Ana səhifə

EZİlenlerin marksiZMİ


Yüklə 167 Kb.
səhifə1/2
tarix24.06.2016
ölçüsü167 Kb.
  1   2
Hasan Ozan

TASFİYECİLİK ve “EZİLENLERİN MARKSİZMİ”!

Aşağıda yayınlamakta olduğum yazı, basımı bir hayli geciktirilmiş olan yeni kitabımın (KESİNTİSİZ DEVRİM ve İKTİDAR SORUNU) Önsöz’ünü oluşturmaktadır. Uzatmadan vurgulamak gerekirse: Marksizm-Leninizm’in ve enternasyonal proletaryanın tarihsel ve güncel devrimci sosyalist rolünün revize edilmesi ve yadsınması, yeni tip tasfiyeci sol liberalizmin bir biçimini oluşturan “Ezilenlerin Maksizmi”ne damgasını basmaktadır. Gerçekte bu revizyon, inkar ve manipülasyon eylemi, uluslararası burjuvazinin, kapitalizmin, burjuva ideolojisinin Marksizm-Leninizm’e, proletaryaya, proletarya sosyalizmine karşı bilinçli saldırısının bir ürünü ve yankısıdır. Marksizm-Leninizm’in yerine “Ezilenlerin Marksizmi’ni, proletaryanın yerine “Ezilenler”i, Marksist-Leninist Komünist karakterli partilerin yerine “Ezilenlerin Marksist Partisi”ni, proletarya sosyalizminin yerine “ezilenlerin sosyalizmi”ni geçirme operasyonu post-modernizme, post-Marksizme dayanmaktadır. Post-modernizm ve onun bir biçimi olan post-Marksizm “neoliberalizm”in “solcu” versiyonudur; daha fazlası değil! “Ezilenlerin Marksizmi” denen şey de post-Marksizmin ta kendisidir ya da post-Marksizmin renklerinden birisidir sadece. Değişik renk ve tonlarıyla söz konusu akım ve bu akımın dayandığı, ürettiği teori ve tezler revizyonizm, reformizm, oportünizm, anarşizm, modern revizyonizm ve “Batı Marksizmi” tarafından temsil edilen tarihsel çizginin ya da çizgilerin “küreselleşme” ve “sosyalizmin yenilgisi” koşullarındaki bir yeniden üretimini ifade etmektedir. Israrla kendisini yenilikçi, en yenilikçi, en ilerici ve en radikal ilan etse de, gerçekte, baştan aşağı bir bataklıktır ve hiçbir ilerici, devrimci, sosyalist niteliği ve enerjisi bulunmamaktadır. Söz konusu tasfiyeci revizyonist akıntıya karşı ideolojik mücadeleye bir katkı olması dileğiyle “Önsöz”ü yayınlıyorum.
ÖNSÖZ YERİNE

Elinizdeki kitap, burjuva demokratizmin, onun bir biçimi olan küçük burjuva demokrasisinin; burjuva ve küçük burjuva bir akım olan post-modernizmin, post-Marksizmin Marksizm-Leninizm’e ve enternasyonal proletaryaya karşı ideolojik saldırılarının sistematik bir tarzda sürdüğü bir tarih kesitinde çıkmaktadır. Kitap, Marksizm-Leninizm’in proleter dünya devrim teorisinin bin bir biçimde tasfiye edilmeye çalışıldığı, proletaryanın sosyalist görevlerinin, sosyalist mücadelesinin, sosyalist toplum projesinin, azami programının gözden yitip gittiği; keza, ya demokratik devrimci görevlerin yok sayıldığı ya da her şey haline getirildiği koşullarda, oportünizmin sağ ve “sol” biçimlerine karşı programatik nitelikte bir ideolojik mücadele karakteri taşımaktadır.

Her rengiyle post-modernist akımın idealist şarlatanlığının ve tasfiyeci saldırılarının aksine, sınıflı toplumların tarihi, sömürenlerle sömürülenlerin, ezenlerle ezilenlerin mücadele tarihidir. Böylece tarih, sınıflar mücadelesi tarihidir. Tarihin motoru, sınıf mücadelesidir. Tarihin hareketi, toplumsal maddi gerçeğin hareketidir. Tarih, insanın maddi üretimle tarihe girişiyle tarihtir; “insanları hayvanlardan ayıran ilk eylem, insanların düşünmeleri ile değil, kendi geçim araçlarını üretmeye başlamalarıdır.” “İnsanlar kendi geçim araçlarını üretmeye başlar başlamaz, kendilerini hayvanlardan ayırt etmeye” (Marks) başlamışlardır. İnsan, bilinçli toplumsal varlıktır ve bilinci de maddi yaşam koşullarına bağlıdır. Evet, “İnsanların varlığını belirleyen şey bilinçleri değil, tam tersine, onların bilincini belirleyen, toplumsal varlıklarıdır.” Yine Marks’ın belirttiği gibi “biçimi ne olursa olsun,” toplum, “İnsanların karşılıklı eylemlerinin ürünü”dür. “İnsanların maddi ilişkileri, tüm ilişkilerinin temelidir. Bu maddi ilişkiler, maddi ve bireysel eylemlerin içinde gerçekleştiği zorunlu biçimlerden ibarettirler.” Üretici güçler, “bundan ötürü de toplumsal ilişkileri daha da geliştikçe insanlık tarihi, her zamankinden daha çok bir insanlık tarihi biçimine bürünür.” Böylece insan, “toplumsal ilişkiler bütünü” olarak insandır. İnsan bilinci, bu temelde maddi yaşam koşulları üzerinde aktif etkide bulunur. Daima hatırlanmalıdır: “Tarihin, dinin, felsefenin ve bütün öteki teorilerin devindirici gücü, eleştiri değil, devrimdir. Bu tarih anlayışı, tarihin sonunun, ‘tinin tini’, olarak ‘özbilinç’te erimek olmadığını, ama her evrede, maddi bir sonucun bulunduğunu gösterir”.(Marks) Toplumsal tarihin hareketi, üretim tarzlarının hareketidir ve her üretim tarzı tarihsel ve geçicidir. Hareket yalnızca maddenin değil, maddi toplumsal tarihin de varoluş biçimidir.

Toplumların sınıflara bölünmesiyle, tarih, sınıfsal insanın tarihidir. Evet, tarihin öznesi insandır. Fakat özne, salt kendi başına tarihin yapıcısı da değildir. Doğanın tarihi, toplumsal tarih, sınıflar mücadelesi tarihi kendi nesnel maddi gerçeği ve hareketi içinde anlaşılabilir yalnızca. Doğa doğayla, toplum ve insan toplumsal maddi gerçekle, onun hareketiyle kavranabilir yalnızca. Doğanın, tarihin, sınıfların, ezme ve ezilme ilişkisinin evrimini, “insanların gerçek yaşamını, maddi dünyasını, gerçek ilişkilerini meydana getiren, belirleyen ve egemenliği altında tutan fikirler, düşünceler, kavramlar”, ruhlar alemi olmamıştır. Tarihin, toplumların, düşüncelerin gelişimi hem diyalektiktir hem de materyalist. Tarih, Tanrıların, Tanrı kralların ya da “mutlak idea”nın, “evrensel aklın” tarihi, önderlerin, kahramanların, iyi ya da kötü niyetli insanların tarihi, düşsel alemlerde yaratılan ve inşa edilen bir tarih değildir ve olmamıştır. Tarih, ona yön veren toplumsal tarihin nesnel hareket yasası üzerinde gelişen bir tarihtir. Zorunlu uygunluk yasası, toplumsal tarihin temel nesnel hareket yasasıdır. Yenin doğuşu, eskinin dağılması bu hareket yasası üzerinde yükselir. Tarihsel özne ya da özneler, tarihin akışını geciktirebilir ya da hızlandırabilir, bu bağlamda tarihin gidişi üzerinde aktif bir rol oynar; ama her halükarda özne, bilinç, öncü tarihin nesnel hareket yasası ve yasaları üzerinde söz konusu rolünü oynayabilir ancak. İnsanlık ve bilim nesnel temellerden yoksun bir tarihsel harekete, toplumsal gelişmeye, çağsal değişikliklere hiçbir zaman tanık olmamıştır ve olmayacaktır da! Nesnel temellerden yoksun herhangi bir özne ya da iradeler savaşımı boş bir hayaldir ya da idealist bir saçmalıktan ibarettir sadece. Sınıflar, sömürülenler, ezilenler, tıpkı ezen, sömüren sınıflar kadar gerçektir, maddi olgulardır. Ezilenlerin, sömürülenlerin şu veya bu biçimde ortaya çıkan politik ve toplumsal hareketleri, öncüleri, tarih yapıcıları ancak kendi maddi ve sınıfsal temelleriyle bağlı olarak anlam ifade ederler ve tarihsel rollerini oynayabilirler. Tıpkı, Bilimsel Sosyalizm’in işçi sınıfı hareketinin bilinçli anlatımı olması gibi! Tıpkı, proletarya hareketi ve öncüsü komünist hareket gibi! Eğer bir fantezi olan ruhlar aleminden değil de, tarihten bahsediyorsak, nesnel maddi hareketten söz ediyoruz demektir. Eğer tarihten bahsediyorsak, nesnel hareket yasalarının ürünleri olan öznelerden, bu öznelerin diyalektik, çapraşık mücadelelerinden bahsediyoruz demektir. Maddi gerçeğe en yabancılaşmış düşünce biçimi olan din bile sosyolojik bir olgudur, nesnel gerçeğe dayanır, ondan kaynaklanır; toplumsal bilinç biçimlerinden birisi olarak nesnel gerçeği tersyüz edilmiş bir biçimde yansıtır.

Nesnel karakterden yoksun, hareket halindeki nesnel toplumsal maddi gerçeğe dayanmayan bir tarihten bahsedemeyeceğimiz gibi, salt özneye, iradeye, akla, düşsel tasarımlara, kavramlara dayanan bir tarihten de bahsedemeyeceğimiz açıktır. Algının, duyumun, duyguların, bilginin, bilincin dışında bir nesnel gerçek vardır ve birinciler ikincinin özgün bir yankısı ya da yansısıdır. Evet, tarihin nesnel gerçeği toplumsal maddi gerçektir, dolayısıyla, tarihin yapımına negatif ya da pozitif yönde katılan tarihsel ve güncel özneler, iradeler savaşı, maddi gerçekten bağımsız, kendi başına buyruk, keyfi kararlarla işlev gören bir özneler etkinliği değildir ve olamaz. Özneler, fikirler, teoriler, politikalar nesnel toplumsal gerçeğin yansısıdır ya da onun ifadeleridirler. Hareket halindeki nesnel maddi gerçeğin ifadesi olan sınıfların, sömürülenlerin, ezilenlerin toplumsal ve politik karşılığı vardır ve bu özneler, pasif ya da aktif, rollerini de bu temelde oynarlar. Evet, “Tarih hiçbir şey yapmaz, ‘engin zenginliğe sahip değildir’ o, ‘savaşımlara girişmez’! Tersine, bütün bunları yapan, bütün bunlara sahip olan ve bütün bu savaşımlara girişen, insandır, gerçek ve yaşayan insan; hiç kuşkunuz olmasın, insanı kendi ereklerini gerçekleştirmek için kullanan -sanki kendi başına bir kişiymiş gibi- tarih değildir; tarih, kendi öz erekleri ardından koşan insanın etkinliğinden başka bir şey değildir.” (Engels) “Genel olarak söylemek gerekirse, fikirler, hiçbir şeyi iyi bir sonuca vardıramazlar. Fikirleri iyi bir sonuca vardırmak için, pratik bir gücü kullanan insanlar gerekir.” (Marks) Demek ki tarih, salt kendi başına otomatik, mekanik hareket eden, tarihin gelişiminde aktif rol oynayan iradeler, özneler savaşımından yoksun bir tarih değildir. Aksine, son tahlilde maddi toplumsal gerçek, nesnel gelişme yasaları belirleyici olsa da, gerçekte, tarihin gidişi üzerinde bilincin, öznelerin, iradelerin karşı aktif etkisi, geciktirici ya da değiştirici, dönüştürücü güç ve etkinliği tarihsel gelişimin belirleyici olgularından birisidir. Devrimler, böylece tarihin lokomotifidir. Dolayısıyla, tarihin öznesi “mutlak akıl”dır idealist saçmalığı olduğu kadar, “öznesiz ve ereksiz” bir toplumsal tarih teorisi de kaba materyalist bir saçmalıktan ibarettir. Bu bağlamda gerek kaba materyalizm, gerekse de sübjektif idealizm, gerekse de felsefi idealizmle felsefi materyalizm arasında yer alan, felsefi idealizmin değirmenine taze kan taşıyan bilinmezciliğin (agnostisizmin) değişik renkleri diyalektik materyalizmle, tarihsel materyalizmle, Marksizm-Leninizm’le asla bağdaşmaz.

Tarihsel hareket, kendi nesnel temellerine dayanır. Tarihsel hareket salt iradelerle, kalem darbeleriyle, Nabuculuk oyunlarıyla var edilemez ya da yok edilemez. Toplumsal tarihin gelişim sürecinde, sınıflar mücadelesi temeline dayanan evrimde, tarihin gidişi üzerinde gerici rol oynayan iradelerle devrimci rol oynayan iradelerin çarpışması, böylece tarihin yapılışına katılmaları bir olgudur. Tarihin kendi hareket yasası vardır ama tarih, aynı zamanda nesnel toplumsal gerçekle bağlı iradelerin savaşımının da tarihidir. Bu iradelerin savaşı, bir sınıflar savaşıdır, sınıflar mücadelesinin bir yansısıdır. İşte ideolojik mücadele, söz konusu iradeler savaşının bir alanı ve temel biçimlerinden birisidir. Ve her ideolojik savaşım, bir sınıfsal maddi çıkarın, o sınıf ya da sınıfların politik erekleriyle bağlı dile gelişidir. Tıpkı, “Tarihin sonu!” tasfiyeci ideolojik saldırısında olduğu gibi! Tıpkı, “Elveda proletarya!” tasfiyeci haykırışında olduğu gibi! Tıpkı, “Daima merhaba proletarya!”, “Yaşasın komünizm!” haykırışında olduğu gibi!

Kaotik bir ortam yaratmaya ve proletaryayı ideolojik olarak teslim almaya çalışan yeni tip burjuva liberal demagoji ve manipülasyona inat, evet, vurgulanmalıdır: Sınıflı toplumların tarihi, bir sınıflar savaşımı tarihidir. Ve bu tarih, ne Tanrının, ne herhangi bir kutsal ruhun, ne kralların, ne bireysel kahramanların, ne ideal planların, ne liderlerin ne de kendini ya da kendilerini eşi bulunmaz lider ya da liderler olarak pazarlayanların tarihidir. “Materyalist tarih anlayışına göre, tarihte belirleyici etken, son aşamada, gerçek yaşamın üretimi ve yeniden üretimidir.” (Engels) Tarihin hareketini salt ya da tek neden olarak “ekonomik etkene” bağlamak da Marksizm’le, çağımızda Marksizm-Leninizm’le bağdaşmaz. O tarih, sınıfların, sömürülenlerin, ezilenlerin, büyük kitlelerin tarihidir. Devrimci özne, devrimci irade bunlara karşılık gelir ve tarihin hareket yasaları temelinde ona yanıt olduğu oranda işlevselleşir, tarihin yapımına aktif ve değiştirici özne olarak katılır. Tarihte liderlerin, öncülerin, partilerin devrimci rolü ancak bu çerçevede anlam ifade eder. İnsanlar, sınıflar, ezilenler, sömürülenler bu temelde tarihin yapımına katılır; dünyayı şu veya bu şekilde değiştirme eylemleri bu temel üzerinde yükselir ve rolünü oynar. Bu bağlamda, toplumsal maddi gerçeğin ifadesi olan sınıflar, nesnel kategorilerdir. Örneğin bu tarihte, Bilimsel Sosyalizm, Komünist Partisi, bu niteliklerini korumak istiyorsa, proletaryayı temel almak, işçi sınıfı hareketine bağlanmak, tarihsel sürece, dünyayı değiştirme eylemine böylece müdahale etmek zorundadır. Bu durumda, komünist öncünün misyonu ve pratik-politik duruşu, keyfe bağlı bir tercihle veya seçimle değil, karşılığı olduğu nesnel gerçeği, temsil ettiği sınıfı, bu sınıfın nesnel sınıfsal çıkarlarının bilinçli savaşçı ifadesi olmak zorundadır. Yoksa öncü, komünist niteliğini kaybeder. Bir diğer vurgu ve anlatımla, post-modernizmin, post-Marksizmin, “ezilenlerin Marksizmi”nin sınıf siyasetini, sınıf hareketine bağlanmayı, sınıf hareketine bağlanmış olarak ezilenlerin hareketine öncülük edilmesini yadsıyan; önemli olan şeyin, öncünün temsil ettiği sınıftan özerk, bağımsız siyaset yaparak güç haline gelmesi olduğu düşünceleri temel alınırsa ya da buna yönelim gösterilirse komünist devrimcilik yapılamaz ya da bu misyon kaçınılmaz olarak terkedilir. Ki post-Marksizm için önemli olan şey, Marksizm-Leninizm’i işçi sınıfından, işçi sınıfını da Marksizm-Leninizm’den kurtararak özgürleştirmektir (!).

Biliyoruz ki, modern dünyada sınıflar, partiler olarak örgütlenir, sınıfsal çıkarlarının ifadesi olan politik mücadelelerini partileri aracılığıyla/öncülüğünde yürütürler. Ve bu partiler, temsil ettikleri sınıfların en bilinçli ve örgütlü kesimini oluştururlar. Yaşadığımız çağ, emperyalizm ve proleter devrimler çağıdır. Çağımızda kapitalizmin girmediği, kapitalist dünya pazarına bağlamadığı yer kalmamıştır. Böylece bu maddi temel üzerinde, günümüzde, halk hareketleri, daha geniş bir ifadeyle ezilenlerin hareketi de, hangi biçimde ortaya çıkarsa çıksın, ister bir parti, isterse dinsel bir tarikat, gerçekte bunlar, temsil ettikleri kategorilerin çıkarlarının sözcülüğünü yapan partilerdir ya da örgütlü siyasal öncü kuvvetlerdir. Böylece komünist partiler de temsil ettikleri sınıfın, işçi sınıfının genelkurmayları olarak tarihe müdahale ederler. Eğer komünist partiler “ezilenler” içerisinde, ezilenleri de kurtuluşa götürecek sonuna kadar tek tutarlı devrimci sınıf olan proletaryaya dayanmazsa; salt teoride değil, daha önemlisi, pratik bir hareket olarak sınıf hareketine bağlanmaz ve dayanmazsa, bu iddiasını pratik olarak terk eder(ler)se; teorisi ile pratiği bir tutarlılıkla yaşam bulmazsa, bu misyonunu da oynayamazlar; oynamak bir yana, kaçınılmaz olarak “ezilen”ci oportünizmin, post-Marksist pragmatizmin esiri haline gelirler. Marksizm’in doğuşundan 170 yıla yaklaşan bir tarihten sonra bu, kuşkusuz ki, bir trajedi, dahası tam bir komedi olacaktır. Post’lu akımların tasfiyeci saldırılarının amacı da budur ve bu, kesindir. “Kendi tarihimizi kendimiz yapıyoruz, ama her şeyden önce belirli öncüllerle birlikte ve çok belirli koşullar içinde.” Bu perspektife yaslanan iradi bir duruşla, devrimci komünist öznenin değiştirici devrimci rolü, burada, belirleyici faktör olarak ortaya çıkmaktadır. Tamda burada, proletaryanın teorik ve pratik olarak temel alınıp alınmadığı sorunu (ki post’lu akımlar “bunu unutun!” diyorlar), devrimci komünist öznenin/öncünün iradi olarak tarihsel-politik pratiği nezdinde devrimci eleştirisi yaşamsaldır. Burada da belirleyici olan, sorunun asıl, orijinal, bağlayıcı belgeleriyle birlikte devrimci eylemin tarihsel seyrinin eleştirel incelenmesi; söz ile eylemin birlikte incelenmesidir. Demek ki sorun, yarım yamalak değil, bütünlük içerisinde, devrimci tarihin gelişimi temelinde teorinin (ve pratik deneyimin eleştirel) ışığında “okunmalı”dır.

Devrimci proletaryanın temel görevi sosyalist devrimi yapmak, proletarya diktatörlüğünü kurmak, proletarya diktatörlüğü aracılığıyla nihai amacı olan komünizme (sınıfsız topluma) gitmektir. Ancak, çağımızdaki mücadeleler salt sosyalist mücadelelerden oluşmamaktadır. Çağımızda, proletaryanın tüm burjuvaziye, tüm kapitalizme, meta ekonomisi sisteminin temellerine karşı yönelen sosyalist ve komünist amaçlarıyla bağlı mücadelesinin yanı sıra, bir de, sosyalist olmamakla birlikte, emperyalizm ve gericiliğe karşı mücadele eden değişik emekçi sınıf ve tabakalar, değişik ezilen toplumsal kategoriler (ulusal, etnik, cinsel, inançsal vb.) bulunmaktadır. Tüm bu mücadeleler çağımızda, dünya devriminin bir yedeği, bir müttefikidir. Kuşkusuz ki, ezilenlerin hareketi, ister sınıfsal isterse de ulusal vb. kimlikler ve talepler etrafında ortaya çıksın, eğer bu hareketler, emperyalizme yönelmiyorsa, aksine, emperyalizmi güçlendiren, emperyalizme yedeklenen ya da yedeği haline gelen hareketler ise, bu durumda, bu hareketlerin ilerici niteliğinden de söz edilemez zaten. Yani sırf bir ezilme, sömürülme ilişkisi var diye de ezilenlerin gerici rol oynayan hareketleri desteklenemez.

İşte, elinizdeki kitap, işçi sınıfı ile diğer emekçi sınıf ve tabakalar ve diğer ezilen toplumsal kesimler arasındaki ilişkileri devrimci proletaryanın perspektifinden değerlendirmektedir. Proletaryanın sosyalist görevleri ve mücadelesi ile demokratik görevleri ve mücadelesi bağıntısında, bu iki mücadelenin hem ayrı hem de birleşik boyutlarını bir bütünlük içerisinde ortaya koymaktadır. Böylece, devrimci proletaryanın sosyalist çizgisi ile tüm sömürülen ve ezilen kesimleri kapsayan ve onları içeren demokratik görevleri ve mücadelesi arasındaki içsel bağı, özgün ve ayırdedici karakteristikleri ve bütünsel perspektifi somutlaştırmaktadır. Kapitalizmi yıkacak sosyalizmi kuracak tek devrimci sınıf olan işçi sınıfı, sömürülenlerin ve ezilenlerin bir bileşenidir ama o, sömürülenleri ve ezilenleri de kendisiyle birlikte kurtaracak, ancak bu yoldan kurtuluşunu başarabilecek ve güvence altına alabilecek tek sınıftır. Böylece o, herhangi bir ezilen sınıf, herhangi bir ezilen kategori olmanın ötesinde, tüm ezilenlerin kavgasının da sonuna dek tek tutarlı devrimci öncüsü, önderi olan ve olabilecek tek devrimci sınıftır. Son çeyrek yüzyıldır bu temel gerçeği unutturmaya çalışan, Marksizm-Leninizm’e ve işçi sınıfına ölü köpek muamelesi yapan yalnızca uluslararası burjuvazi değildir, aksine, aynı muamele, bu sınıfın yedeği olan “küreselleşme”ci Marksist, sosyalist vs. kılıklı sol liberal akım ve akıntı tarafından da yapılmaktadır fütursuzca. Bu akıntının uluslararası sermayeyle birleşik ideolojik saldırılarına karşın, işçi sınıfı çağımızın tek temel devrimci sınıfı, geleceği elde tutan sınıfı, kendisiyle birlikte insanlığı sömürüden, zulümden, toplumsal adaletsizlikten kurtarabilecek biricik devrimci sınıfı oluşturmaya devam etmektedir. Bu rolü oynamak, onun tarihsel kaderidir. Varsın proletaryanın düşmanları kurt ulumalarına devam ede dursunlar.

Marksizm-Leninizm ve proletarya adına, sömürülen, ezilen sınıf ve tabakaların, ezilen ulusun, ezilen ulusal toplulukların, ezilen cinsin, ezilen inanç ve mezheplerin, ezilen toplumsal kimliklerin demokratik karaktere sahip mücadelelerini ve onların ilerici demokratik ve devrimci demokratik kavgalarını küçümseyen, dahası, yok sayan; demokratik mücadelenin üstünden atlamayı bir erdemmiş gibi sunan herhangi bir akım Marksist-Leninist karaktere sahip olamaz. Keza, söz konusu sınıf ve tabakaların ve ezilen toplumsal kimliklerin demokratik mücadelesini her şey haline getiren ya da temel alan, proletaryanın ve proletaryanın sosyalist mücadelesi ve amaçları yerine ikame eden akımlar da Marksist-Leninist adını hak edemezler. Bu bağlamda elinizdeki kitap, proletaryanın demokratik ve sosyalist görevleri, asgari ve azami programı, demokratik devrim ve sosyalist devrim, demokratik diktatörlük ve sosyalist diktatörlük ilişkisinde, teoriye ve tarihsel deneyime, somut gerçeğe dayanarak, halkçı oportünizmle, küçük burjuva demokratizmiyle ideolojik olarak hesaplaşmaktadır. Kuşkusuz ki, proletaryanın en geri tabakalarının eğilimlerini temsil eden, işçi sınıfının bilinç ve örgütlülüğünü ekonomik-sendikal mücadeleye, politik perspektifini burjuva demokrasisine indirgeyen işçici eğilim (Menşevizm) Marksist-Leninist adını hakkedemez. Yine kuşkusuz ki, gerek proletarya adına işçi sınıfı dışındaki sömürülen sınıfların ve ezilen toplumsal kimliklerin mücadelesine burun kıvırarak bakan “işçici” eğilim (ekonomizm-Menşevizm), gerekse kent ve kır küçük burjuvazisinin radikal demokratik eğilimlerini temsil eden halkçı devrimcilik, gerekse, değişik renkleriyle, ezilenleri temsil eden küçük burjuva demokratik eğilimlerin radikal, ortacı, pasifist eğilimleri olsun, tüm bunlar, gerçekte, Marksizm-Leninizm’e yabancı akımlardır. Son tahlilde (çünkü bu akımların değişik eğilimleri arasında devrimcilikle reformculuk gibi temel bir politik ayrım bulunmaktadır) bu akımların azami ufku, demokratik kapitalist bir ekonomik-toplumsal sistemle, burjuva demokrasisiyle sınırlıdır. Ve biliyoruz ki, en köklü demokratik dönüşümler bile kapitalizmin temellerini yıkamaz. Bunun için proletaryanın sosyalist mücadelesi ve sosyalist devrimin zaferi gerekir. Aslında, son birkaç on yıllık tarihsel kesitte ortaya çıkan “küreselleşme”ci akım (yeni tip sol liberal dalga), ideolojik saldırılarının merkezine devrimci proletaryayı ve Marksizm-Leninizm’i oturturken bu olgunun keskin bilincini temsil etmektedir. Ki, bu süreçte, devrimci olan, komünist olan her şey, istisna tanımaz bir şekilde bu saldırı dalgasının hedef tahtası haline getirilmiştir. Proletaryadan, devrimden, sosyalizm ve komünizmden intikam alınmıştır.

Her ne kadar “Marks haklıymış!” haykırışları yeniden canlanarak yükselmeye başlamışsa da, özellikle 90’lardan bu yana geçen tarihsel kesitin karakteristiklerinden birisi ve başta geleni, proletaryaya, Marksizm-Leninizm’e, devrim ve sosyalizme duyulan inanç ve bağlılığın dibe vurmasıydı. Bu dibe vurma olgusu, emperyalist küreselleşmenin yeni dalgasının atılımı, revizyonist/kapitalist bloğun çöküşü, küresel çapta devrim ve karşı devrim arasındaki güç ilişkilerinde dünya devrimi aleyhine ortaya çıkan köklü değişiklikler temelinde şekillenmişti. İşte tamda bu köklü değişiklikler sürecinde, yenilgi ve gericilik koşullarında, dünya komünist hareketi ve uluslararası devrimci-demokrasi komünist ve devrimci konumlarından hızla ve geniş çaplı uzaklaşmaya başlamıştı. Bu tablo içerisinde, uluslararası tekellerin dünya devrimi karşısında (siyasal inisiyatifi de ele geçirmesiyle birleşik), yeni tip emperyalist ideolojik saldırı dalgası ve ideolojik hegemonyası koşullarında, yeni tip sol liberal bir dalga da kabararak yeryüzünü istila etti. Buna göre: Tarihin sonuna gelinmişti. Kapitalizm nihai zaferi kazanmıştı. Proletarya, sosyalizm, devrim, Marksizm-Leninizm mi? Tarih bu sapkınlıklara da yanıtını zaten vermişti… Uluslararası tekellerin yeni tip “paradigma”sı ve ideolojik formu olan “neo-liberalizm”, radikalizm ve yenilikçi giysileri içinde, ilkesiz, pragmatik, belirsiz, eklektik, kaderci, bütünlükten yoksun, nesnel gerçeği yadsıyan, dünyayı değiştirme mücadelesini inkar eden, bilim ve teori düşmanlığıyla şekillenmiş tipik muhafazakar karakteriyle, “post-modernizm”, “post-Marksizm” kılıklarında, son bulduğu iddia edilen sınıflar mücadelesi arenasını işgal etmişti. Yani, politik mücadele tarihinin belli dönüm noktalarında görülen şey, bir kez daha, ama kendine has koşullar altında, yeni tip ideolojik biçimler ve saldırılarla gündemleşti, gündemleşmişti.

Uluslararası sermayenin ve yedeğindeki akımların yeni tip saldırısının merkezine bir kez daha enternasyonal proletarya, Marksizm-Leninizm, devrim ve sosyalizm oturtuldu. El birliğiyle “öldü”ğü ilan edilen devrimci ve sosyalist değerler, dahası, insanlığın tarih boyunca yarattığı ve biriktirdiği ilerici olan ne varsa tüm bu değerler, küresel ölçekte doludizgin bir saldırı harekatıyla mahkum edilerek, gözden düşürülerek, tarihsel bellekten de silinmek istendi. Böylece küreselleşmeci akıntının bir bileşeni olan yeni tasfiyeci rüzgarlar bir fırtınaya dönüşerek ve uluslararası sermayenin yeni tip ekonomik, siyasal, ideolojik saldırısına ve hegemonyasına “taze” kan taşımaya başladı.

Gerçekte, yenilik adına ileri sürülen ve propagandası yapılan teori ve tezler, esasen, eski teori ve tezlerin, yeni koşullarda güncellenmesinden ibarettir. Bu teori ve tezlerin bir kısmı, Marksizm öncesi sosyalizme aittir. Söz konusu teori ve tezler, Marksizm öncesi sosyalizmin Marksizm karşısında kesin yenilgiye uğramasından sonra, kendi zeminin terk ederek, Marksizm adına, Marksizm’in zemininde ortaya çıkan revizyonizmin (Bernsteincılık), II. Enternasyonal oportünizminin, Buharinciliğin, Browderizm’in; iktidardaki modern revizyonizmin ilk biçimi olan Titoizm’in, SSCB’de ortaya çıkarak proletarya diktatörlüğünü tasfiye eden Kruşçevizm’in ve ardılı modern revizyonizmin, Avro Komünizmi’nin; Batılı emperyalist dünyada 60’lı yıllarda canlanarak gelişen sosyalizm maskeli burjuva reformculuğunun (“Batı Marksizmi”), küçük burjuva anarşizminin, burjuva sosyal demokrat akımın; “Doğu Marksizmi”nin vb. revizyonist, reformist, oportünist, liberal demokratik tarihsel çizginin/çizgilerin, “küreselleşmeci” formda, yeni bir biçimde makyajlanarak üretilmesinden ve daha büyük bir fütursuzlukla propagandasından ibarettir. Kapitalist emperyalizmin, onun hareket yasaları temelinde, ortaya çıkan bazı eğilimlerinin keskinleşmesi, bazı eğilimlerinin, çelişkili gerçeklerinin yeni biçimler alması ya da ortaya çıkması da söz konusu ideolojik saldırı kampanyasında baştan sona çarpıtılarak kullanıldı.

  1   2


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©atelim.com 2016
rəhbərliyinə müraciət