizm ile değişik nedenlerle ilişkilenmiş ama onu bir bilim olarak kavrayamamış olanlar, yenilgi ve gericiliğin anaforunda umut ve iradesi kırılanlar, bu yeni süreçte, bu kez, burjuvazinin cephesinden, burjuvazinin cephaneliğini kullanarak proletaryaya ve Marksizm-Leninizm’e karşı ateş yağdırmaya başladılar.

“’Emperyalizm’ ve ‘yeni emperyalizm’ tezi ve tartışmalarının içerisinden geçtiğimiz tarihsel konjonktürle sıkı sıkıya bir bağı olduğu açıktır. Burada da, emperyalizmde ve emperyalist dünya sisteminde ortaya çıkan önemli ve yapısal değişmelerin zamanında bilimsel olarak tahlil edilmemesinin rolünü görmezden gelmek olanaklı değil. Komünist hareketin ve proletaryanın etrafından kurulmuş ateş çemberi, sosyalizmin ağır kan kaybı, devrim dalgasının geçici de olsa dibe vurması, uluslararası komünist hareketin derin bir tasfiye sürecine girmesi de bu sorunda negatif yönde göz çıkaran ama sol liberal ideolojik rüzgar lehine pozitif etki yaratan olgulardır…

“Bu olgular bütünü içinde, zaten 80’ler, 90’lar öncesinde güçlü bir çekim merkezi olamamış Marksist-Leninist hareket, yeni tarihsel konjonktürü de esaslı bir tarzda, hem teorik hem de pratik olarak göğüsleyemedi. Fırtına onu da ciddi bir şekilde savurdu... ‘Neoliberal’ emperyalist ideolojik saldırı dalgası ‘post-modernizm’ ve ‘post-Marksizm’le, sol liberalizmle birleşik bir dalga halinde gelişti. Teorinin geliştirilmemesi, zamanında enerjik ve saldırı üstünlüğünü elde tutan karşı bir ideolojik mücadelenin de yükseltilmesini önledi. Olduğu kadarıyla da komünist hareketin içine yuvarlandığı tecrit ortamında ciddi bir etki de yaratmadı. Bu tablo içinde, Marksizm-Leninizm’in, proletaryanın, devrimin, sosyalizmin “sonu” ilan edildi. Daha önce Stalin’den yola çıkılarak Marksizm- Leninizm’e saldıranlar, bu kez işe Lenin’le, giderek Marks’la başladılar. İşi, Marksizm’i, ‘modernizm’in bir ekolü’, ‘modernizm’den kopuşmamış (!) bir öğreti olduğuna kadar vardırdılar. Dahası, ‘modernizme karşı mücadele’ adı altında insanlığın tarihsel gelişme sürecinde birikmiş ve tarihe mal olmuş kolektif ilerici birikimine ve kazanımlarına reddiye yazdılar. Tarihin sonu, sınıfların, ideolojilerin, bilimin, bütünlüklü evrensel kurtuluşçu ütopyaların, devrimci öznenin, hatta ‘öznenin ölümü’ nesnel gerçeğin sonuyla birlikte ilan edildi. Yani, bu ideolojik saldırı, sadece bilimsel ve devrimci emperyalizm teorisinin reddiyle ve tartışılmasıyla sınırlı bir saldırı değildi…

“İşte Negricilik de, Marksizm-Leninizm’e, proletarya sosyalizminin tarihine, teori ve pratiğine, tarihte devrimci ve ilerici olan ne varsa ona karşı, tarihin tanık olduğu en kapsamlı, en derin, en yıkıcı burjuva gerici saldırı dalgasının ürünü ve bir bileşeni olarak doğdu ve doğan akımlardan biri olarak küresel sermayenin kirli mi kirli anlı-şanlı sofrasında yer aldı. Negricilik, “İmparatorluk” teorisiyle (!) uluslararası tekellerin ve emperyalist hiyerarşinin tepesinde bağdaş kurmuş Amerikan celladının ‘sol’ kılıklı ‘Truva Atı’dır… Negriye, Negriciliğe, safça ‘değerli aydın’ muamelesi yapanlar da aslında aptalca bir tutumla bu ‘Truva Atı’nın gerçek yüzünün ortaya çıkarılmamasına katkı yapmaktadırlar. Ki hatırlatmak gereksiz olmasa gerek: ‘Cehenneme giden yol iyi niyet taşlarıyla örülüdür.’ (age., s.533-536)


  1   2   3


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©atelim.com 2016
rəhbərliyinə müraciət