Ana səhifə

Vatandaşlık ve Siyasal Katılım


Yüklə 112.5 Kb.
səhifə1/2
tarix26.06.2016
ölçüsü112.5 Kb.
  1   2
“Vatandaşlık ve Siyasal Katılım” (Citizenship and Political Participation), Ergun Özbudun’a Armağan (In Honor of Ergun Özbudun), (forthcoming in 2008).

VATANDAŞLIK VE SİYASAL KATILIM1


Ayşe Kadıoğlu2
Sabancı Üniversitesi, İstanbul

Küreselleşen dünyada, siyasal katılım birbiriyle bağlantılı iki farklı açıdan sorunsallaştırılabilir: Öncelikle katılım, demokratikleşme sürecine hizmet ettiği sürece, vatandaşlığın ulustan arındırılmasına (denationalization) ya da ulus-devletten boşanmasına atıfla incelenebilir. İkinci olarak, katılım, sadece bir temsil unsuru ya da ulusal seçimlerde oy vermeye ilişkin bir eylem olmaktan öte bir olgu olarak incelenebilir. Bu bağlamda sivil toplum kuruluşlarının yürüttüğü, güç ilişkilerine ve sıfır toplamlı oyun temelli ilişkilere daha az dayanan, bunların yerine akıl ve görüşme (deliberation) gibi unsurlara ağırlık veren siyasal süreçler, yeni bir siyasal söyleme yönelik adımlara örnek teşkil etmektedir. Günümüzde, bir vatandaşlık hakkı olarak siyasal katılımın, ulus-devlete üyelik ile ilişkilendirilmesinin sonuna gelinmiştir. Gerek ulus-üstü (post-national) ve ulus-altı (sub-national) düzeyde, gerekse de vatandaşlığın ulustan arındırılması yolu ile, vatandaşlık ile ulus-devlet arasındaki bağ kopmakta ve ulus-devlete üyelik olarak tanımlanan bir vatandaşlık siyasal katılımın önkoşulu olmaktan çıkmaktadır.3

Bu makalenin birinci bölümünde Avrupa’da vatandaşlığın ulus-devlet ile boşanmasına temel teşkil edebilecek örneklere yer verilecektir. Makalenin ikinci bölümünde Orta Doğu’da vatandaşlık ve siyasal katılım tartışmalarına ve kitlelerin siyasal katılımına korku ile yaklaşan muhafazakar yaklaşımlara yer verilmiştir. Üçüncü bölümde ise vatandaşlığın ulustan arındırılması ve görüşmeci demokrasi (deliberative democracy) kavramları ele alınmaktadır.4 Katılımın gittikçe ulus kavramından uzaklaştırılması ve görüşme temelinde ele alınmaya başlanması birbiriyle bağlantılı süreçlerdir. Bu makalede, katılım ile ilgili tartışmalara iki temel soru eşlik edecektir: Siyasal alanı şekillendiren aktörler kimlerdir ve katılım ne tür eylemler içerir?
Modern Vatandaşlık ve Demos’u Oluşturan Unsurlar

Modern gerçeklik ulus-devletleri içerir. Modern liberal demokrasilerin şekillenmesindeki siyasal aktörler ulusal vatandaşlardır. Modern vatandaşlık, içerisinde sivil, siyasal ve ekonomik hakları barındırır.5 Modern vatandaşlığın bireysel boyutu, Avrupa’da onyedinci yüzyıl süresince mahkemeler ve bireysel yasal hakların, mutlakıyetçi devletler karşısında ortaya çıkmasıyla oluşmaya başladı. Siyasal haklar da onsekizinci ve ondokuzuncu yüzyıllarda modern parlamenter sistemlere koşut olarak gelişti. Vatandaşlığın sosyal boyutu ise yirminci yüzyıla ait bir olgudur ve refah devleti politikalarının uygulanmaya başlaması ile ilintilidir. Vatandaşlık, ulus-devletler içerisinde, her ne kadar her zaman bu sıralamayla olmasa da, sivil, siyasal ve sosyal boyutlarıyla evrilmiştir.


Vatandaşlık kavramının bu üç boyutunun oluşum sırası ulus-devletin yapısında meydana gelen değişmelerle koşut bir biçimde ilerler. Demokratikleşme sürecinin bürokratikleşmeden önce oluştuğu durumlarda, sivil ve yasal haklar, sosyal haklar karşısında bir üstünlük kazanır. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri'nde (ABD) sosyal vatandaşlık kavramı kendi içinde çelişkili olan bir kavrama (oxymoron) dönüşmüştür.6 ABD vatandaşları devletle sözleşme temelli düzenlemeler yoluyla ya da devletten aldıkları karşılıksız yardımlarla ilişki kurarlar. Bunun sonucunda, refah toplumunun karşılıksız yardımlarından istifade edenlerin, vatandaşlık konumunu hak etmeyen tembel parazitler olarak görülmesi sıkça rastlanan bir durumdur.7 Ulus-devletin oluşumunda izlenen yolların farklılığına rağmen, bu sürecin sonunda ortaya çıkan vatandaşlar modern siyasetin temel aktörleri olarak karşımıza çıkmaktadırlar.
Modern vatandaşlık kavramı bir ulus-devlete üyeliği içerir. Bu kavram, Fransız Devrimi sonrasında Avrupa'da beliren çeşitli milliyetçiliklere koşut bir biçimde oluşmuştur. Özünde biz ve onlar temelli bir anlayış olan ve kendisini daha sonra vatandaş ve yabancı kavramlarında yansıtan düşünce, Fransız Devrimi sonrasında ortaya çıkmıştır. Örneğin, İngiltere'deki 1792 Yabancılar Kanunu, Fransa'dan İngiltere'ye akın etmekte olan Fransız devrimcilerine karşı doğrudan bir tepki olarak çıkarılmıştır.8 Aynı şekilde Jakoben aktörlerin mülteci grupların içine sızmış olabilmesinden korkulmuş ve bu nedenle Amerika ve İsviçre’de de göç hareketlerinin kontrolü Fransız Devrimi'ne bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Eugen Weber’in ünlü ifadesiyle “köylüleri Fransızlaştıran” süreç, süratle dünyanın geri kalanına da sıçramış ve siyasete katılımın genel anlamda düzeyini arttırarak modern siyasetin ana hatlarını belirlemiştir.9
Fransız Devrimi, millet (nation) ve halk (people) kavramları arasındaki bağlantıyı ortaya çıkardı. Milliyetçi ideoloji halkın egemenliği düşüncesiyle birlikte gelişmişti. Immanuel Kant'ın bireylerin gerçek anlamda insan olabilmeleri için özgür iradeleriyle hareket etmeleri gerektiği yönündeki düşüncesi milliyetçilik ideolojisine canlılık getirdi ve millet olgusunun da özgür irade temeline dayandığı düşüncesinin oluşmasına zemin hazırladı.10 Milli anlamda özgürlük yani egemenlik düşüncesi milletleri oluşturan halkı güçlendirdi. Milliyetçilik ve halkın kendi kaderini tayin etmesi düşünceleri, milli egemenliğin kaynağı oldu. Bu sürecin sonunda siyasete genel katılımın oranları arttı. Özetle, Fransız Devrimi döneminde, ulus-devlet ve siyasal katılım nosyonları birbiriyle çelişmedi ancak milli kimlik ve dolayısıyla ulus-devlet siyasete katılımın önkoşulu olarak belirmeye başladı. Oysa günümüzde küreselleşme süreçlerinin ivmesi ile vatandaşlık, bir zamanlar parçası olduğu ulus-devletten kopmaya başladı. Bir zamanlar insanların siyasal alana dahil olmalarının koşullarını yaratan ve kendi kaderleri tayin edebilmelerini sağlayan ulus-devletler, günümüzde siyasal katılımın önünde engeller oluşturmaya başladılar. Siyasal katılımın tabanının genişletilmesi, yani siyasal katılımın demokratikleşebilmesi için vatandaşlığın ulustan arındırılması gerekliliği gündeme gelmeye başladı.
Demokrasi kelimesi, Yunanca kelime köklerinden “halk” anlamına gelen demos ve “yönetmek” anlamına gelen kratos sözcüklerinin birleşmesiyle oluşmuştur. Fransız Devrimi'nden sonra ortaya çıkan ulus-devletler çağında, demokrasinin öznesi olan demos, siyasal katılım haklarını, özellikle de seçimlerde oy kullanma hakkını elde eden ulusal vatandaşlardan oluşmaya başladı. Günümüzde demos'un sınırlarının ulus-devletlerin pasaport sahibi olmayan üyelerini de kapsayacak şekilde genişletilmesi yönünde çabalar var. Örneğin, Avrupa Birliği (AB) vatandaşları, yerel, bölgesel ve birlik ile ilişkili seçimlere katılma haklarına sahipler, fakat vatandaşı olmadıkları ülkelerin ulusal seçimlerinde oy kullanma hakkına sahip değiller. Avrupa ülkelerinde demos'un farklı şekillerde tanımlanan kapsamı, ülkelerin farklılaşan vatandaşlık ve göç politikalarının tahlil edilmesiyle tartışılabileceği gibi, AB ülkeleri içinde bulunan ve AB'ye üye ülkelerden olan göçmenler ile AB’ye üye olmayan ülkelerden gelen göçmenlerin yasal durumlarının farklarının analiz edilmesiyle de incelenebilir.11 Aşağıda bazı örnekler ile Avrupa’da demos’un farklı tanımları açımlanacak.
Demos'un değişen tanımına bir örnek olarak Almanya’da gözlemlenen bazı gelişmeleri ele alabiliriz. Birçok ülkede, ulusal vatandaşlık ve siyasal katılım birbirine bağlıdır. Dolayısıyla göçmenler, ulusal seçimlerde oy verebilmek ve başka siyasal, sivil ve sosyal haklara sahip olabilmek için vatandaş olmaya çalışırlar. Yukarıda belirtildiği üzere, AB vatandaşları, yerel, bölgesel ve birliğe ilişkin seçimlerde oy verebilir ve seçimlerde aday olabilirler. AB üyesi olmayan ülkelerin vatandaşları olan göçmenlerin ise başvuruları kabul edilip de vatandaş haline gelene kadar AB ülkeleri içinde –birkaç istisna dışında- katılım hakları yoktur.
Alman ve Fransız milliyetçilikleri arasındaki farklar ve bu farkların vatandaşlık politikalarına nasıl yansıdığı geniş bir şekilde çalışıldı.12 Yıllar önce, Berlin'deki Uluslararası Orta Doğu Çalışmaları Birliği’nin yıllık toplantısında (4-8 Ekim, 2000), açılış konuşmacısı olan Ali Mazrui bu konu ile ilgili son derece dikkat çekici bir değerlendirme yapmıştı. Mazrui, konuşmasında, Fransa'da mükemmel bir biçimde Fransızca konuşmasına ve Fransız kültürünü içselleştirmiş olmasına rağmen Müslüman bir Arap'a her zaman "öteki" olarak davranıldığını söyledi. Öte yandan, Müslüman bir Arap'ın Almanya’da mükemmel bir Almanca ile konuşabilmeye ve Alman kültürünü içselleştirebilmeye bile aday olamadığını söyleyerek, Almanya’daki dışlayıcı vatandaşlık anlayışının altını çizdi. Kısacası, yabancıların Alman toplumuyla bütünleşmeye yönelik çabaları dahi anlamlı değildi. Bu ayrım, açık bir şekilde, Fransa ve Almanya’da vatandaşlığa ilişkin politikaların temel ilkeleri arasındaki farkları özetliyor. Fransa’da genelde özümseyici ve dahil edici, Almanya’da ise dışlayıcı politikalar var. Bu nedenle Alman vatandaşlığı, 2000 yılı Vatandaşlık Kanunu'nun mecliste kabul edilmesine kadar, soy geçmişi ve kan bağına dayalı bir vatandaşlık anlayışı (jus sanguinis) ile tanımlanmıştır. Literatürde bulunan çalışmalar, iki ülkenin vatandaşlık politikalarındaki farkların temelindeki nedenleri Fransa ve Almanya'nın ulus-devlete ulaşmada izlediği farklı yolları irdeleyerek açıklarlar.13
Almanya'da, milliyetçilik duygusu, Almanya’nın 1870’deki birleşmesinden elli sene kadar önce, ondokuzuncu yüzyılın başında ortaya çıkan engin bir Romantik literatürde ifade edilerek ortaya çıktı. Bu durum devlet egemenliği altındaki topraklar ve sınırlardan bağımsız bir Almanlık anlayışına yol açtı. Bunun sonucunda, siyasal sınırlar ile tanımlanmamış olan etnik bir vatandaşlık anlayışı oluştu. Rogers Brubaker bu durumu "siyaset öncesi Alman milleti" olarak ifade eder. Onun iddiasına göre, Almanya’da "millet düşüncesinin esas ve oluşturucu unsuru etnik ya da kültürel birlik iken, siyasal birlik sadece bir türev olarak gündeme gelmiştir."14
Fransa örneğinde ise, milliyetçiliğin ortaya çıkışı ve ulus-devletin oluşumu arasında bir zaman farkı olmadığından, Fransız vatandaşlık düşüncesi sınırlarla belirlenmiş bir coğrafi bölge içerisinde gelişti. Sonuçta, modern Fransız vatandaşlık kavramı devlete üye olmayı vurgularken, Alman vatandaşlık kavramı ise Volk adı verilen, soy geçmişi ve kan bağı temelinde tanımlanan bir millete dahil olma düşüncesine koşut olarak gelişti. Böylece, Fransa'da demos devlete ilişkin özelliklere vurgu yaparken, Almanya'da ise etnik bağlar (ethnos) ile eşanlamlı hale geldi.
Almanya'da soy geçmişi ve kan bağına yönelik bir vatandaşlık yasasından uzaklaşma ve dışlayıcı olmayan bir vatandaşlık anlayışını benimseme yönündeki çalışmalar Schleswig-Holstein eyalet yönetiminin katkılarıyla oldu. 1989 yılında Schleswig-Holstein eyalet meclisi, geçerli bir oturma izni taşıyan ve Danimarka, İrlanda, Hollanda, Norveç, İsveç ya da İsviçre vatandaşı olan, en az beş sene boyunca eyalette yaşamış olan yabancıların yerel ve mahalle seçimlerinde oy verebilmesini sağlayacak bir yasayı onayladı. Vatandaşlarının Almanya’da yerel ve bölge seçimlerinde hakları olabilecek olan –yukarıda belirtilen- altı devlet karşılıklılık ilkesine göre tespit edilmişti. Bu yasa, milliyet ve siyasal katılımı birbirinden ayırmaya yönelik bir hamleyi temsil ederken, Hıristiyan Demokrat Parti yasanın anayasallığını sorgulamaya başladı ve yasanın iptali için Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu.
31 Ekim 1990'da Almanya’da Anayasa Mahkemesi yasayı anayasaya aykırı bularak reddetti. Anayasa Mahkemesi’nin bu kararının gereçesinde: “devletin bütün gücü (Staatsgewalt) halktan gelir” ve “Federal Almanya Cumhuriyeti'nin temel yasası olan Anayasayı hazırlayan otoritenin taşıyıcısı olan, devletin yaratılışının ve meşruiyetinin de öznesi olan halk (das Volk), Alman halkıdır. Yabancılar buna dahil değillerdir” şeklinde ifade edilen düşünce öne çıktı.15 Anayasa mahkemesinin kararı yabancıların Almanya’da söz sahibi olmadığı varsayımına dayanıyordu. Özetle, onların “devletin sınırları dahilinde ne kadar yaşamış olurlarsa olsunlar, her zaman için vatanlarına geri dönebilirler” şeklinde bir düşünce temelinde oy hakları olmamalıydı.16
İlginçtir ki, Anayasa Mahkemesi'nin kararıyla suya düşen Schleswig-Holstein eyalet meclisinin çabaları, 1993 yılında Maastricht Anlaşması’nın yürürlüğe girmesiyle gerçekleşti. Buna göre, antlaşmayı imzalamış olan on beş devletin vatandaşları, ikamet etme yükümlülüklerini yerine getirdikleri sürece ve antlaşmaya taraf olan ülkelerde yerel ve bölgesel seçimlerde oy verebilir veya bu seçimlerde aday olabilir hale geldiler. Bu durum sadece Almanya’da değil, ortak siyasal haklar içeren Avrupa vatandaşlığı kavramı ile genel bir uygulama haline geldi. Almanya’da, eyalet meclisinin daha sonra Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilen ilk kararına dahil edilmiş olan altı ülkeden ikisi (AB’ye üye olmadıkları için Norveç ve İsviçre) dışında hepsinin vatandaşları yerel ve bölgesel düzeyde siyasal haklara sahip oldular.
Bu örnek, milliyet ve siyasal katılımın ayrılması yolunda bir eyalet meclisinin attığı yasal adımın, Alman Anayasa Mahkemesi tarafından reddedildikten sonra nasıl tekrar Avrupa Topluluğu içerisinde siyasal birlik kurma amacıyla imzalanan uluslararası bir antlaşma ile geçerlilik kazandığını göstermektedir. Almanya'daki yerel ve bölgesel seçimlerde, demos’un tanımı içinde kimlerin yer alacağı hakkındaki karar nihayetinde ulus-ötesi (supra-national) bir düzeyde alınmıştır. Benhabib'in söylediği gibi: “Geriye bakıldığında, 1990'da yazılmış olan Alman Anayasa Mahkemesi'nin kararı, kaybolmakta olan millet ideolojisinin –kuğunun- ölmeden önceki son ötüşü niteliğindedir.”17 Artık Almanya’da de facto olarak, demos, ethnos ile sınırlı bir biçimde tanımlanamaz hale gelmiştir. 2000 yılında değiştirilen ve eski dışlayıcı düzenlemelerden uzaklaşmayı amaçlayan Vatandaşlık Yasası’da bu duruma uyum sağlamak için önemli bir adım olmuştur. Burada önemli olan demos’un genişletilmesi doğrultusundaki kararın Alman Anayasa Mahkemesi ya da Alman halkı tarafından verilmemiş olmasıdır. Almanya’da vatandaşlığı ethnos’un ötesinde tanımlama yönündeki kararlar, son kertede ulus-üstü bir kuruma üye olmanın getirdiği uygulamalar dahilinde alınabilmiştir.
Bu konuya ilişkin tartışmalarda Almanya'nın bir göç ülkesi haline geldiği, Almanya'da ethnos temelinde tanımlanan bir milletin dışında kalan ancak, AB üyesi olan ülkelerin de vatandaşı olmayan insanların da durumları gündeme gelmeye başladı. Bu düşünce, Almanya'da vatandaş olmayanlar arasında da bazı farklar olduğunu ortaya çıkardı:
Almanya’da yaşayan birinci tip “yabancılar” Alman olmayan AB vatandaşlarıdır. Bunlar, ikamet izni almaya yönelik gerekleri yerine getirdikleri sürece, Maastricht Antlaşması uyarınca yerel ve bölgesel seviyede siyasal haklara sahipler. Alman değiller ancak bazı siyasal hakları var.
Almanya’da yaşayan ikinci tip “yabancılar” ise “üçüncü ülke vatandaşları”dır. Bunlar ise AB'ye üye olmayan ülkelerin vatandaşlarıdır. Almanya’da yaşayan Türkler bu duruma bir örnek teşkil etmektedirler. Yeni Vatandaşlık Yasası (2000) vatandaşlığa geçmeyi kolaylaştırmış olsa bile (kendi ülkelerinin vatandaşlığından çıktıkları müddetçe), Almanya'da vatandaş olmadıkları sürece siyasal haklar elde edemezler. Bu kişiler için “birlikte yaşayanlar” (Inlander)18 ya da “yabancı uyruklu vatandaşlar” (auslandische Mitburger)19 ifadeleri kullanılmaktadır.
Almanya'da, üçüncü ülkelerden olan göçmenlerin herhangi bir şekilde siyasete katılımı hala Alman vatandaşlığı edinmeleri koşuluna bağlıdır. AB ülkelerinden gelen göçmenler için ise, ikamet gereksinimlerini yerine getirdikleri müddetçe, yerel ve bölgesel seviyede siyasete katılım mümkündür. Ulusal seviyede ise sadece Alman vatandaşlarının siyasal hakları vardır. Görülüyor ki siyasal katılım ya ulusal vatandaşlık ya da yerel ve bölgesel düzeyde ulus-ötesi vatandaşlık yani AB vatandaşlığı ile mümkün olmaktadır. Almanya’da ulusal veya ulus-ötesi üyelikler dışında siyasal katılım mümkün değildir. Peki, başka Avrupa ülkelerinde ulusal ve ulus-ötesi üyelikleri (AB vatandaşlığı gibi) olmayan kişilerin ya da yukarıda kullandığımız ifade ile üçüncü ülke vatandaşlarının siyasete katıldıkları durumlar var mıdır? Başka bir ifadeyle, siyasal katılım ulusa üyelik önkoşulundan kurtuldukça, ulus-ötesi üyelikler mi önkoşul olmaya başlamaktadır?
Siyasal haklar modern vatandaşlığın önemli ölçüleridir ve genelde bir ulus-devlete dahil olmayı gerektirirler. Bazı durumlarda, kendi ülkelerinin dışında ve diğer ulus-devletlerin sınırları dahilinde yaşayan insanlar çifte vatandaşlıktan yararlanabilirken, diğerlerinde ise vatandaşlığa kabul edilmeden önce bir önceki vatandaşlıklarından çıkmaları gerekmektedir.20 Maastricht Antlaşması, AB vatandaşlarının üye ülkelerde yerel ve bölgesel seviyede seçimlere katılabilmelerini sağladığı için vatandaşlığın ulustan arındırılması yönünde önemli bir adımdır. Bu yasa, katılımın yerel ve bölgesel seviyede ulustan arındırılmasını vaad ederken aynı zamanda ulus-üstü bir oluşuma üyeliğin (AB) birincil önemini vurgular. Dolayısıyla, katılım hakları ulusal unsurdan ayrıştırılırken, aynı anda ulus-üstü oluşumlara eklemlenebilmektedir. Bu durumda, ulus-üstü oluşumlara üye olmayan üçüncü ülkelerin vatandaşları, bu uygulamanın dışında bırakılmaktadır. Bu insanlar, siyasal haklar göz önünde bulundurulduğunda, “en alttakiler” konumundadırlar.
Avrupa'da üçüncü ülke vatandaşlarının siyasal haklara erişiminin olduğu durumlar var. Danimarka, Finlandiya, Hollanda ve İsveç belli ikamet koşullarını yerine getirmiş olanlara yerel ve bölgesel seçim hakkı tanıyorlar. Hollanda'daki kentler beş yıllık izinli ikamet sonrasında, oy kullanma hakkı, kent çapındaki seçimlerde adaylık ve siyasal parti kurma hakkını yabancılara “kent vatandaşlığı” vererek tanıyor. Bu durumda, Hollanda’da kent vatandaşı olanlar, Hollanda ulusal birliğinin bir parçası olmadan, Hollanda vatandaşı olmadan ve hatta AB üyesi olan ülkelerden olmasalar bile kent düzeyinde seçme ve seçilme hakkına sahip olabiliyorlar. Özetle, ulusal ve ulus-üstü bağlar olmadan da kent düzeyinde haklardan söz etmek mümkün oluyor. Bu haklara sahip olmak, üçüncü ülke vatandaşları açısından, AB içerisinde serbest dolaşımın önündeki engelleri kaldırmıyor.21 Yine de, Hollanda’daki üçüncü ülke vatandaşlarının, diğer AB ülkelerindeki üçüncü ülke vatandaşlarına göre kent düzeyinde daha iyi temsil haklarına sahip olduklarını söylemek mümkün. İrlanda ve İtalya yerel haklar verirken, bölgesel haklar vermiyor. İspanya ve Portekiz ise üçüncü ülke vatandaşlarına yerel ve bölgesel hakları ancak karşılıklılık ilkesi temelinde veriyor.22 Bu örnekler, AB gibi ulus-üstü bir oluşuma üyeliğin olmadığı durumlarda da bazı siyasal hakların olabileceğini gösteriyor.
Bölgesel ve ulus-üstü kuruluşlar, katılım haklarının ulustan arındırılması yönünde gelişmelere temel olurken, demos'un ulusal içeriği kaybolmaya başladı. Bir yanda, çeşitli ülkelerde ulus-üstü kuruluşlara üyeliğin gereği olarak gündeme gelen yasal düzenlemeler yolu ile demos'un sınırları ethnos'un ötesine geçecek şekilde genişletilirken, diğer yanda bu duruma tepki gösteren milliyetçi oluşumlar ortaya çıkmaya başladı. Avrupa'da demos'u genişletmeye yönelik her hamle, karşılığında milliyetçi bir tepki doğurdu. Demos kavramı genişleyip evrenselleşirken katılımın sınırsızca cesaretlendirilmesinin tehlikeleri de konuşulmaya başlandı. Siyasal analistlerin kitlelere olan güvensizliği öne sürerek siyasal katılımı kontrol altında tutmaya ve hatta frenlemeye çalışmaları, özellikle Orta Doğu'daki ülkelerde artarak gözlemlenen bir olgu haline geldi.
Orta Doğu’da Kitlelerden Korkmak ve Siyasal Katılım

Bir ülkede siyasal katılımı incelemenin en az iki yolu var. Birinci yaklaşım seçim sistemleri, siyasal partilerin yapıları ve bunların diğer idari süreçlerle etkileşimi üzerinde yoğunlaşan seçim siyaseti çalışmalarını içerir. Bu çalışmalar önceden tanımlanmış bir seçmen grubunun (demos) var olduğunu farzeder ve bu grubun katılıma ilişkin davranışlarını araştırır. Bu yaklaşım, ulus ve devlet kavramları arasında ayrılmaz bir bütünlük olduğu varsayımına dayanır. Siyasal katılım çalışmalarına ikinci yaklaşım ise vatandaşlık açısından yapılabilir. Bu yaklaşım, önceden tanımlanmış bir demos'un siyasal davranışlarına gösterilen ex post facto bir ilgi yerine, demos'un bizatihi kendisini –yani demokratik sürecin içindeki aktörleri- tanımlama çabası içine girer. Özetle, siyasal katılım üzerinde çalışmak seçim sistemleri üzerine odaklanmanın ötesinde bir olgudur. Seçmen kitlesinin kimleri kapsadığı ile ilgili bir tartışmayı da içerir. Genelde ulus-devletler hep birlikte hareket eden ve uyumlu insan grupları tarafından kurulmadığı için, uyumsuzlukların nasıl çözüldüğü ve demos'a kimin dahil edilip kimin dışarıda bırakıldığı meselesi, siyasal rejim değişikliği yaşanan bağlamlarda ayrı bir önem taşıyor.23 Vatandaşlığın anatomisi, hükümet yapılarını sınıflandırmada önemli bir araç olarak karşımıza çıkıyor.


Orta Doğu'da siyasal katılımı vatandaşlık açısından sorunsallaştırmak, vatandaşlık politikalarını siyasal rejimin dinamiklerini incelemede bir araç olarak ele almayı içerir. Dolayısıyla, hangi hükümet yapılarının siyasal katılıma olumlu ya da olumsuz etki yaptığının altını çizmek yerine, siyasal katılımın çerçevesini ve siyasal rejimin de anahatlarını belirleyen vatandaşlık politikalarına odaklanmak önem kazanır. Böylece, vatandaşlık politikaları, ulus ve devletin ortaya çıkma süreçlerine eşlik eden süreçler olarak ele alınırlar.
Vatandaşlık çalışmaları ve Orta Doğu'daki hükümet yapıları arasında ilişki kuran en geniş kapsamlı analizlerden bazıları Nils A. Butenschon, Uri Davis, ve Manuel Hassassian tarafından derlenen bir çalışmada yer almaktadır.24 Kitabın önsözünde, Butenschon, vatandaşlık politikalarının bir ulus-devletin içinde yaşayan ve vatandaşlık konumu olan ve olmayanların yasal statülerini düzenlediğinden ve bunların siyasal kurumlara katılımı ve kamu kaynaklarından yararlanmalarına ilişkin kuralları belirlediğinden söz ediyor.25 Vatandaşlık ilkelerine atıfla devletlerin siyasal organizasyonlarının bir tipolojisini oluşturmaya çalışıyor. Bu tipoloji, devlet kurumlarının örgütsel ilkelerinin kolektif ya da bireysel üyeliğe dayanıp dayanmadığı ve devletin hak dağıtımında ayrımcılık yapıp yapmadığı temeline dayanır. Buna göre, Butenschon, siyasal katılıma vatandaşlık açısından yaklaşırken üç temel devlet yapısı olduğunu öne sürer. Bu üç temel yapıda demos da üç temel ilke etrafında tasarlanmaktadır: tekilcilik, çoğulculuk ve evrensellik.
Tekilci siyasal yapılarda halk, tekil bir kolektif kimlik temelinde oluşturulmuştur. Butenschon’a göre, bu kimlik, Türkiye'deki Türk kimliğinde olduğu gibi dilsel ve etnik olabilir. Yahudilerin İsrail devletini kurarken temel olarak aldığı soy geçmişi ya da kan bağı da benzer bir kimlik anlayışına işaret etmektedir. İran devleti de benzer bir şekilde İslam cemaati çerçevesinde oluşturulan tekil bir kimlik üzerinde temellenir. Tekil kimlikler üniter devletlerin oluşumunda etkili olduklarında, ortaya hegemonik siyasal sistemler çıkar. Bu siyasal sistemlerde, tekil bir kimlik etrafında tanımlanmış olan demos’un varlığının ve çıkarlarının daha üstün bir ahlaki değeri olduğu düşünülür. Grup kimlikleriyle ilişkilerinde ve gruplar arası çatışmalarda devlet tarafsız değildir ve daha ziyade tekil bir kimliği yüceltir. Butenschon, Türkiye ve İsrail örneklerinden, aralarında tekil kimliğin neden olduğu ayrımcılığın türleri açısından farklar olsa da, “etnokrasi” ifadesini kullanarak sözeder. Türkiye’de devlet, Türkiye nüfusunu Türkleştirmeyi, İsrail devleti ise Yahudileri İsrail'de toplamayı amaçlamıştır. Bu iki örnek arasındaki fark Rogers Brubaker'ın iki farklı ulusluk ve vatandaşlık kavramları arasında yaptığı ayrıma benzemektedir: “Utopia'nın tüm vatandaşlarının Ütopyaca konuşmasını istemek ayrı şey, bütün Ütopya'lıları Ütopya vatandaşı yapmayı istemek ise ayrı bir şeydir.”26
Gerek Türkiye gerekse de İsrail’de devlet, tekil bir grubun üyesi olmayan birey ve topluluklara ayrımcılık uygulasalar da, ayrımcılık yöntemleri farklıdır. Türkiye devleti, Türkleştirmeye yönelik özümseyici politikalar izlerken, İsrail devleti Yahudi olmayanları dışlayıcı politikalar uygulamıştır. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde gayrimüslimlere yönelik olarak uygulanmış olan bazı önemli dışlayıcı politikalar (nüfus mübadelesi, yer değiştirme ve katliamlar şeklinde) dışında, özümseyici yani Türkleştirmeye yönelik uygulamalar da fazlasıyla vardı. Türkiye’de gayrimüslimler özellikle vakıflarının mülk edinmesi konusunda çok ciddi sorunlar yaşadılar ve halen yaşamaktalar. İsrail devleti de benzer bir şekilde kurumsal, yasal ve fiziksel duvarlar ile Filistinlileri toprak sahibi olmaktan mahrum etmeye yönelik politikalara başvurdu Bu noktada, kabul etmek gerekir ki, gerek özümseyici gerekse de dışlayıcı uygulamaların her ikisi de ayrımcılık politikalarıdır ve bir tür ayrımcılık diğerinden daha iyi değildir.
Çoğulcu siyasal yapılarda ise, demos birbiri üzerinde baskı kurmayan, birbirinden ayrı topluluklardan oluşur. Üniter bir devlette birden çok kimlik grubu olduğunda oydaşmacılık (consociationalism) kavramı gündeme gelmektedir. Arendt Lijphart 1969 yılında, istikrarsızlığı önlemek için ille de homojen bir toplum yapısı olmasının gerekli olmadığını öne sürerek oydaşmacı demokrasi kavramını gündeme getirmişti.27 Lijphart bu düşüncesini, Avrupa kıtasının sosyo-kültürel açıdan çoğul yapıları olan ancak yine de istikrarını koruyan Hollanda, Belçika, Avusturya ve İsviçre gibi demokratik devletlerin yapılarını inceleyerek geliştirdi. Oydaşmacılık düşüncesi, toplumsal istikrarın çoğulluğun muhafaza edilerek yönetilebilmesinin mümkün olduğu düşüncesine dayanır. Çoklu toplumsal grupları temsil eden seçkinlerin güç paylaşımına yönelmesini içerir.
Oydaşmacılık, kolektif grupların çoğulluğunun karşılıklı etkileşimine dayanır. Bireyler belirli bir gruba üye olmak yolu ile yasal statü elde ederler. Dolayısıyla, vatandaşlık durumları ait oldukları kolektif topluluk üzerinden belirlenir. Literatürde, Lübnan, Orta Doğu'da seçkinler arasında oydaşmacı güç paylaşımının kullanıldığı en önemli örnek olarak gösterilir. Lijphart'a göre Lübnan'da 1943 yılında Maruni cumhurbaşkanı ve Sünni başbakan arasında yapılmış olan Ulusal Sözleşme, oydaşmacılığın başlangıcını simgeler.28 Buna karşın literatürde Lübnan örneğinin başarısızlığı ve 1975 yılında iç savaşın çıkmasına varan yolda oydaşmacı politikaların etkisi de dile getirilmektedir. Örneğin, Rania Maktabi'ye göre Ulusal Sözleşme oydaşmacı demokrasi yerine bir etnokrasiye yol açmıştır. Maktabi, Lübnan’da aslında Hristiyan grubun egemen olduğunu ve Ulusal Sözleşme adı altında etnokratik bir yönetim yaratıldığını ve böylece de Müslüman grupların siyasal temsilden uzaklaştığını savunur.29 Maktabi’ye göre Lübnan'daki yönetim istikrarlıydı belki ama Lijphart'ın iddia ettiği gibi demokratik değildi. Belki de Lijphart'ın demokrasi kavramı yerine istikrar kavramı üzerinde yoğunlaşması, Lübnan'da otuz yıl boyunca oydaşmacılığın başarısını öne sürmesinin nedenidir.

Maktabi, Lübnan’da demos'un 1932 yılında adil bir şekilde yapılmayan genel nüfus sayımının oranları üzerinden tanımlandığını iddia eder. Oysa demos'un tanımlanmasını sürecinin seçkinlerin önceden yapılan (a priori) tercihleri yolu ile değil topluluklar arası müzakereler ile yürütülmesi önemlidir.30 Maktabi’nin analizi, demokrasi tartışmalarının demos’un -üzerinde tartışılmadan- bir veri olarak alınması sonrasında yapılmasının eleştirisini içermektedir. Demos devlet olgusunun inşasının öncesinde var olan bir olgu olmak yerine, bu inşa sürecine eşlik eden bir olgu olarak ele alınmalıdır. Eğer demos devlet inşasının öncesinde tekil bir kimliğe atıf ile tanımlanırsa, bu durum kaçınılmaz bir şekilde etnokrasiye yol açar.


Butenschon’a göre, siyasal katılıma vatandaşlık açısından yaklaşırken görülebilecek üçüncü tür devlet yapıları ise evrensellik ilkesine dayanır. Evrensellik ilkesi, demos'u oluşturan temel unsurların topluluklar yerine bireyler olduğu varsayımına dayanır. Bu durumda, belirli bir topluluğa ait olmak bireye özel haklar tanınmasını gerektirmez. Her yetişkin birey devlete eşit bir mesafede dikkate alınır. Evrensellik ilkesinin egemen olduğu siyasal yapılarda, siyasal gruplar etnokültürel değil de üzerinde yaşanılan toprağa atıf ile (teritoryal) yapılır. Evrensellik, modern siyasal kuramın ulus ve devlet arasında varsaydığı birlikteliği sorunsallaştırır.
Siyasal katılımı vatandaşlık açısından incelerken karşılaşılabilecek en önemli soru demos'un tanımına ilişkindir. İkinci önemli soru ise demos’a ne kadar güvenildiği ve dolayısı ile ona devredilecek olan iktidarın kapsamının sınırlarıdır. İkinci soru, demos’a güvenmemenin yaygın olduğu Orta Doğu bağlamında ayrı bir önem kazanmaktadır. Aşağıda bu soruya ilişkin bazı tartışmalar ele alınacaktır.
Kontrol edilemeyen kitleler karşısında duyulan korku, siyaset kuramcılarını her zaman meşgul etmiştir. Thomas Hobbes (1588-1679) kendi çıkarlarının derdinde olan bireylerin iktidar peşinde koştuğu devletsiz bir toplumun korkusuna kapıldığından dolayı mutlakçı bir yönetimi savunmuştur.31 Hobbes'un düşüncesinin daha sonraki muhafazakar düşünce geleneği üzerinde büyük bir etkisi olmuştur. Klasik muhafazakarlığın temel ilkeleri Fransız Devrimi'nin yarattığı hayal kırıklığı üzerinde şekillenmişti. Klasik muhafazakar gelenek Edmund Burke'ün (1729-1797) kitleleri kontrol altında tutmaya yönelik yazılarında ifade buldu.32
John Locke (1632-1704) ise halkın haklarını korumak adına, devletin yasama, yürütme ve yargıya ilişkin kurumlarının birbirleri üzerinde kontrol, fren ve denge kurabilecekleri bir güçler ayrılığı ilkesine önem verdi.33 Amerika bağlamında ise James Madison (1751-1836) kitlelerin gücünü frenlemeye yönelik olarak çoğulculuğu, federalizmi, iki meclisli sistemi, yürütme ve yargı kuvvetlerinin ayrıldığı ve karşılıklı olarak birbirlerini denetlediği ve dengelediği bir sistemi savundu..34 Siyasette “temsil” olgusu bu düşünceler etrafında şekillendi.

Jean Jacques Rousseau (1712-1778) ise temsili hükümet yapılarının vatandaşların özgürlüğünün önünde bir engel olduğunu öne sürdü. Rousseau, Fransız Aydınlanmasına eleştirel bir gözle bakıyordu.35 Rousseau, Aydınlanmanın kişisel çıkar, zenginlik ve lüks arayışını öne çıkarırken, tüm toplumun ortak iyisini garanti altına almaya yönelik davranışları önemsiz kıldığını düşünüyordu.36 Rousseau temsili sistemleri eleştirirken halkın siyasete doğrudan katılımını savunmuştur. Yasaların seçilmiş yöneticiler yerine, onlardan en fazla etkilenen halk tarafından yapılması gerektiğini düşünür. Ancak Rousseau’nun görüşleri ortak iyiyi ve genel iradeyi hakim kıldığından toplumda farklı amaçlar güden sivil grupların çeşitliliğine yer bırakmıyordu. Temsili yapılar yerine katılımcı demokrasiyi savunan Rousseau’ya göre, toplumu bir arada tutacak olan birleştirici unsur “ortak iyi” ve “genel irade” idi. Katılımın sınırları da bu olgular ile belirleniyordu.


Temsili ve katılımcı demokrasi düşünceleri arasındaki gerilime işaret eden tartışmalar modern siyasal kuramın temel tartışmaları arasında yer almıştır. Hobbes, Locke ve Burke kitlelerin sınırlandırılmamış katılımından endişe duyarken, Rousseau kitlelerin ancak ortak iyi anlayışını paylaştıkları durumda katılımı yüceltmişti.
Alexis de Tocqueville (1805–1859) demokrasiye dair düşüncelerini, Amerika Birleşik Devletleri’nin siyasal yapısına ilişkin tahlillerden yola çıkarak oluşturmuştur.37 Tocqueville demokraside eşitlikçilik unsurunu ön plana çıkartmıştır. Ayrıca, seçimler yolu ile el değiştiren iktidarın her zaman aklıselim sahibi olan kesimlere geçmeyeceğine dair olan korkusunun yanısıra, kitlelerin ne denli önyargılı olabildikleri ve cahillikleri konusundaki endişelerini dile getirmiştir. Tocqueville’in görüşlerinin, katılımın geniş olması, ancak toplumun her kesimi için eşit olmaması gerektiğini iddia eden John Stuart Mill (1806–1873) üzerinde önemli bir etkisi olmuştur.38 Mill, daha yetenekli olduğunu düşündüğü insanların oylarının ağırlığının fazla olduğu ve böylece oyların “sayılmak” yerine “tartıldığı” bir sistemi savunur. Bu sistemin nasıl işleyeceğine dair örnekler de verir: “Örneğin bir işveren, zihnini kullanmasından ötürü ortalama bir işçiden daha fazla beceri sahibidir; bir ustabaşı sıradan bir işçiden daha nitelikli iken bir bankacı ya da tüccar da bir esnaftan daha niteliklidir ve benzeri örnekler çoğaltılabilir.”39
Aklıselim sahibi yöneticilerin iktidarını yücelterek, kitlelerin ehlileştirilmesine yönelik önlemler almak, muhafazakarlık olarak bilinen düşünce geleneğinin temelini teşkil eder. Bu düşünce geleneği, Orta Doğu’da kitlelerin tercihlerine güvenmeyenler için oldukça çekiciydi. Orta Doğu’da demokratikleşme süreçlerini böylesi bir muhafazakar yaklaşım ile ele alan ve son yıllarda yapılmış en önemli çalışmalardan biri Fareed Zakaria’nın The Future of Freedom (Özgürlüğün Geleceği) adlı eseridir.40
Zakaria, Tocquevilleci çizgiyi takip ederek, gereğinden fazla yiyeceğin mideye zarar vermesi gibi gereğinden fazla demokrasinin de özgürlüklere zarar vereceğini savunur. Madison, Tocqueville ve Mill’in sınırlandırılmamış kitlelere dair korkularını paylaşan Zakaria, anayasal liberalizm zemininin olmadığı bölünmüş toplumlarda, demokrasinin girişinin milliyetçiliği, etnik çatışmayı ve savaşı tahrik edebileceğini söyler. Anayasal liberalizmin olmadığı durumlarda, demokrasi varolan özgürlüklerin muhafazasını dahi tehdit edebilir. Zakaria, Amerika Birleşik Devletleri hükümetlerinin Orta Doğu’da seçim ve halkoylamasına dayalı demokratik yapıları savunmasını yadırgar. Asıl meselenin demokrasiyi savunmak değil, öncelikle dünyanın demokrasi için güvenli bir hale gelmesini sağlamak olduğunu söyler. Bu da özgür ve adil bir seçim sisteminin geliştirilmesinin yanı sıra, hukukun üstünlüğü, ifade, toplu hareket etme, inanç ve mülkiyet gibi temel anayasal hakların korunmasını içerir. Anayasal liberalizm olmadan gündeme getirilen demokrasi arayışı, Zakaria’nın liberal olmayan demokrasi (illiberal democracy) adını verdiği yapılar üretmektedir. Bu istenmeyen sonuç, demokrasi pratiğinin anayasal liberalizme eklemlenmesiyle bertaraf edilebilir. Zakaria, James Madison’ın The Federalist’de dile getirdiği “Önce yöneticilerin yönetilenler üzerinde kontrol tesis etmesini sağlayın; daha sonra da yöneticileri kendilerini kontrol etmeye zorlarsınız” şeklindeki düşüncesinin ateşli bir savunucusudur.41
Dünyada liberal olmayan demokrasilerin çoğalması karşısında hayal kırıklığına uğrayan Zakaria, 2003 baharında Irak ile ilgili olarak şu yorumu yapmıştır: “Önce düzen, sonra özgürlük. Bugün Irak’ta ilk olarak istikrarlı bir güven ortamı sağlanmalı ve sınırlı bir yönetimin kurumları oluşturulmalıdır –hakları netleştiren bir anayasa, bağımsız bir yargı ve güvenilir bir merkez bankası gibi. Ancak ve ancak bundan sonra tam anlamıyla bir demokrasiye geçilmelidir.”42 Zakaria Güney Kore, Tayvan, Şili ve Singapur gibi ülkelerin deneyimlerinden olumlu bir şekilde bahseder. Bu ülkeler, seçim sistemine geçmeden önce liberal ekonomiye dayanan otoriter bir rejimle güçlü bir anayasal liberal altyapı oluşturabilmişlerdir.
Robert Kagan Zakaria’nın görüşlerini “demokrasiye saldırı” olarak niteler.43 Kagan, kitlelerin iktidarı ele geçirmesi, kültürün değerini yitirmesi, seçkinlerin alaşağı edilmesi gibi, Tocquevelle’in çok önceden değindiği, demokrasinin biricik tehlikelerinin, Zakaria için soyutlamalar olmadığını, 1960-70’lerde Bombay’da yetişmiş Müslüman bir Hintli’nin birinci elden yaşadığı olgular olduğunu söyler.44 Kagan, Hindistan’ın tek parti rejiminden çıkmasının, ancak Zakaria gibi Hindistan yüksek sınıfına mensup olanlar açısından, Hindistan’ı daha “demokratik” ancak “daha az özgürlükçü” hale getirdiğini ifade eder.45
Zakaria ve Kagan’ın siyasal katılımın tehlikeleri ve yararları üzerine farklı yaklaşımları, liberal demokrasinin uzun zamandır çözülemeyen açmazını, günümüz Orta Doğu’sunda bir kez daha gündeme getirmiştir. Zakaria’nın görüşleri, kitlelerin güvenilir olup olmadığına dair o eski soruyu, Orta Doğu’daki demokratikleşme süreçlerinin merkezine taşımıştır. Orta Doğu’daki siyasal kültür ve özellikle de din faktörü kimilerince demokrasinin önünde bir engel olarak görüldüğünden, bu konu daha da önemli hale gelmektedir. Literatürde, açıkça İslam ile demokratikleşmenin önkoşulu olan sivil toplum kuruluşları arasındaki uyuşmazlığa işaret eden çalışmalar vardır. Örneğin Ernest Gellner, İslam’ı sivil toplumun “rakibi” olarak tanımlar ve sekülerleşmeden muaf bir din olarak İslam ile sivil toplum olgusunun biraraya gelemeyeceğini iddia eder.46
Orta Doğu’da demokrasi eksikliğini açıklarken dini temel belirleyici unsur olarak ele alan analizler akla Karl Marx’ın “din kitlelerin afyonudur” şeklindeki bildik ifadesini getirir. Ancak öyle görünüyor ki 11 Eylül sonrası dünyada, din kitlelerin değil, Orta Doğu’nun demokratikleşme sorunları konusunda İslamı suçlama gibi kolay bir yol bulan seçkinlerin afyonu haline gelmiştir.
Orta Doğu’da demokrasi eksiğine ilişkin analizler, zaman zaman bölgede devlet gelirlerinin büyük bir kısmının petrol üretimi ve ihracatından elde edilmesine atıf ile de yapılmaktadır. Bu analizler petrolün demokrasiye engel teşkil ettiğini öne sürerler.47 Samuel P. Huntington da, bölgedeki devletlerin birçoğunun ekonomisinin petrol ihracatına dayandığını ve bu durumun da devlet bürokrasilerinin etkisini arttırdığına işaret ederek, demokratikleşmenin “üçüncü dalga”sının Orta Doğu’yu ıskaladığını söyler.48 Diğer Orta Doğu analizleri ise, demokratikleşme eksikliğine ya da demokrasiye geçişin gerçekleşememesine vurgu yapmaktan ziyade, Orta Doğuda rejimlerin otoriter yapılarının kendilerini yeniden üretebilmekteki “başarısı”na değinirler. Örneğin, Albrecht and Schlumberger, Orta Doğu’nun demokratikleşmesini beklemenin “Godot’yu beklemeye” benzediğini iddia ederler.49 Bunun yerine, Orta Doğu’daki rejimlerin demokratikleşmeden değişebilme ve otoriter rejimlerin kendilerini yenileyebilme becerilerinin üzerinde durulması gerektiğini söylerler.
Bu çalışmalar, siyasal katılımın Orta Doğu’da demokratikleşmenin ölçütü olamayacağına işaret ediyorlar. Yine de, literatürde, sivil toplum kuruluşları yoluyla siyasal katılımın hoşgörü, güven, itidal, uzlaşma ve intibak gibi demokratik ve sivil normların kök salmasına yardımcı olduğunu öne süren çalışmalar bulunmaktadır.50 Böylece, ortak iyi uğruna bireyin feda edildiği Rousseaucu bir siyasal topluma alternatif içeren bir biçimde sivil erdemin doğması mümkün olabilir. Bu durumda, demokratikleşme tartışmalarına ortak iyi düşüncesinden başlamak yerine, sivil toplum kuruluşlarının sivik erdeme ulaşmaktaki işlevselliğini öne çıkarmak önem kazanmaktadır. Bu noktada, “dayatılmış bir ortak iyinin yokluğunda sivik erdem mümkün müdür ve sivik erdeme siyasal katılımın kendisi yoluyla erişilebilir mi?” soruları karşımıza çıkmaktadır.
Rousseau’ya göre sivik erdem, kişinin içinde yaşadığı toplumun ortak iyisinden hasıl olmuştur. Sadece kendine hizmet eden bir bireycilik anlayışının karşısında olan Rousseau, sivik erdemin ve toplumun katılım yoluyla gelişmesinin destekçisiydi. Sivik erdemin asli unsuru olarak katılıma vurgu yapmasına rağmen, yine de Rousseau’nun katılımcı vatandaşının, toplumun ortak iyisini aklın süzgecinden geçirip, muhakeme etmek suretiyle ona karşı çıkması düşünülemez. Hatta, iyi bir vatandaş genel iradenin gerekliliklerini yerine getirmek için muhakeme yerine sağlam bir iradeye sahip olmalı ve kendisini toplumun ortak iyisine feda etmelidir. Rousseau için ortak iyi ve genel irade siyasal katılımın sınırlarını belirler. Sadece kendisine hizmet eden bir bireyciliği aşmak ancak aynı zamanda da Rousseau gibi toplumun ortak iyisinin sınırları içine hapsolmamak belki de mümkün. Bunun için, siyasal katılımın sivik erdemin ortaya çıkmasındaki işlevselliğini vurgulamak ve bunu yaparken de bu sürece kamusal aklın kullanımının nasıl katkıda bulunabileceğinin altını çizmek gerekiyor. Bu noktada, demokrasi kuramında “görüşmeci demokrasi” olarak adlandırılan ve Immanuel Kant’ın aklın kamusal kullanımına dair görüşlerine dayanan bir yaklaşımdan söz etmek gerekiyor.
  1   2


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©atelim.com 2016
rəhbərliyinə müraciət