Ana səhifə

TÜRKİYE’de şEHİrleşme olgusu ve gecekondu sorunu


Yüklə 98.76 Kb.
tarix25.06.2016
ölçüsü98.76 Kb.

Doğu Anadolu Bölgesi Araştırmaları 4; 2003 Kasım KARAMAN

TÜRKİYE’DE ŞEHİRLEŞME OLGUSU ve GECEKONDU SORUNU


Kasım KARAMAN

________________________________________________________________________________________________________________________


ÖZET

Türkiye’de 1950’li yıllarda başlayan hızlı şehirleşme süreci, Batı şehirleşmesinden farklı bir çizgide gelişmiştir. Bu noktada temel ayırıcı unsur, sanayileşmedir. Şehirleşmesi sanayileşmeye dayalı Batı toplumları için şehirleşme, aynı zamanda, şehirlileşme sürecini de ifade ederken; Türkiye için durum farklıdır. Türkiye’de önce şehirleşme, daha sonra da şehirlileşme gerçekleşmektedir. Yine Batı şehirlerinde, gerek sosyal yapı gerek hayat tarzları bakımından ayrışmış marjinal grupların barındıkları getto, varoş, slum, shanty town gibi yerleşim yerleri ile benzer bazı özellikleri taşımakla birlikte gecekondu, Türkiye şehirleşmesine özgü bir kavramdır.




Bu makale, yukarıda kısaca değindiğimiz farklılıklar çerçevesinde, konuyla ilgili yapılmış araştırmalardan elde edilen bulgularla, süreç ve sonuçları bakımından Batı şehirleşmesi ile Türkiye şehirleşmesini karşılaştırmaktadır.

Anahtar Kelimeler: Şehirleşme, Şehirlileşme, Getto, Gecekondu


________________________________________________________________________________________________________________________
ABSTRACT
THE FACT OF URBANIZATION AND QUESTION OF GECEKONDU IN TURKEY
A quick process of urbanization in Turkey, starting in 1950’s, was developed as different from the West’s. In this point, the basic characteristic is industrialising. While urbanization is based on industrialisation and urbanisation together in the West, it has a different situation in Turkey: So, firstly urbanization, then urbanisation culture occur. Another different aspect of urbanization in Turkey is based on and developed around gecekondu, that has different means from slum, ghetto and shanty town in the West, while they have similar peculiarities in some aspects.
In this article, urbanization was compared between Turkey and the West regarding to process and results by studying on the researches and data we collected.
Key Words: Urbanization, urbanisation culture, ghetto, gecekondu.

________________________________________________________________________________________________________________________




  1. GİRİŞ


ŞEHİRLEŞME OLGUSU


    1. Tarihsel Gelişimi Açısından Şehirleşme

İlk olarak ortaya çıktığı dönemi belirlemek güç olmakla beraber, tarihte en eski şehir merkezleri olarak bilinen yerleşim yerleri, yaklaşık olarak M.Ö. 3500 yıllarında Mezopotamya’da daha sonra Mısır, Çin ve Orta Amerika’da görülmektedir (Flanagan, 1990: 9-10). Ancak, bu ilk şehir örnekleri, köy ve kasabalardan çok az farklılık gösteren bir niteliğe sahiptir (Hatt, Reiss, 2002: 29). Nitekim, en eski şehir tipleri, çiftçilik için elverişli alanlarda şekillenmiştir. Bu nedenle bu tür şehirler, iyi bir iklim, verimli topraklar ve yeterince suya sahip olan alanlara inşa edilmiştir. Aynı şekilde ilk şehirler, su yolları etrafında yoğunlaşmış, tarımın yanında suyun taşımacılıktaki avantajlarının da kullanılmasıyla birer ticaret merkezî ve farklı kültürleri buluşturan mekânlar olmuşlardır. Bu nedenle, endüstri devrimi öncesi şehirler,


birer ticaret merkezî olarak şekillenmiştir (Smelser, 1981: 145).

Tarihî süreçte, Roma İmparatorluğu döneminde şehirleşme en üst seviyelere ulaşmıştır. Roma İmparator-luğu nüfusunun yaklaşık %5’i-10’u şehirlerde yaşamıştır. Bu dönemde geniş bir coğrafyaya yayılan şehirler, su ve kanalizasyon sistemleri gibi alt yapıları olan kültür ve ticaret merkezleri konumuna gelmişlerdir. Özellikle 16. ve 17. yüzyıllarda en büyük şehirlerin, malların toplanması ve dağıtımı işlevi gören limanlar etrafında toplandığı görülmektedir. Bu şehirler, büyüklük ve önem bakımından hızla gelişerek, ekonomik ve kültürel açıdan, sanayileşme dönemi şehirlerinin alt yapısını oluşturmuş-lardır. (Smelser, 145).
Sanayileşme öncesi şehirlerde, genellikle, etrafı surlarla çevrili, bazen de ikinci bir iç sura sahip, merkezde geniş bir meydanı olan ve meydan çevresinde dinî, idarî, mahkemelere ait binalar ve alış veriş merkezleri bulun-maktadır. (Giddens, 1991: 552). Böyle bir fizikî yapıya sahip sanayi öncesi şehirleri; ticarî, idarî ve dinî işlevi olan özellikler taşırlar (Atalay, 1983: 30).
Sanayi öncesi şehirlerde sosyal yaşantı kırsaldan farklı değildir. Şehir ve kırsal arasında gelenekler uyumludur. Sosyal norm ve değerler oldukça yavaş değişir; sosyal ve coğrafî hareketlilik yok denecek kadar azdır. Bireysellik değil, “biz” duygusu hakimdir. İş bölümü ve uzmanlaşma henüz gelişmemiştir (Fichter, 64-67).

Mumford, sanayi öncesi şehirlerinin gelişimini üç aşamalı bir yaklaşımla değerlendirir: Ticarete dayalı ve yayılmacı bir yapıyı içeren kapitalist ekonominin gelişmesi, tek tek farklı yönetim anlayışına sahip şehir devletlerinin tek merkezli devlet anlayışına dönüşmesi ve düşünce sistemlerinin gelişerek yayılması (İsbir, 1991: 17).

İngiltere’de doğan ve yayılan sanayileşme ile birlikte şehir anlayışı da değişmeye başlamıştır. Sanayileşmenin beraberinde getirdiği artan iş gücü ihtiyacını karşılamak amacıyla, sanayi kuruluşlarının olduğu şehirlere göçler yoğunlaşmış ve şehir nüfusları hızla artmıştır. Bu yeni şehirleşme süreci daha sonra diğer Avrupa ülkeleri ve Amerika’da da şehirlerin yapısını değiştirmiştir (Giddens, 553, Smelser, 145).
Özellikle sanayileşme ile hız kazanan şehirleşme, hem nicelik hem de nitelik bakımdan, hızlı bir değişim sürecini başlatacak sosyal hareketliliğe neden olmuştur. Artan nüfus yoğunluğunun yanında, sosyal hareketlilik ve toplumsal iş bölümünün gelişmesi; tarım dışı ekonomi ve çok kültürlü heterojen bir sosyal yapı ile tarihte benzeri görülmemiş bir sosyal değişmenin yaşandığı bir sürece girilmiştir.


    1. Şehirleşme ve Şehirlileşme

19. yüzyıldan itibaren sanayileşmenin etkisiyle hız kazanmış evrensel bir olgu olarak ortaya çıkan şehirleşme, kısaca “şehir sayısının ve şehirlerde yaşayan nüfusun artması” olarak tanımlanabilir (Keleş, 1972: 5-6, Atalay, 24). Ancak şehirleşmeyi sadece bir nüfus hareketi gibi ele almak yeterli değildir. Şehirleşme, bir takım ekonomik, teknolojik, sosyal, siyasal değişmeler sonucu ortaya çıkan ve toplumsal yapı ile insanların tutum ve davranışlarını etkileyerek değiştirebilme gücüne sahip bir süreçtir (Kartal, 1978: 6).


Şehirleşme olgusu, nicel ve nitel olarak ele alındığında, ekonomik, ekolojik ve demografik yapı esas alınarak yapılan tanımlara “şehirleşme”; şehirleşme sonucu oluşan sosyal yapının kültürel boyutu da “şehirlileşme” olarak ifade edilmektedir (Sezal, 1992: 22-23). Şehirlileşme, demografik yapı, sosyal gruplar, tabakalar, kurumlar ve ekonomik faktörlere bağlı olarak, şehirde yaşayanların hayat tarzlarını ve sosyal ilişkilerini içeren bir olgu olarak ortaya çıkmaktadır (Keleş, 1996: 13, Suher, 1991: 4). Şehirlileşme, şehirleşme akımı sonucunda, toplumsal değişmenin insanların davranışlarında ve ilişkilerinde değer yargılarında, maddî ve manevî yaşam biçimlerinde değişiklikler meydana getirme sürecidir (Keleş, 1998: 80).
Sanayileşmeyle hız kazanan şehirleşme, gelenek-sellikten modernliğe geçiş sürecinin ilk adımı olarak kabul edilmektedir (Lerner, 1964: 60, Giddens, 558). Kırdan şehre gelerek yerleşenler için şehirleşme, yeni ve farklı bir hayat tarzı sunmaktadır. Tarımda, teknik ilerlemeler nedeniyle açığa çıkan artı iş gücünün, şehirlerde ihtiyaç duyulan sanayileşmeye dayalı iş kollarında çalışmak üzere, kırdan şehre göç etmesi; ulaşım tekniklerinin gelişmesi, coğrafî, hukukî ve siyasî problemler ve uluslar arası antlaşmalarla sağlanan yabancı işçi göçü gibi faktörlerle hız kazanan şehirleşme (İsbir, 27-33), tarihte benzeri görülmemiş bir sosyal değişme sürecinin de başlamasına neden olmuştur. Sanayileşmenin ortaya çıktığı Batı toplumlarında sanayileşme, artan iş gücü ihtiyacını karşılamak amacıyla kırdan şehre göçü körükleyen bir işleve sahipken; kırdan şehre göç de sanayileşme hızının artmasında önemli bir unsur olarak görülmektedir (Atalay, 28).
Şehirde fizikî mekân birliği, farklı kültürdeki ve tabakadaki bireylerin karşılıklı ilişkilerini zorunlu kılar (Erkut, 1991: 52). Göçle başlayan nüfus hareketleri, bir çok alanda toplumsal değişmeyi hızlandıran ve şekillendiren bir süreçtir. Dolayısıyla nüfus, şehirlerde, kozmopolit ve farklılaşmış bir toplum yapısının oluşmasında en önemli belirleyicilerdendir (Atalay, 23).
Göçmenler, şehirlileşme sürecinde, ekonomik ve sosyal bakımdan değişim geçirirler. Ekonomik açıdan şehirlileşme, bireyin geçimini tamamıyla şehirde veya şehre özgü işlerde çalışarak sağlaması; sosyal açıdan şehirlileşmesi ise bireyin tavır ve davranışlarında, şehre has değer yargılarını benimseyerek gerçekleştirmesiyle oluşur (Kartal, 1992: 21). Ancak şehirlileşme, keskin ve ani bir değişim çizgisinde meydana gelmez.
Şehir nüfusuna göç yoluyla katılımla başlayan şehirlileşme, bir değişim sürecidir. Lerner, kırdan şehre fizikî hareketlilik ile katılan bireyin, modern anlamda, şehirlileşmesinin “empati” (kendini başkalarının yerine koyma) yoluyla gerçekleştiğini ileri sürmektedir. Göçmenler, içine geldikleri toplumun kuralları, alışkanlıkları, ekonomik işleyişi, eğitim durumu gibi belirgin özelliklerine ulaşmak için oldukça fazla istek gösterirler. Bu aşırı istek sonucunda bireyler, hem yapı hem de işlev yönünden, şehrin özelliklerini kazanmaya başlarlar (Lerner, 47-51). Dolayısıyla, göçmenlerin kendilerine model olarak aldıkları bireylerin veya grupların değer ve davranışları, şehre uyumlarıyla doğrudan ilgilidir.
Göç sonucu meydana gelen şehirleşme, fizikî hareketlilikten öte bir sosyal hareketlilik içerir. Göçmenler, şehir hayatına katıldıklarında, eski mesleklerini ve sosyal durumlarını terk etmek durumundadırlar (Atalay, 24). Çeşitli meslek gruplarının, iş bölümünün ve uzmanlaşmanın arttığı şehir toplumlarında, yatay ve dikey hareketlilik, kır toplum-larına göre çok daha kolay olmaktadır. Şehirlerde statüler, iyi aileden olup olmama durumuna göre değil, mesleğe, sahip olunanlara veya başarılara göre belirlenmektedir (Smelser, 143). Göçmenlerin, şehirde içine girdikleri sosyal tabaka, şehirlileşme açısından oldukça önemlidir. Çünkü bireyin şehirdeki sosyalleşme süreci, muhtemelen bu yeni tabakalaşma sisteminin değer hükümleri ve davranış tarzları etrafında gerçekleşecektir (Vergin, 1986: 34).

Sosyal tabakalaşma tek boyutlu bir olgu değildir. Parsons, farklı dönemlerde ve toplumlarda, merkez olarak kabul edilen değere göre değişebilen otorite, iktidar, akrabalık ilişkileri, zenginlik, bireysel özellikler, başarı gibi özelliklerin, sosyal tabakaların belirlenmesinde önemli olduğunu ileri sürmektedir. Weber, sosyal tabakalaşmayı, servet farklılaşmasının değil, sosyal itibar farklılıklarının bir göstergesi olarak değerlendirmektedir (Güngör, 1992: 12-13). Diğer taraftan şehirlerde ikamet edilen yerleşim yerleri, sosyal tabakalaşmadan kaynaklanan ayrışma bölgeleri olarak şekillenebilmektedir (Tatlıdil, 1992: 40, Yeşiltuna, 1994: 397).

Şehir hayatı, geniş tabakalaşma sistemi içerisinde kazanılmış statü ile daha fazla dikey hareketlilik imkânları sunmaktadır (Fichter, 161). Ancak tabakalaşmada statü, her zaman dikey olmayıp bazen de aşağıya doğru olabilmektedir (Etzioni, Etzioni, 1965: 182). Tabakalaşma sisteminde geçişliliğin açık olması, bireyi rekabetçi bir ortamda daha yüksek statülere ulaşmak için dürtülerken; aynı zamanda, hedef statünün gereği yeterli bilgi ve beceriye sahip olmama gibi engelleyici unsurlar nedeniyle de gerilim kaynağı olabilmektedir (Fichter, 163). Dolayısıyla geniş bir sosyal hareketlilik alanı içerisinde şehir hayatı, bir taraftan olumlu anlam taşırken; diğer taraftan, psiko-sosyal bir takım problemlere neden olabilmektedir.
Şehirler, farklı etnik grupları, kültürleri, sosyal tabakaları, meslek grupları gibi sosyo-ekonomik ve kültürel yapılanmaları içeren heterojen bir yapıya sahiptir (Yörükan, 1968: 18). Bu durum, birey veya grup düzeyinde ilişkileri de farklılaştırmakta ve şehirlerde kendi içinde bütünleşmiş ancak kendi dışındakilerden de ayrışmış bir çok grubun oluşmasında etkili olmaktadır.
Şehirlileşme sürecinde, bireyselleşmeden kaynak-lanan bir başka problem de, kendi çıkarları için endüstriyel girişim imkânlarından yararlanmak isteyen gençlerle, gençlerin özel girişimci arzularına karşı, yaşlıların tavır almaları nedeniyle, gençlerle yaşlılar arasında oluşan anlaşmazlıklardır (Steward, 1967: 9). Bu bağlamda bireyselleşme, değer farklılıklarından kaynaklanan kuşaklar arası çatışmanın da kaynağı olarak kabul edilmektedir.

Şehirlileşme, bir sosyalleşme sürecidir. Göçmenler, ilk sosyalleşmelerinden farklı olarak şehirlilik düzeyini de etkileyen yeni bir sosyalleşme sürecine girerler (Erkut, 53).



Göçmenlerin, geniş kır aile yapısı ve değer ölçülerini terk ederek şehirli aile yapısını ve değerlerini benimsemeleri, ailede hem yapısal hem de işlevsel değişimler meydana getirmektedir (Erkut, 52). Sanayileşmiş Batı toplumlarında, şehirleşmenin aile yapısı ve değerleri üzerinde meydana getirdiği değişimi konu alan çalışmalar, bireyselleşmenin ön plâna çıktığı toplumlarda, ailede bireyin istek ve ihtiyaçlarını temel alan yeni bir aile yapısının şekillendiğini göstermektedir. Aile ilişkileri içerisinde, bireyin özel hayat tercihlerinin öncelik kazanmasının, çekirdek aile yapısının ve yalnız yaşayan bireylerin sayısının artmasında etkili olduğu görülmektedir (Hyun, 2001: 203-229). Ancak şehirleşme sürecinde, ailede meydana gelebilecek yapısal ve işlevsel değişimlerden hareketle, modern şehir toplumlarında ailenin yok olacağı sonucunu çıkarmak doğru değildir. Zira aile, değişimin hızlı olduğu toplumlarda, yakınlık ve psikolojik hisler açısından bir güvenlik sistemi olarak anlam kazanmaktadır (Etzioni, Etzioni, 182).
Şehirlerde, kırsaldaki aile ve akrabalık bağlarının gevşemesi ve bireyler arası ilişkilerin resmî, kesintili, yüzeysel, geçici ve anonim olması, gelir dağılımındaki eşitsizlikler, sosyal kontrolün kaybı, kültürel çözülme, şehirle bütünleşememe ve kimlik bunalımı gibi olumsuzluklar; yalnızlık, güvensizlik, sapkın davranışlar, suça yönelim, uyuşturucu kullanımı gibi sosyal ve psikolojik problemler ortaya çıkarabilmektedir (Toit, 1975: 6, Korkmaz, 1991: 70, 78).
Geleneksel yapıyı “toplumsal bilinç” kavramıyla açıklayan Durkheim’e göre, toplumsal bilincin zayıflamasına, nüfus yoğunluğunun artması, iş bölümünün gelişmesi ve dinî normların etkinliğini kaybetmesi neden olmaktadır. Dolayısıyla büyük şehirler, toplumsal bilincin zayıfladığı ve çözülmelerin meydana geldiği yerleşim yerleri olmaktadır. Zira nüfus yoğunluğu, iş bölümü ve uzmanlaşmanın artması ve dinin etkinliğinin azalması, şehirlerin temel özellikleri arasında görülmektedir (Kösemihal, 1971: 67-70).
Geleneksel kır toplumlarında en üst noktada bulunan ve bireyi bütün yönleriyle kuşatan din, şehirleşme sürecinde ortaya çıkan sekülarizasyon sonucu, toplumsal etkilerden arınarak sadece bireyi ve onun özel hayatını ilgilendiren bir karaktere bürünmüştür. Şehirlerde, özellikle sanayi şehirlerinde, dinî inanç ve prâtiklere olan ilginin azalması (Günay, 1998: 360-361), dinin bir sosyal kontrol aracı olarak da gücünün azaldığının göstergesi olarak kabul edilebilir. Ancak modern sanayi toplumlarında, dinin etkinliğini kaybettiği yönündeki görüşler, Avrupa ülkeleri için kabul edilebilir olmasına karşın; ABD için aynı şeyler söylenemez. Herberg, son yıllarda ABD’de, dinin yeniden canlandığını ileri sürmektedir. Ancak O, dinin işlevsel açıdan yeniden modern öncesi döneme döneceğini beklememektedir (Günay, 1986: 41-88, Etzioni, Etzioni, 184).
Kırsalda aile ve akrabalık bağlarına dayalı gayri resmî ilişkiler, şehirleşme sürecinde, iş bölümü ve uzmanlaşmayla farklılaşan, resmî kurumlarla belirlenmiş normlarla sürdürülen biçime dönüşmektedir (Görmez, 1991: 27). Bazı yapısal özelliklerle tanımlanan ve farklı uzmanlık dallarına sahip bireylerin işbirliğini sağlayan normların oluşturulup sürdürülmesi ve organizasyonları, bürokrasi sayesinde olmaktadır. Bürokrasi din, sanat, ekonomi, eğitim, siyaset ve diğer bütün toplumsal kurumların şekillenmesinde ve organizasyonlarında belirlenen kuralları uygulama ve denetleme açısından, şehir toplumlarının bir özelliği olarak kabul edilmektedir (Zijderveld, 1985: 213-214). Weber’e göre, kamusal hayatla özel hayatı birbirinden ayıran kurum bürokrasidir. Bürokrasi, kamusal alanın kurallarını koyan ve denetleyen bir organizasyondur; ancak, çalışanların kurumları içindeki konumlarını, özel hayatta da sürdürmeleri için imkânlar sunar (Weber, 1997: 193). Bu yönüyle bürokrasi, özel hayatın şekillenmesinde de etkili bir yere sahiptir.
Şehre göç ile değişen fizikî ve sosyal çevrenin, kırsalla karşılaştırıldığında, imkânlar açısından daha iyi olması, göçmenler için ilk bakışta “göreli refah” kavramı ile ifade edilen, kendilerini köyden daha iyi durumda görmeleri sonucunu doğurabilmektedir. Diğer taraftan, şehirde kalış süresinin uzamasıyla, mevcut kaynakların azalması ve sürekli uyarıcılarla körüklenen fakat karşılanmakta güçlük çekilen istekler nedeniyle, “göreli yoksunluk” duygusu oluşabilmektedir (Kıray, 1998: 103, Kartal, 1978: 30, Vergin, 38-39).
Lerner’ın, modern toplumların bir özelliği olarak ele aldığı “katılımcılık” (Lerner, 40), konusunda, şehirleşmeyle bağlantılı olarak yapılan ampirik çalışmalar, birbirine karşıt iki görüş sunmaktadır: Şehirleşme ile katılım arasında olumlu bir korelasyon olduğunu ileri süren birinci görüşe göre, şehirlerde sağlanan eğitim imkânları, demokratik ortam, hızlı etkileşim ile farklılaşan beklentiler, harekete geçirilen gösterişçi tüketim ve göreli yoksunluk, siyasallaşmayı artırmakta hatta radikal hale getirebilmektedir (Tatar T., 1997: 124, Vergin, 35, 39). Diğer taraftan şehre göç eden göçmenlerin, güven eksikliğinden ya da bir yerlere ait olma istekleri gibi nedenlerden dolayı siyasî parti, dernek, vakıf vb. kurumlara üye olma oranlarının yükseldiği yönündeki bulgular da bu görüşü desteklemektedir (Kartal, 1978: 31). Şehirleşme ile katılım arasında olumsuz bir ilişki olduğunu iddia eden ikinci görüşe göre ise, yerleşim birimleri büyüdükçe karmaşıklaşan siyasî yapı ve azalan siyasî güdülenme, katılımı, özellikle de siyasî katılımı, azaltmakta ya da tamamen yok etmektedir (Tatar T., 124). Birbirine zıt bu iki görüş, şehirleşme ve katılım arasında henüz genel bir teorinin oluşmadığını göstermektedir.

2. TÜRKİYE’DE ŞEHİRLEŞME



2.1. Şehirleşme Süreci ve Şehirlerin Toplumsal

Özellikleri
Tarihî gelişim sürecinde şehirler, ülkelerin ya da toplumların sosyal yapı, coğrafî, ekonomik, kültürel vb. özelliklerine göre farklılıklar gösterirken; sanayi devrimiyle birlikte sanayileşme düzeyi, genellikle, şehirleşmenin temel belirleyici unsuru olarak işlev görmüştür. Bundan dolayı, Sanayileşmiş Batı toplumlarında şehirleşme, sanayileşme ile bağlantılı iken; sanayisi az gelişmiş ya da henüz gelişmekte olan toplumların şehirleşmesi ile sanayileşme arasında bir bağlantı kurmak zordur (Kongar, 1982: 24).
Batı ülkelerinde, sanayileşme ve şehirleşme arasındaki bağıntılı gelişme, şehirleşme ile şehirlileşme arasında da doğrusal bir değişim sürecinden geçmiştir. Dolayısıyla Batı’da şehirleşme ve şehirlileşme, sonuçları bakımından, bütünleşmiş kavramlar olarak değerlendirilebilir (Güngör, 1990: 23). Ancak Türkiye’nin de yer aldığı şehirleşmesi sanayileşmeye dayalı olmayan toplumlarda, şehirleşme ile şehirlileşme eş zamanlı gelişen birer olgu olarak gözükmemektedir: Önce şehirleşme, daha sonra da şehirlileşme süreci yaşanmaktadır.
Batı’da, kır ve şehir arasındaki sosyal biçimler rekabetçi bir ortamda şekillenirken, Batı dışı toplumlarda şehirleşme, Batı’daki değişme ve gelişme sürecindeki çizgide ilerlememiştir (Vergin, 27-28). Sanayileşmiş toplumları model olarak alan fakat şehirleşme süreci sanayileşmeye dayanmayan toplumların şehirleri kısmen sanayi öncesi, kısmen sanayi şehri özelliklerini bir arada taşıyan şehirler görünümündedir. Hem sanayi öncesi hem de sanayi şehirlerinin özelliklerini bir arada taşıyan şehirleri Sjoberg, “geçiş halindeki şehirler” olarak ifade etmektedir (Sjoberg, 1965: 329). Kıray, geçiş halindeki toplumlarda, Sjoberg’in uyum mekanizmaları ile benzer bir işleve sahip “tampon mekanizmalar”dan söz eder. Tampon mekanizmalar, geçiş halindeki toplumların değişme süreçlerinde farklı hızlarda değişen kurum ve değerler arasında bağlantıyı sağlayan ve dengeyi kuran bir ara formdur. Bu mekanizmalar sayesinde sosyal değişme süreci, sosyal çözülme ve anomi olmadan dengeli bir biçimde gerçekleşebilmektedir (Kıray, 1982b: 16). Bu açıdan, Sjoberg’in “geçiş şehri” teorisinin, Türkiye’deki şehirleşme olgusuyla örtüştüğü söylenebilir. Nitekim, sanayi öncesi şehirlerde görülen yoğun sosyal ve mekânsal ayrım, geçiş halindeki şehirlerde görülmez. Çünkü geçiş halindeki şehirlerin, sanayileşmekte olan şehre uyumunu sağlayan bir takım uyum mekanizmaları vardır. Bu sistem sayesinde şehir nüfusuna katılan birey, hem şehre uyum sağlamakta hem de kır ile ilişkilerini sürdürebilmektedir. Kır ile şehir arasında ilişkilerin sürdürülmesine yardım eden mekanizmalar sayesinde, şehir hayatının bazı unsurları kırsal bölgeleri de etkileyebilmektedir (Aslanoğlu, 1998: 37-39).
Şehirleşmesi sanayileşme ile dengeli bir gelişime sahip olmamasına karşılık göçe bağlı hızlı bir şehirleşme süreci yaşayan Türkiye, diğer benzer ülkelerde de olduğu gibi, sosyal ve fizikî yapı bozuklukları yaşamaktadır. Sanayileşmeye dayalı iş kollarında istihdâm edilemeyen artı iş gücü, işsizlikle karşı karşıya kalmakta, ya herhangi bir sosyal güvencesi olmayan düşük gelirli, sosyal hareketliliğe imkân vermeyen marjinal işlere ya da hizmet sektörüne yönelmektedir. Dolayısıyla, göçmenlerin kırsaldan getirdikleri düşük eğitim seviyesi, şehre özgü işlere yatkın olmama veya uzmanlaşmanın olmaması; kültürel farklılaşmada olduğu gibi şehir hayatının olumsuzluklarıyla birleşince, şehre intibak problemleri yaşanmaktadır (Sezal, 1991: 115-117, Şenyapılı Ö., 1981: 128-130, Şenyapılı T., 1978: 166-168). Diğer taraftan göçmenlerin, şehirleşme sürecinde bu tür intibak sorunlarının çözümünde ve şehirle bütünleşmelerinde en etkin kurumlardan birisi de ailedir. Türkiye’de kırdan şehre göçün ilk dönemlerinde, aile bireylerinden bazıları şehre göç edip diğerleri köylerinde veya kasabalarında kalırken, daha sonraki dönemlerde ailelerin bir bütün olarak şehre göç ettikleri gözlenmiştir (Ayata, 1994: 338-339). Şehirleşme sürecinde aile yapısı, geleneksel geniş aileden çekirdek aileye doğru değişme eğilimi göstermekle beraber, yakın akraba, kardeş ve kardeş çocuklarının aynı apartmanın farklı dairelerinde oturdukları, sık rastlanır bir durum olmaktadır (Çelik, 2000: 115). Değişen toplum yapısı içinde ailenin de bazı temel işlevlerini kaybettiği veya diğer kurumlara devrettiği (Kongar, 1996: 40-41, Görmez, 71-72, Gökçe vd., 1993: 16-17); ancak eskiye göre daha da güçlü bir şekilde temel bir dayanışma birimi olarak varlığını sürdürdüğü görülmektedir (Gökçe vd., 17, Kongar, 43, Ayata, 339). Böylelikle, sanayileşmiş Batı şehirlerinden farklı bir süreç içinde gelişen Türkiye şehirlerinde, göçmenler, bir şehirlilik bilincinden öte, göç öncesi kendi değerler sistemini devam ettirme eğilimindedirler (Keleş, 1961: 64-69).

Sezal, Türkiye’deki şehirleşme olgusunu, Batı’daki “şehir blokları” tipinin aksine “köy blokları” tiplemesiyle nitelendirmektedir. Köy blokları tipi, Türkiye’deki şehirleşmenin, sanayileşmeye dayanmadığını, çevre tahribatı ve fizikî plânsızlıkla birlikte oluştuğunu, gecekondulaşmanın beraberinde köy kültürünü de şehirlere getirdiğini imâ etmektedir (Sezal, 1981: 112). Diğer taraftan Keleş’e göre, köy blokları tiplemesi eleştiriye açık bir yaklaşım tarzıdır. Şehirde, tarım dışı faaliyetlerin tarımsal faaliyetlere dönüştürülmesi mümkün olmadığından, şehirlerin köyleşmesi ifadesi sadece şehre gelen köylülerin henüz şehre uyumlarını sağlayamadıklarını, köye ait değerlerini ve yaşamlarını sürdürdüklerini anlatmaktan öteye bir anlam taşımaz (Keleş, 1972: 41).

Türkiye’de, şehirlere göçte dengeli bir nüfus hareketinin olmadığı görülmektedir. Nüfusun belirli büyüklükteki şehirlere akın etmesi sonucu, bu şehirlerde aşırı şehirleşme ve metropolitenleşme yaşanmaktadır (Vergin, 30). Diğer taraftan, coğrafî bölgeler arasında da şehirleşme hızı ve derecesi ile şehirlerin büyüklüğü arasında farklılaşmalar görülmektedir (DİE, 2001b: 78-85).

Türkiye’de, 1945’li yıllara kadar durgun olan nüfus, 1945-50’li yıllardan itibaren hızlı bir artış göstermiştir. Nitekim şehirleşmeyi modernleşmenin birinci adımı olarak ele alan Lerner, Türkiye’nin geleneksel toplumdan, “geçiş toplumu” özelliklerine doğru bir dönüşümünün 1950’lerde ortaya çıktığını tespit etmiştir (Lerner, 94). Nüfus artışının hızlanması, nüfusun köy ve kasabalardan şehirlere doğru kaymasını da hızlandırmıştır. Şehirler, 1960’da genel nüfusun (27.754.820) %32’sini, 1970’de (35.605.176) %38.4’ünü, 1980’de (44.736.957) %43.9’unu barındırırken (DİE, 1998: 66); bu oran, 1990’da (56.473.035) %59’a, 2000’de (67.844.903) %65’e yükselmiştir (DİE, 2001a: 2).


Türkiye’de bölgeler ve dönemler arası farklılıklar arz etmekle birlikte, şehirleşme sürecini tetikleyen çeşitli faktörler genel olarak, kırsalın itici, göçü kolaylaştırıcı bir araç olarak iletici ve şehrin çekici güçleriyle ifade edilebilir (Keleş, 1996: 47-52; Kartal, 1978: 7-8).
Kırda, nüfus artışı ve tarıma yeni teknolojik araçların girmesi, dengesiz toprak dağılımı ve miras yoluyla parçalanan tarım arazileri nedeniyle artan işsizlik ve eğitim, sağlık, eğlence gibi sosyal ihtiyaçların karşılanamaması veya yetersiz kalması gibi nedenler, göçün itici güçleri olarak belirginleşmektedir (Tolan, 1977: 12-17, Keleş, 1972: 47-49, Kartal, 1978: 7).
Kırdan şehre göçte iletici güçler, ulaşım ve haberleşme alanındaki gelişmelerdir. Türkiye’de, özellikle, karayolu ağının genişlemesi ve taşımacılıktaki yenilikler, şehre göçü etkilemiştir (Keleş, 1972: 49, Kartal, 1978: 7). İletici güçlerden bir başkası da kitle iletişim araçlarının yaygınlaşmasıdır. Bu vasıtayla, şehirdeki imkânları ve şehir hayatının çekici yönlerini gören insanlar, fırsatlardan yararlanmak için şehre yönelmişlerdir (Çelik, 106). Sanayileşme, ulaşım, eğitim, sağlık ve uluslar arası ilişkiler gibi konularda uygulanan politikalarla sağlanan ilerlemeler, şehirlerin çekiciliğini artırarak, nüfusun şehirlere yönelmesinde etkili olmuştur (Tolan, 1977: 17-21, Keleş, 1972: 50-51, Kartal, 1978: 8).
Türkiye’de, Ereğli, Kırıkkale, Karabük gibi şehirleşmesi büyük oranda sanayileşmeye bağlı şehirler mevcuttur (Atalay, 45). Ancak genel olarak değerlendirildiğinde, Türkiye’de sanayileşmeye paralel bir şehirleşmeden söz etmek mümkün görünmemektedir. Dolayısıyla gelişmekte olan ülkeler kategorisinde değerlendirebileceğimiz Türkiye’de, sanayileşme ve şehirleşme hızı arasında dengeli bir ilişki olmadığı ve yeterince üretim sağlanamadığından veya zanaat ve hizmet sektöründen kaynaklanan işsizlik veya “gizli işsizlik”, köylerle şehirler arasında farklılaşmalar oluşturduğu gibi, şehirlerde yaşayanlar arasında da önemli farklılıklar meydana getirmektedir. Bu durum, şehirlerde gecekonduların oluşmasına neden olmaktadır. Gecekondular, şehir merkezlerinden sadece mekân olarak değil, aynı zamanda, hayat tarzı olarak da farklılıklar arz etmektedir (Tatar H., 1999: 83).

2.2. Gecekondu ve Gecekondulular




2.2.1. Getto, Varoş, Slum, Shanty town ve Gecekondu
Türkiye’de şehirleşmenin mekân ve sosyal yapı açısından en önemli özelliklerinden birisi, 1950’lerden sonra hızla artan köyden şehre göçün neden olduğu gecekondulaşma olarak belirginleşmektedir. Başlangıçta, yapı malzemesi ve yapım özellikleriyle fizikî bir mekân tanımı olarak kullanılan gecekondu kavramı, zamanla bir yaşam biçimini nitelendiren içeriğiyle, sosyolojik bir anlam kazanmıştır.
Gecekondu, “bayındırlık ve yapı kurallarına aykırı olarak, gerçek ya da tüzel, kamusal ve özel kişilerin toprakları üzerine, toprak iyesinin istenç ve bilgisi dışında, onamsız olarak yapılan, barınma gereksinmeleri devletçe ve kent yönetimlerince karşılanamayan yoksul ya da dar gelirli ailelerin yaşadığı barınak türü” dür (Keleş, 1998: 53).
Şehirleşme sürecinde yaşanan genel ortak özelliklerin yanında, her toplumun hatta her şehrin kendine has bir takım özel yansımalarının da göz ardı edilmemesi gerekmektedir. Şehirleşme sürecinde ortaya çıkan ve “getto, varoş, slum, shanty town” gibi kavramlarla ifade edilen olgularla, Türkiye’deki gecekondulaşma olgusu arasında benzerlikler bulunmakla beraber, oluşum ve işlevleri itibariyle farklılıklar vardır (Tatlıdil, 1989: 20). Zira, Getto, 10. yüzyılda Venedik’te yaşayan Yahudilerin zorunlu olarak ikamete tâbi tutuldukları ve etrafı çevrili, giriş-çıkışları kontrol altında tutulan yerleşim yerlerini ifade etmek için kullanılan bir kavramdır. Yahudilerin tecrit edilmiş bu yerleşim yerleri, Macarca “varoş”1 olarak ifade edilmiştir. Getto, 20. yüzyıl başlarında, Amerika’da Doğu Avrupa Yahudileri’nin yerleşim yerlerini ifade etmek için kullanılmaya devam edilirken; zamanla yoksul, ikinci sınıf, dışlanmış diğer dinî, etnik, ırkî azınlık göçmen gruplarının yerleşim yerleri için de kullanılmaya başlanmıştır (Altuntaş, 2001: 14-15). Başlangıçta, azınlık alt kültür grupları için bir savunma merkezî durumunda olan gettolar, dışlanma ve toplumdan izole edilme duygularının yıkıcı etkilerine karşı koruyucu bir işleve sahipken; buralarda kalış süresinin uzamasıyla, olumsuz ve istenmeyen etkiler artmakta, sonuçta bir tür toplumdan kaçış gerçekleşmektedir (Turan, 1997: 74). Yine marjinal grupların yer aldığı, kötü konutlar, yetersiz kamu hizmetleri, yüksek suç oranları, sapkın davranışları, düşük eğitim seviyesi, anomi gibi özellikleriyle şehrin diğer bölgelerinden ayrılan bir başka yerleşim yeri de “slum”dır. Genellikle, Amerikan şehirleri içindeki gruplar için kullanılan kavram, gettodan farklı olarak, karma bir nüfus yapısı içerir (Türkdoğan, 1996: 73, Altuntaş, 16). Dolayısıyla gettolar, varoşlar ve slumlar, sanayileşmiş ülkelerde göç dalgalarıyla oluşmuş mekânlar olarak, şehirlerin merkezlerinde yer alan ancak şehirle bütünleşememiş, marjinal nüfusu barındıran yerleri ifade etmek için kullanılmaktadır (Tatlıdil, 1989: 20, Tatar H., 84). Halbuki Türkiye’de, hızlı şehirleşme sonucu meydana gelen gecekondu yerleşim yerleri, slum, getto veya varoş kavramlarıyla açıkladığımız yerleşim yerlerinden, şehirle bütünleşme ya da şehirlileşme eğilimleri, dikey sosyal hareketlilik beklentileri ve kırdan şehre geçiş özellikleri taşımaları açısından farklılıklar arz etmektedir (Keleş, 1972: 179-180, Tatlıdil, 1989: 15, 20; Türkdoğan, 73).

Bir başka nitelendirme olarak Shanty town; özellikle gelişmekte olan ülkelerde, kırdan şehre gerçekleşen hızlı göç sonucu, şehirlerde, konut yetersizliğinden doğan ancak şehirle bütünleşme eğilimlerinin yüksek olduğu, kır ve şehir yaşantısı özelliklerini bir arada taşıyan grupların yaşadığı yerleri tanımlamaktadır. Türkiye’deki gecekondulaşma olgusuyla benzerliklerinden dolayı, shanty town ile gecekondulaşma arasında yakın bir ilişkiden söz edilmektedir (Türkdoğan, 73-74, Altuntaş, 16). Ancak yine de, Türkiye şehirleşmesine özgü bir kavram olan gecekondu, shanty town’dan farklı bir olgudur. Zira, hızlı ve plânsız şehirleşme, sonuçları itibariyle, her toplumda benzerliklerin yanında farklı bazı özellikleri de yansıtmaktadır.



2.2.2. Yapısal ve İşlevsel Açıdan Gecekondu
Gecekondu olgusu üzerine yapılan çalışmalar, genellikle, “marjinal sektör”, “merkez-çevre ya da bağımlı kentleşme” ve “tampon kurumlar” olmak üzere üç yaklaşım üzerinde odaklanmaktadır (Gökçe vd., 15).
Gecekondu olgusunu, ithal teknoloji ile kalkınan bir ülkenin, hizmet ve sanayi sektörleri tarafından emilemeyen iş gücünün şehirlerde oluşturduğu bir yerleşme ve yaşama biçimi olarak tanımlayan marjinal sektör yaklaşımı, gecekondularda yaşayanları, toplumla bütünleşememiş birey ve gruplar olarak ele alır (Tekeli, 1977: 93, Kongar, 1982: 24, Şenyapılı Ö., 49-51). Ancak Türkiye’de şehir nüfuslarının büyük çoğunluğunu gecekonduların oluşturması ve şehirleşmenin boyutlarının bir gecekondulaşma olayına dönüştüğü fikrinden hareketle, gecekonduların marjinal yerler olarak tanımlanmasının sakıncalı olduğu söylenebilir (Kongar, 1982: 36).
Merkez-çevre yaklaşımı, şehirleşme sürecinin fiziksel anlamda yansıması olan gecekondu olgusunu, “merkez” durumundaki metropol şehir toplumunun etkisi altında şekillenen, az gelişmiş bir “alt yapı” olarak değerlendirmektedir (Gökçe vd., 15-16).
Şehirleşme açısından gecekondulaşmayı, bir “tampon mekanizma” olarak ele alan yaklaşım ise, tarımda makineleşme ve toprağın fazla küçük birimlere bölünmesi neticesinde açığa çıkan iş gücünün, şehirlerdeki hizmetler ve ücretlerin çekiciliği ve kırın iticiliği ile şehirlere göç etmeleri üzerinde yoğunlaşır. Bütün bu faktörlere bağlı olarak şehirlere gelen göçmenler, öncelikle konut ihtiyaçlarını karşılamak için gecekondu mahallelerine yerleşmişlerdir. Daha sonra da bu bölgelerdeki yerleşmeler, “bir hayat tarzı” haline dönüşmüştür. Bu şekilde oluşan gecekondu, tampon mekanizma olarak, bireyi yabancı şehir hayatından korumakta, şehirle bütünleşmeyi sağlamaktadır. Üstelik bu bütünleşme sırasında, gecekonduda yaşayanlar, köy ile bağları bütünüyle koparmamaktadırlar. Böylece tampon mekanizma yaklaşımına göre gecekondu, şehir bütünleşmesinden öte ulusal düzeyde de bir bütünleşme aracı olarak işlev görmektedir (Kıray, 1999: 365-366, Kongar, 1982: 31, Gökçe vd., 15).
Türkiye’de 1960’lı yıllarda başlayan ilk gecekondu çalışmaları, aynı yöreden, ilden, ilçeden ya da köyden göç edenlerin, büyük şehirlerin gecekondu bölgelerinde kümelendiklerini ortaya koymaktadırlar. Türkiye’deki şehirleşmenin önemli özelliklerinden birisi olarak görülen kümelenme, çoğunlukla hemşehrilik ya da akrabalık gruplarının bir arada toplanması şeklinde gerçekleşmektedir (Gökçe vd., 13).
Kendine özgü fizikî yapı özellikleri yanında gecekondularda oluşan akraba, hemşehri kümelenmeleri ve komşuluk ilişkileri, işlevleri açısından, hem şehirle bütünleşme hem de bütünleşmeyi engelleyici unsurlar olmaktadır.
Şehre ilk gelen göçmenler, daha sonra gelenlere konut edinme ve iş bulma konularında yardımcı olmaktadırlar. Diğer taraftan şehre önce gelenler, sonra gelenlerin şehirde kendilerini yalnız hissetmelerini önlemekte ve yabancılaşmaya karşı bir kalkan görevi görmektedir (Karaman, 20003: 93-96, Ayata, 1991: 91). Şehirlerde oluşan hemşehrilik bilinciyle, yardımlaşma ve dayanışma, dernekler aracılığıyla kurumsallaşmaktadır (Gökçe, 1994: 286). Nitekim, ülkemizdeki gecekondulardaki akraba ve hemşehrilik gruplarının şehirdeki işlevinden, özellikle barınma, iş bulma, kredi sağlama, şehir hayatına katılma konularında, “sorun çözücü” unsur olarak oldukça fazla söz edilmiştir. Ancak, şehirde edinilen yeni ilişkileri ele alan yaklaşımlar yeterli ölçülere ulaşmış değildir (Gökçe vd., 2). Akraba ve hemşehri kümelenmeleriyle oluşan gruplar, şehirlerde birer sosyal kontrol aracı olarak da işlerlik kazanmaktadır. Bu bağlamda, bireyin tutum ve davranışları denetlenerek grupla bütünleşmesi sağlanmakta; bireyselleşme engellenerek bir cemaat ruhu geliştirilmektedir. Hemşehrilik bilinciyle oluşan cemaatleşme ve sosyal kontrol, aynı zamanda, kırsal kültürün şehirde devam ettirilmesini de mümkün kılmaktadır (Kurdoğlu, 1994: 367-369, Ayata, 1991: 96, Karaman, 229-230).
Şehre göçenler için akrabalık ve hemşehrilik ilişkileri, ilk yıllarda olumlu bir görüntü sergilerken; şehirde kalış süresi arttıkça, şehirle bütünleşmeyi engelleyici bir unsur olabilmektedir. Bir kimlik olarak bilinçli bir cemaat ruhunun gelişmesiyle oluşan “biz ve onlar” ayrımı, “biz” dışındakilere karşı olumsuz bir tutum ve davranış geliştirilmesine neden olabilmektedir (Kurdoğlu, 368-369, Yurtkan, 1996: 171).
Diğer taraftan akrabalık ve hemşehrilik temelinde oluşan “patronaj ilişkileri”, yeni bir tabakalaşmaya da neden olabilmektedir. Şehre yeni gelenlere yardım eden ve onları himayeleri altına alan akraba veya hemşehri gruplarıyla, himaye gören yeni göçmenler arasındaki ilişkiler kalıcı bir hale dönüşebilmektedir. Bu durum, yeni patronaj ilişkileriyle pekişerek, diğer bireylere ve gruplara karşı bir güç haline gelebilmektedir. Aynı şekilde, kurumlar düzeyinde de hâkimiyet kurma, kendinden olanlara ayrıcalık tanıma gibi bütünleşmeyi tehdit eden ve olumsuz etkileyen sonuçlar doğurabilmektedir (Kıray, 1998: 180-181).
Kırdan şehre hızlı göç sonucu, modern sektörlerde istihdâm edilemeyen fakir göçmenlerin oluşturduğu yerleşim yerleri, sıklıkla görülen bir olgudur. Geçim sıkıntısının yanında, ümitsizlik, güvensizlik, itilmişlik, yalnızlık duygularının baskınlığı ve uyuşturucu, fuhuş, yüksek suç oranları gibi psiko-patolojik davranış özelliklerinin hâkim olduğu bu yerleşim yerleri, şehir kültürü içinde bir “yan ya da alt kültür” meydana getirmektedir. Şehirle bütünleşememiş, hatta şehre karşı tepki gösteren, gelecekten beklentisi olmayan, fatalist bireylerin oluşturduğu ve kuşaklar boyu devam edebilen bu alt kültür, “yoksulluk kültürü” olarak adlandırılmaktadır (Kıray, 1982a: 172-173, Türkdoğan, 1972: 150-151). Ancak Türkiye’de gecekondularda yapılan araştırmalar, en düşük gelir seviyelerine sahip çevrelerde bile, yoksulluk kültürü davranışlarının olmadığını göstermektedir (Kıray, 173, Türkdoğan, 1996: 152). Bu bölgelerde, özellikle birer tampon kurum olarak, göçmenlere yardımlaşma ve dayanışmanın yanı sıra aidiyet duygusu vererek, hem yabancılaşmayı önleyen hem de şehre uyumda önemli bir işlev gören aile, akrabalık ve hemşehrilik ilişkileri, yoksulluk kültürünün oluşmasını da engelleyen kurumlar olarak gözükmektedir (Gökçe vd., 1, Görmez, 67, Tatlıdil, 1989: 19). Türkiye’de gecekondularda bir yoksulluk kültürü gelişmemiş olmasına karşılık; kır özelliklerini şehre taşıyan, diğer taraftan da şehir özelliklerine uyum sağlamaya çalışan gecekondulular, kır ile şehir arasında sıkışmış bir yapı olarak, bazen şehre tepki bazen de kıra özlemi anlatan yeni bir “alt kültür” oluşturmuşlardır (Gökçe vd., 1). Ancak, bu alt kültür gruplarının üyeleri, genellikle, şehirlileşme eğiliminde olup (Karaman, 97-99); şehirde kalış sürelerinin artması, öğrenim sevilerinin yükselmesi ve gelir düzeylerindeki artış başta olmak üzere çeşitli faktörlerin etkisiyle, şehir kültürünü benimsemektedirler.
3. SONUÇ
Şehirleşme, şehirleşmesi sanayileşmeye dayalı toplumlar ile şehirleşmesi sanayileşmeye dayanmayan toplumlar bakımından, ortak özelliklerin yanında, farklı anlamlar içermektedir. Dolayısıyla, şehirleşme, süreç ve sonuçlarıyla değerlendirilmesi gereken bir olgu olmaktadır.
Şehirleşmesi sanayileşmeye bağlı olarak gelişen Batı toplumları için şehirleşme, aynı zamanda şehir kültürünü de benimseme yani şehirlileşme ifadesidir. Buna karşılık, şehirleşmesi, sanayileşmeye bağlı olmayan, gerek kırsalın itici gerek şehrin çekici özellikleri nedeniyle şehirlere göçle oluşan toplumlarda, önce şehirleşme daha sonra da şehirlileşme gerçekleşmektedir. Bu bağlamda, Türkiye şehirleşmesi de, şehirleşmesi sanayileşmeye dayalı şehirler olmakla birlikte, ikinci grup içinde değerlendirebileceğimiz bir şehirleşme süreci geçirmektedir.
Şehirlileşme sürecini etkileyen bir çok faktör vardır. Ancak bu faktörlerden bazıları, şehirlileşme sürecinin hızlanmasında diğerlerine göre daha etkili görülmektedir: Şehirde kalış süresi, öğrenim durumu, gelir düzeyi, yaş, oturulan mahalle bu çerçevede değerlendirilebilecek unsurlardandır.
Şehirler, bir çok farklı kültürün bir arada bulunduğu alt kültür gruplarından oluşmaktadır. Alt kültür grupları içinde şehirle bütünleşme eğilimi yüksek olanlar olduğu gibi; aksine, bütünleşmeyi engelleyen ya da geciktiren grupların varlığı da bilinmektedir. Batı şehirlerinde, özellikle, etnik, dinî, ırkî bazı nedenlerden dolayı dışlanmış, ikinci sınıf insanlar olarak kabul edilmiş alt kültür gruplarından oluşan getto ya da varoş, slum ve sağlıksız şehirleşmenin ortaya çıkardığı shanty town gibi yerleşim yerleri, genellikle, şehirle bütünleşememiş grupları barındırmaktadır. Zira, marjinal grupların yer aldığı bu bölgeler, kötü konutlar, yetersiz kamu hizmetleri, yüksek suç oranları, sapkın davranışları, düşük eğitim seviyeleri, anomi gibi özelliklerinden dolayı şehrin diğer bölgelerinden ayrılmaktadır.
Gecekondu, Türkiye’de sağlıksız ve plânsız şehirleşmenin bir sonucu olarak ortaya çıkmış yerleşim yerleri ile bu bölgelerin yaşam tarzlarını ifade eden bir olgudur. Gecekondular, Batı’da benzer şartlardan doğan yerleşim yerlerinden, hem yapı hem de işlev yönünden farklı anlamlar taşımaktadır. Genellikle, akraba ve hemşehri kümelenmeleriyle oluşan gecekondularda yaşayanlar, güçlü dayanışma sistemleri ve sosyal kontrol mekânizmalarıyla, şehirleşmeden kaynaklanan anomi gibi bir takım olumsuzluklara karşı direnç gösterebilmek-tedirler. Gecekonduları, Batı’daki benzerlerinden ayıran belki de en temel özellik ise; bu yerleşim yerlerinde yaşayanların oldukça yüksek düzeyde şehirlileşme eğilimi göstermeleridir.
Türkiye’de şehirleşme, bölgelere ve şehirlere göre farklı gelişim süreci geçirmektedir. Bu bağlamda, İstanbul, Ankara, İzmir gibi şehirler metropolitenleşme süreci yaşarken; orta ölçekli şehirler de göç almaya devam etmektedir.


  1. KAYNAKLAR




  1. Altuntaş, N. 2001. “Gecekondu, Getto ve Kimlik”, Sosyoloji Araştırmaları Dergisi, C.4, S.1, (11-28).




  1. Aslanoğlu, R. A. 1998. Kent, Kimlik ve Küreselleşme, Asa Yay., Bursa.




  1. Atalay, B. 1983. Sanayileşme ve Sosyal Değişme (Kırıkkale Araştırması), DPT Yay., Ankara.

  2. Ayata, A. G. 1981. “Gecekondularda Kimlik Sorunu, Dayanışma Örüntüleri ve Hemşeh­rilik, Toplum ve Bilim, S. 51-52, (89-1001).

  3. Ayata, A. G. 1994. “Geleneksel ve Modern Dayanışma”, Dünya’da ve Türkiye’de Güncel Sosyolojik Gelişmeler, Sosyal Bilimler Derneği Yay., Ankara, (325-339).




  1. Çelik, C. 2000. Şehirleşme ve Din, (Yayınlanmamış Doktora Tezi), Kayseri.




  1. DİE, 1998. Türkiye İstatistik Yıllığı 1997, DİE Yay., Ankara.




  1. DİE, 2001a. 2000 Genel Nüfus Sayımı Geçici Sonuçları, DİE Yay., Ankara.




  1. DİE, 2001b. Türkiye İstatistik Yıllığı 2000, DİE Yay., Ankara.




  1. Erkut, G. 1991. “Kentleşme Sürecinin Sosyolojik Boyutu”, Kentleşme ve Kentlileşme Politikaları, TÜSES Yay., İstanbul, (37-67).




  1. Etzioni, A., Etzioni, E. 1965. Social Change, Inc Publishers, Newyork / London.




  1. Fichter, J. Tarihsiz. Sosyoloji Nedir?, Çev. Nilgün Çelebi, Toplum Yay., Konya.




  1. Flanagan, W. G. 1990. Urban Sociology, Boston, London, Sydney, Toronto.




  1. Giddens, A. 1991. Sociology, Oxford.




  1. Gökçe, B., Acar, F., Ayata, A., Kasapoğlu, A., Özer, İ., Uygun, H. 1993. Gecekondularda Aileler Arası Geleneksel Dayanışmanın Çağdaş Organizasyonlara Dönüşümü, Başbakanlık Kadın ve Sosyal Hizmetler Müsteşarlığı Yay., Ankara.




  1. Gökçe, B. 1994. “Gecekondularda Aileler Arası Geleneksel Dayanışmanın Çağdaş Organizasyonlara Dönüşümü”, Dünyada ve Türkiye’de Güncel Sosyolojik Gelişmeler, Sosyal Bilimler Derneği Yay., Ankara, (283-288).




  1. Görmez, K. 1991. Şehir ve İnsan, MEB Yay., İstanbul.




  1. Günay, Ü. 1986. “Modern Sanayi Toplumlarında Din: I ”, EÜ İlahiyat Fak. Dergisi, S.3, Kayseri, (41-88).




  1. Günay, Ü. 1998. Din Sosyolojisi, İnsan Yay., İstanbul.




  1. Güngör, E. 1990. Kültür Değişmesi ve Milliyetçilik, Ötüken Yay., İstanbul.




  1. Güngör, E. 1992. “Sosyal Sınıflar ve Sınıf Kavgası”, Sınıf Mücadelesi, Raymond Aron, Çev. Erol Güngör, (2. Baskı), Dergah Yay., İstanbul, (5-20).




  1. Hatt, P. K., Reiss, A. J., Jr. 2002. “Kentsel Yerleşimlerin Tarihi”, 20. Yüzyıl Kenti, Der. ve Çev. Bülent Duru-Ayten Alkan, İmge Kitabevi, Ankara, (27-35).




  1. Hyun, K. J. 2001. “Sociocultural Change and Traditional Values: Confucian Values Among Koreans and Korean Americans”, International Journal of Intercultural Relations, University of Chicago, (203-229).




  1. İsbir, E. G. 1991. Şehirleşme ve Meseleleri, (2. Baskı), Gazi Büro Yay., Ankara.




  1. Karaman, K. 2003. Şehirleşme Sürecinde Gelenek ve Değişme, Kayseri Örneği, (Yayınlanmamış Doktora Tezi), Malatya.




  1. Kartal, K. S. 1978. Kentleşme ve İnsan, TODAİ Yay., Ankara.




  1. Kartal, K. S. 1992. Ekonomik ve Sosyal Yönleriyle Türkiye’de Kentlileşme, Adım Yay., Ankara.




  1. Keleş, R. 1961. Şehir ve Bölge Planlaması Bakımından Şehirlileşme Hareketleri, AÜSBF Yay., Ankara.




  1. Keleş, R. 1972. 100 Soruda Türkiye’de Şehirleşme, Konut ve Gecekondu, Gerçek Yay., İstanbul.




  1. Keleş, R. 1996. Kentleşme Politikası, (3. Baskı), İmge Yay., Ankara.




  1. Keleş, R. 1998. Kentbilim Terimleri Sözlüğü, (2. Baskı), İmge Yay., Ankara.




  1. Kıray, M. 1982a. “Toplumsal Değişme ve Kentlerde Düşük Gelirliler”, Toplumbilim Yazıları, GÜİİBF Yay., Ankara, (167-176).




  1. Kıray, M. 1982b. “Toplumsal Yapı Analizleri İçin Bir Çerçeve”, Toplum Bilim Yazıları, GÜİİBF Yay., Ankara, (11-19).




  1. Kıray, M. 1998. Kentleşme Yazıları, Bağlam Yay., İstanbul.




  1. Kıray, M. 1999. Toplumsal Yapı Toplumsal Değişme, Bağlam Yay., İstanbul.




  1. Kongar, E. 1982. “Kentleşen Gecekondular ya da Gecekondulaşan Kentler Sorunu”, Kentsel Bütünleşme, Türk Sosyal Bilimler Derneği Türkiye Gelişme Araştırmaları Vakfı Yay., Ankara, (23-54).




  1. Kongar, E. 1996. Türkiye Üzerine Araştırmalar, (2. Baskı), Remzi Kitabevi, İstanbul.




  1. Korkmaz, A. 1991. “Şehirleşme ve Suç”, Sosyoloji Konferansları 23. Kitap, İstanbul Üniversitesi İktisat Fak. Yay., İstanbul, (69-78).




  1. Kösemihal, N. Ş. 1971. Durkheim Sosyolojisi, Remzi Kitabevi, İstanbul.




  1. Kurdoğlu, A. 1994. “İstanbul’un Nüfus Kompozisyonu ve Hemşehrilik Dernekleri 1944-89”, Dünyada ve Türkiye’de Güncel Sosyolojik Gelişmeler, Sosyal Bilimler Derneği Yay., Ankara, (367-383).




  1. Lerner, D. 1964. The Passing of Traditional Society, The Free Press, London.




  1. Sarıbay, A. Y. 2000. Kamusal Alan, Diyalojik Demokrasi, Sivil İtiraz, Alfa Yay., İstanbul.




  1. Sezal, İ. 1981. Sosyal Yapı Değişimi Açısından Türkiye’de Şehirlileşme, (Doktora Tezi), İstanbul.




  1. Sezal, İ. 1992. Şehirleşme, Ağaç Yay., İstanbul .




  1. Sjoberg; G. 1965. The Preindustrial City: Past and Present, The Free Press, New York.




  1. Smelser, N. j. 1981. Sociology, Prentice-Hall Inc. Englewood Cliffs, Newjersey.




  1. Steward, J. H. 1967. “Perspectives on Modernization: Indroduction to the Studies”, Comtemporary Change in Traditional Societies, Ed. Julian H. Steward, Vol. I, Chicago and London, (1-55).




  1. Suher, H. 1991. “Kentleşme ve Kentlileşme Politikaları”, Kentleşme ve Kentlileşme Politikaları, TÜSES Yay., İstanbul, (1-15).




  1. Şenyapılı, Ö. 1981. Kentleşemeyen Ülke, Kentlileşen Köyler, ODTÜMF Yay., Ankara.




  1. Şenyapılı, T. 1978. Bütünleşmemiş Kentli Nüfus Sorunu, ODTÜMF Yay., Ankara.




  1. Tatar, H. C. 1999. Nuh’un Gemisindekiler, Şehirleşme ve Dinî Cemaatleşme, Tu­ran Yay., İstanbul.




  1. Tatar, T. 1997. “Şehirleşmenin Siyasî Katılıma Etkisi Malatya Örneği”, Türk Sosyoloji Dergisi, S.3, İstanbul, (123-141).




  1. Tatlıdil, E. 1989. Kentleşme ve Gecekondu, EÜEF Yay., İzmir.




  1. Tatlıdil, E. 1992. “Kent Sosyolojisi: Kuram ve Kavramlar”, EÜEFSD, S.3, İzmir, (25-41).




  1. Tekeli, İ. 1977. Bağımlı Kentleşme, Mimarlar Odası Yay., Ankara.




  1. Toit, B. M. Du. 1975. Migration and Urbanization, Mouton Pub.-The Hague-, Paris.




  1. Tolan, B. 1977. Büyükkent Sorunlarına Toplu Bir Bakış, Ankara İTİA Yay., Ankara.




  1. Turan, K. 1997. Almanya’da Türk Olmak, Başbakan-lık Aile Araştırma Kurumu Başkanlığı Yay., Ankara.




  1. Türkdoğan, O. 1977. Yoksulluk Kültürü, Gecekonduların Toplumsal Yapısı, (2. Baskı), Dede Korkut Yay., İstanbul.

  2. Türkdoğan, O. 1996. Aydınlıktakiler ve Karanlıkta-kiler, Timaş Yay., İstanbul.




  1. Vergin, N. 1986. “Hızlı Şehirleşmenin Sosyolojik ve Siyasal Sonuçları”, Hızlı Şehirleşmenin Yarattığı Ekonomik ve Siyasal Sorunlar, İstanbul, (27-52).




  1. Weber, M. 1997. Sosyoloji Yazıları, (2. Baskı), Hürriyet Vakfı Yay., İstanbul.




  1. Yeşiltuna, D. Ç. 1994. “Kentlileşme Sürecinde Bireylerin Siyasal Katılım Eğilimleri”, Dünyada ve Türkiye’de Güncel Sosyal Gelişmeler, Sosyal Bilimler Derneği Yay., Ankara, (396-405).




  1. Yörükan, A. 1968. Şehir Sosyolojisinin Teorik Temelleri, İmar ve İskân Bak. Yay., Ankara.




  1. Yurtkan, S. 1996. Kentleşme Sürecinde Geleneksel Yaşam Tarzının Değişimi: Ankara’da Yaşayan Tillolular Örneği, (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Ankara.




  1. Zijderveld, A. C. 1985. Soyut Toplum, Çev. Cevdet Cerit, Pınar Yay., İstanbul.



1  Varoş; Macarca il girişi, kenarı anlamında“varos” kelimesinden gelmektedir. bk. (Sarıbay, 2000: 98-99).





Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©atelim.com 2016
rəhbərliyinə müraciət