Ana səhifə

Hanîf Şairlerin Şiirlerinde Monoteist Yapı


Yüklə 112.18 Kb.
tarix27.06.2016
ölçüsü112.18 Kb.

İbrahim Ethem Polat


Hanîf Şairlerin Şiirlerinde Monoteist Yapı


İbrahim Ethem Polat*
Hanîf kelimesi, Arapça h-n-f (حنف) kökünden türemiş olup lügatte meyletmek, yönelmek anlamlarına gelip geniş anlamıyla da, batıl inanışlardan sıyrılıp hakka yönelen, Hz. İbrahim’in dininden olup Allah’ın emrine boyun eğip teslim olan, putlara ibadeti reddeden anlamlarındadır1. Ayrıca hakikî ve saf din mensuplarına özel isim olarak kullanılan kelime, Allah’a temiz ve saf bir şekilde ibadet edenlere verilen bir isimdir ve bu tarzın mümessili olarak da Hz. İbrahim gösterilmektedir2. Arapçaya akraba olan dillerden Süryancada “hânef” kelimesi dinsizleştirmek, putperestleştirmek, “hanfo” putperest, kâfir, “hanfûto” dinsizlik, putperestlik anlamlarındadır3. “Ahnef” kelimesi de putperest oldu, müslüman oldu manasınadır4.

Tarih boyunca ilahî dinlerin etkisi altında kalan Arap Yarımadası, monoteist (tek tanrıcı) yapının temsilcisi olan Hz. İbrahim’in ve daha sonraları oğlu Hz. İsmail’in tek tanrı inancını yaydığı yer haline gelmiştir. Hz. İbrahim’in monoteist yapının temsilcisi olduğunu son semavî din olan İslâmiyet de vurgulayarak, Kur’ân-ı Kerîm’de altmış yedi ayette Hz. İbrahim’den bahsedilmekte, on iki yerde hanîf ve çoğulu olan hunefâ kelimeleri Hz. İbrahim ile birlikte geçmektedir5. Kur’ân, hanîf kelimesini “küfür ve şirkten arınmış, hakka ve tevhide yönelik olarak İbrahim milletinden olmak6 anlamında kullanmış, kelime monoteist inancın simgesi olarak görülmüş, Hz. İbrahim de şirkten uzak, saf ve temiz bir tarzda ibadetin simgesi olarak gösterilmiştir. Zamanla Arap yarımadasında monoteist yapı terkedilmiş yerini putperestlik almıştır. Fakat yaygın putperestliğe rağmen Hz. İbrahim’in getirmiş olduğu tevhit inancı tamamen kaybolmamış, bir takım insanlar tarafından sürdürülmeye çalışılmıştır.

İslâm öncesi putperest bir toplumda yaşayan, gerek dinî gerekse içtimaî alanlarda pek çok şiirler söyleyen hanîf şairlerin şiirlerinde en fazla önem verdikleri ve temel akidelerini belirleyen konu, tevhit yani Allah’ın birliği konusudur. Dönemlerinde putlara tapan kavimlerinin bu davranışını hanîfler, çirkin görmüşler, onların inanç biçimlerinden uzaklaşarak monoteist akidenin temsilcisi olan Hz. İbrahim’in öğretisi hanîflik prensipleri üzerinde kalmaya çalışmışlardır. Kavimlerinin onları dışlamasına aldırış etmeden her zaman inandıkları doğruları söylemeye çalışmışlar, insanları bir olan Allah’a inanmaya davet etmişlerdir.

Arap edebiyatında önemli konumları olan bazı hatipler ve şairler, kendilerine Hanîfler adı verilen bu grubun içerisinde yer alarak, inançlarını edebî ürünlerine yansıtmışlardır. Bu çalışmada sayıları yaklaşık yirmi kişi olarak belirlenen şairlerden yalnızca şiirlerinde monoteist yapı söz konusu olanlar alınmıştır7.

Hanîf şairlerin en önde geleni ve yaşadığı dönemin en büyük hatiplerinden biri olan, Arapların meşhur Ukâz panayırında sürekli öğüt verici vaazlar vererek monoteist inanca davet eden Kuss b. Sâ‘ide el-‘İyâdî8, meşhur hutbelerinden birinde kavmine güzel yolu göstermeye çalışıp onlara şöyle hitap ederek tevhide davet eder:
يَا أَيُّهَا النَّاسُ إِسْمَعوُا وَعُوا فَإِذَا وَعَيْتُمْ فَانْتَفِعُوا إِنَّهُ مَنْ عَاشَ مَاتَ وَمَنْ مَاتَ فَاتَ وَ كُلُّ مَا هُوَ آتٍ آتِ إنَّ فِى السَّمَاءِ لَخَبَرًا وَ إِنَّ فِى الأَرْضِ لَعِبَرًا مِهَادٌ مَوْضوعٍ وَ سَقْفُ مَرْفُوعٌ وَ نُجُومٌ تَمُورُ وَ بحَارٌ لَنْ تَغُورَ لَيْلٌ دَاجٍ وَسَمَاءٌ ذَاتُ أَبْرَاجٍ أَقْسَمَ قُسٌّ قَسَمًا حَتْمًا لَئِنْ كَانَ فِى الأَرْضِ رِضىً لَيَكُونَنَّ بَعْدَهُ سَخِطًا وَإِنَّ لِلَّهِ عَزَّتْ قُدْرَتُهُ دِينًا هُوَ أَحَبُّ إِلَيْهِ مِنْ دِينِكُمْ الَّذِى أَنْتُمْ عَلَيْهِ مَا لِى أَرَى الناَّسَ يَذْهّبُونَ وَلاَ يَرْجِعُونَ أَرضَواْ بِالْمُقَامِ فَأَقَامُوا أَمْ تُرِكُوا فَنَامُوا.
Ey insanlar! Dinleyiniz ve ibret alınız! İbret aldığınız gibi faydalanınız. Her yaşayan ölür, her ölen kaybolup gider, ve olacak olan olur. Muhakkak ki gökte haber var, yer de ise ibret alınacak şeyler vardır. Yeryüzü bir taban gökyüzü bir tavandır. Yıldızlar hareket eder. Denizler asla tükenmez. Gece bir örtüdür. Göklerin burçları vardır. Kuss yemin eder ki, yeryüzünde rahatlık dileyen cefa görür. Muhakkak ki, Allah’ın şu an üzerinde bulunduğunuz dinden daha sevimli bir dini vardır. Bana ne oluyor ki, insanları gidiyor ve geri dönmüyor görüyorum. Gittikleri yerden razı oldular da kaldılar mı, yoksa terk edildiler de uykuya mı daldılar9.”
Bu anlamlı sözlerine şu beyitleriyle devam eder:

فِى الذَّاهِبِينَ الأَوَّلِ ينَ مِنَ الشُّعُوبِ لَنَا بَصَائِرْ

لَمَّا رَأَيْتُ مَوَارِداً لِلْمَوْتِ لَيْسَ لَهَا مَصَادِرُ

وَرَأَيْتُ قَوْمِى نَحْوَهَا تَسْعَى الأَصَاغِرُ وَالأَكَابِرْ

لاَ يَرْجعُ المَاضِى إِل يَّ وَلاَ مِنَ البَاقِينَ غَابِرْ

أَيْقَنْتُ أَنَّنِى لاَ مَحَا لَةَ حَيْثُ صَارَ القَوْمُ صَائِرْ


Bizden önce gelip geçen kavimlerden bizlere ibret vardır.

Ölüme giden yolları görmekteyim, fakat dönüş yolu yoktur.

Kavmimden büyük küçük herkesin o yöne doğru gittiğini görmekteyim.

Mazi bana bir daha geri dönmemekte, geçmişten bâki kalan hiçbir şey yoktur.

Şunu iyice anladım ki; geçmiş kavimlere olan bana da olacaktır10.
Araplar arasında ilk defa yüksek bir yerden halka vaaz eden, ilk defa bir sopaya veya kılıca dayanarak konuşan, ilk defa أَمَّا بَعْدُ diyen, ilk defa مِنْ فُلاَنٍ إِلَى فُلاَنٍ sözünü kullanan ve ilk defa yazışmalarda أَلْبَِيَّنةُ عَلَى مَنْ إِدَّعىَ وَالْيَمِينُ عَلَى مَنْ أَنْكَرَ şeklindeki ifadeyi kullanan kişi olan Kuss11 Allah’ın birliği konusunda hiçbir şüphesi kalmadan kesin bir kararlılıkla şöyle der;
كَلاَّ بَلْ هُوَ اللَّهُ إِلَهٌ وَاحِدْ لَيْسَ بِمَوْلُودٍ وَلاَ وَالِدْ

أُعَادُ وَ أُبْدَى وَ إِلَيْهِ الْمَآبِ غَدَا



Kesinlikle Allah birdir, doğmamış, doğrulmamıştır.

Ona döndürülürüm. Onun önüne çıkarılırım, yarın dönüş O’nadır12.

Hanîf şairlerin en önemlilerinden birisi olan kavminin putlarından yüz çevirerek gerek Hırıstiyanlığa gerekse Yahudiliğe girmemiş olan Zeyd b. Amr b. Nufeyl (ö.606)’dir13. Yaşadığı toplumun tüm şirkini reddetmiş, putlara kurban kesmemiş, onların adına kesilen kurbanların etlerinden yememiştir. Yaşadığı toplumun en çirkin adeti olan kız çocuklarını diri diri toprağa gömmekten (ve’du’l-benât) sakındırmaya çalışmıştır14.

İbn Sa’d’ın ifadesine göre Zeyd b. Amr, Kureyşlileri putlar için kurban kesmelerini eleştirmiş ve onlara şöyle demiştir:

Bu hayvanları Allah yarattı. Gökten yağmur yağdırdı. Yeryüzünde bu hayvanlar için ot bitirdi. Öyle olduğu halde siz onları bu nimetleri inkâr edercesine Allah’ın isimleri dışında bir isimle kesiyorsunuz. Kesilirken Allah’ın adı zikredilmemiş bir hayvanın etini yemem 15.”

Nitekim Zeyd b. Amr kavminin saygı duyduğu ve Allah’a ortak koştuğu en büyük putları isimleriyle zikrederek onları reddettiğini belirttiği bir şiirinde şöyle der:
أَ رَبًّأ وَاحِدًا أَمْ أَلْفَ رَبٍّ أَدِينُ إِذَا إِنْقَسَمَتِ الأُمُورُ

عَزَلْتُ اللاَّتَ وَالْعُزَّى جَمِيعاً كَذَالِكَ يَفْعَلُ الْجَلْدُ الًَّصبُورُ

فَلاَ عَزَّى أَدِينُ وَلاَ ابْنَتَيْهَا وَلاَ صَنَمَىْ بَنِي عَمْرٍو أَزُورُ

ولاَ هُبَلاً أَدِينُ وَ كَانَ رَبًّا لَنَا فِى الدَّهْرِ إِذْ حِلْمىِ يَسِيرُ

وَ لَكِنْ أَعْبُدُ الَّرحْمَانَ رَبِّى لِيَغْفِرَ ذَنْبِى الَّربُّ الْغَفُورُ

فَتَقْوَى اللّه رَبّكُمْ احْفَظُوهَا مَتَى مَا تَحْفَظُوهَا لاَ تَبُورُ

تَرَى الأَبْرَارَ دَارُهُمْ جِنَانُ وَ لِلْكُفَّارِ حَامِيَةٌ سَعِيرُ
İşler taksim olunduğu zaman bir tek Rabbe mi yoksa bin tane Rabbe mi ibadet edeceğim?

Lat ve Uzzâ’yı hep birlikte terk ederek bıraktım. Dirayetli, ileri görüşlü olan bir kimse de böyle yapar.

Ne Uzzâ’ya ibadet ederim, ne de onun iki kızına ve ne de Benû Amr’ın iki putunu ziyaret ederim.

Ne de Hubel’e ibadet ederim. Eski zamanda aklımın yetmediği bir dönemde o bizim için Rab idi.

Fakat Rabbim Rahman’a ibadet ederim ki çok bağışlayan, affeden Rab günahımı bağışlasın

Rabbinizin takvasına sarılın ve muhafaza edin; ona sarıldığınız da helak olmazsınız

Biliniz ki iyi kimselerin yurdu cennettir, kafirler için ise sıcak ve alevli cehennem vardır16.
Zeyd b. Amr b. Nufeyl, tek olarak inandığı Yaratıcıya büyük bir teslimiyet içerisinde olduğunu belirterek şöyle söyler:
وَأَسْلَمْتُ وَجْهِى لِمَنْ أَسْلَمَتْ لَهُ الأَرْضُ تَحْمِلُ صَخْراً ثِقَالاَ

دَحَاهَا فَلَمَّا رَآهَا اسْتَوَتْ عَلَى المَاءِ أَرْسىَ عَلَيْهَا الجِبَالاَ

وَأَسْلَمْتُ وَجْهِى لِمَنْ أَسْلَمَتْ لَهُ المَزْنُ تَحْمِلُ عَذْباً زُلاَلاَ

إِذَا هِىَ سيِقَتْ إِلَى بَلْدّةٍ أَطَاعَتْ فَصَبَّتْ عَلَيْهَا سِجَالاَ


Bütün vücudumla, o ağır kayaları taşıdığı halde yerin boyun eğdiğine boyun eğdim.

Suyun üzerine durduğunu görünce üzerine dağları sabit kıldı ve dağlarla onları ağırlaştırdı.

Tatlı ve saf suları taşıyan bulutların boyun eğdiğine bende teslim oldum.

Bir de bakarsın ki o bulutlar, bir beldeye sürüklendiğinde, boyun eğip sularını döküvermişler17.

Hanîf şairlerin önde gelenlerinden birisi de Umeyye b. Ebi’s-Salt’tır (ö. 627)18. İncil ve Tevrât’ı okumuş, Arap Yarımadasında Hicâz yöresinden bir peygamber geleceğini öğrenmiş, beklenen peygamberin kendisi olacağı ümidine kapılmış, Hz. Muhammed ortaya çıkınca ona karşı kıskançlık duyduğundan İslâmiyet’i ve onun peygamberliğini kabul etmemiştir19. Cahiliye döneminde “Mesûh” adı verilen kalın abadan yapılmış bir elbise giyen Umeyye b. Ebi’s-Salt, putlara tapmamış, şirki, zinayı ve içkiyi hoş karşılamamıştır20.

Umeyye b. Ebi’s-Salt Allah’ın bir olduğuna inandığına ve O’na hiçbir ortak koşmayarak ibadet ettiğini şu beyitleriyle dile getirir:
وَ إِيَّاكَ لاَ تَجْعَلْ مِنَ الَّلهِ غَيْرَهُ فَإِنَّ سَبِيلَ الرُّشْدِ أَصْبَحَ بَادِيَا

رَضِيتُ بِكَ الَّلهُمَّ رَبَّنَا فَلَنْ أَرَى أَدِينُ إِلَهاً غَيْرَكَ اللَّهَ ثَانِياَ


Seni sakındırırım, Allah’tan başkasını ortak kılma, çünkü doğru yol artık apaçıktır.

Ey Allah’ım, sana Rab olarak razı olduk. Senden başka ikinci bir ilaha ibadet etmeyi elbette ve asla düşünemeyiz21.

Bir başka şiirinde de Allah’a imanını muhafaza etmesi için yakarışta bulunarak şöyle der:


يَا رَبِّ لاَ تَجْعَلْنِي كَافِراً أَبَداً واَجْعَلْ سَرِيرَةَ قَلْبِي الدَّهْرَ إِيمَاناَ

واَخْلِطْ بِهِ بِنْيَتِي وَاخْلِطْ بِهِ بَشَرِي وَالَّلحْمِ وَالدَّمِ مَا عَمِرْتُ إِنْسَاناَ


Ey Rabbim beni asla kafir yapma! Kalbimi daima imanla doldur.

Bir insan olarak yaşadığım sürece bedenimi, cildimi, etimi ve kanımı iman ile donat22.
Şiirinin devamında Umeyye b. Ebi’s-Salt yalnızca Allah’a sığındığını belirterek şöyle der:
إِنِّي أَعُوذُ بِمَنْ حَجَّ الحَجيِجُ لَهُ وَالرَّافِعُونَ لِديِنِ اللَّهَ أَرْكَانَا

مـُسْلِمِينَ إِلَيْهِ عِـنْدَ حَــجــِّهِمْ لَمْ يَبْتَغُوا بِثَوَابِ الَّلهِ أَثْمَانَا


Ben hacıların kendisine hac ettiği Allah’a sığınırım, Allah’ın dininin rükünlerini yüceltenler,

Hacları esnasında kendilerini Allah’a teslim ederek Allah’ın sevabı karşılığında bir bedel aramazlar.23
İnandığı tek tanrıyı Hanîf dininin rabbi olarak tanımlayan Umeyye bu düşüncesini şöyle dile getirir:
الحَمْدُ لِلَهِ مُمْسَانَا وَ مُصْبَحَنَا بِالْخَيْرِصَبْحَنَا رَبِّى مَسَّانَا

رَبُّ الْحَنِيفَةِ لَمْ تَنْفَذْ خِزَائنُهَا مَمْلُؤةٌ طَبَّْقَ الآفَاقَ سُلْطَانَا


Bizi sabaha ve akşama kavuşturan Allah’a sabah akşam hamd olsun. Bizi hayır ve afiyet içerisinde akşam ve sabaha ulaştıran Rabbim!

Hanîf dininin rabbi! O’nun dopdolu hazineleri bitmedi, hükümranlığı da dört bir yanı kuşattı24.
Cahiliye besmelesi olan “Bismikellahümme” tabirini ilk defa kullanan25 Umeyye b. Ebi’s-Salt, bir kimsenin Allah’tan başka bir ilah olduğunu söylemesi halinde, insanların bunu reddedeceğini şu beyitleriyle ifade eder:
إِذَا قِيلَ مَنْ رَبُّ هَذىِ السَّماَ فَلَيْسَ سِواَهُ لَهُ مُضْطَرِبُ

وَلَوْ قِيلَ رَبٌّ سِوَىَ رَبِّناَ لَقَالَ الْعِبَادُ جَميِعاً كَذِبْ


Bu semanın Rabbi kimdir? diye sorulursa, o soruyu sorandan başkasının şüphesi yoktur.

Eğer Rabbimizden başka bir rab daha vardır denilirse bütün kullar “o yalan söyledi” der26.

Bir başka şiirinde de Umeyye b. Ebi’s-Salt, Allah’ın birliğini ancak düşünmeyen insanların inkâr edeceğini dile getirir:


أَلاَ أَيُّهَا الْقَلْبُ المُقِيمُ عَلَى الْهَوَى إِلَى أَيِّ حِينٍ مِنْكَ هَذَا التَّصَدّد
عَنِ الْحَقِّ كَالأَعْمَى الْمُمِيطِ عَنِ الْهُدَى وَ لَيْسَ يَرُدُّ الْحَقِّ إِلاَّ مُفْنِدُ


Ey hevaya kapılmış olan kalp! Bu baş kaldırma ve zorbalık ne zamana kadar sürecek!

Doğru yoldan uzak duran kör gibi haktan uzak duruşun niçin? Halbuki hakkı ancak aptal olan kişiler reddeder27.

Umeyye b. Ebi’s-Salt bir gün yüzünü gökyüzüne çevirir, gökyüzünün uçsuz bucaksız enginliğini ve her gün aynı yerden doğup aynı yerden batan güneşi, her akşam insanın gözlerini kamaştırıp, herkesi hayran bırakan ayı ve yıldızları görür. Bakışlarını yeryüzüne çevirir ve engin denizleri, yere bir kazık gibi çakılmış olarak vasfettiği dağları görerek Allah’ın yaratmadaki büyüklüğünü ve kudretini tefekkür eder ve bu duygularını şu şekilde dile getirir:



إِلَهُ الََْعَالَمِينَ وَ كُلِّ أَرْضٍ وَ رَبُّ الراَّسِيَاتِ مِنَ الْجِبالِ

بَنَاهَا وَابْتَنَى سَبْعًا شِدَاداًَ بِلاَ عَمَدٍ يَرِينُ وَلاَ رِجَالِ

وَ سَوَّاهَاَ وَ زَيَّنَهَا بِنُورٍ مِنَ الَّشمْسِ الْمُضِيئَةِ وَالْهِلاَلِ

وَ مِنْ شُهُبٍ تَلأَْلأَ فِى دُجَاهَا مَرَامِيهَا أَشَدُّ مِنَ النِّصَاَلِ

وَ شَقَّ الأَرْضَ فَانْبَجَسَتْ عُيُونَا وَ أَنْهَارًا مِنَ العَذْبِ الزُّلاَلِ


O alemlerin ilahı, bütün yeryüzünün ve yere bir kazık gibi çakılmış dağların Rabbidir.

Onları yaratmış gökyüzünü yedi kat ve direksiz olarak hiçbir yardımcısı olmadan kurmuştur.

Onları düzenlemiş ve onları aydınlatıcı güneşin ve ayın nuruyla süslemiştir.

Karanlığı yaran okların temreninden daha güçlü bir ışığa sahip yıldızlarla süslemiştir.

Yeri yarmış, oradan berrak tatlı soğuk suları olan kaynaklar ve ırmaklar çıkarmıştır28.
Şairlik yönü oldukça güçlü olan Umeyye b. Ebi’s-Salt’ın şiirlerindeki bu güçlü tevhit inancının Hz. Muhammed’i de etkilediği bildirilmekte, bir rivayetle, ‘Amr b. eş-Şerrîd’in babasından naklen şunları aktardığı belirtilmektedir:

Bir gün ben Resululah’ın bineğinin arkasına binmiştim. Resulullah bir ara bana “Hafızanda Umeyye b. Ebi’s-Salt’ın şiirlerinden bir şeyler var mı?” diye sordu. “Evet!” deyince, bana “Söyle” dedi. Ben kendisine bir beyit okudum. O yine “Söyle!” buyurdu. Böylece kendisine yüz beyit okudum. Bunun üzerine Resulullah:

Neredeyse Müslüman olacakmış” bir diğer rivayete göre de “şiiri iman etmiş ama kalbi kâfir oldu” buyurmuşlardır.29

Bir başka şiirinde de Allah’ın birliği konusunda şunları söyler:



أَلاَ كُلِّ شَيْءٍ هَالِكٌ غَيْرُ رَبِّنا وَ لِلَّهِ مِيرَاثُ الذِى كَانَ فَانِيَا

وَ إِنْ يَكُ شَيْءٌ خَالِدًا أَوْ مُعَمَّرًا تَأَمَّلْ تَجِدْ مِنْ فَوْقِهِ اللَّهَ بَاقِيَا
لَهُ مَا رَأَتْ عَيْنُ الْبَصِير وَفَوْقَهُ سَمَاءُ الإلَهِ فَوْقَ سَبْعِ سَمَائَيا


Dikkat et ! Rabbimizden başka her şey yok olucudur. O, fani olan her şeyin sahibidir.

Bir şey ebedi veya uzun ömürlü ise, bir kere düşün, O’nun üstünde Allah’ı baki olarak görürsün.

Görenin gözünün gördüğü ve O’nun üstündeki göremediği şeyler onundur. O yedi göğün üstünde, Semanın Rabbidir30.
Arap edebiyatında İmru’ul-Kays ve en-Nabiğa ez-Zubyânî ile birlikte, eski şairlerin üç büyüklerinden biri sayılan Zuheyr b. Ebi Sulmâ (ö. 609)31 tek olarak inandığı yaratıcının her şeyi bildiğini vurgulayarak bir şiirinde şöyle der:
وَ مَهْمَا تَكُنْ عِنْدَ إِمْرِئٍ مِنْ خَلِيقَةٍ وَ لَوْ خاَلَهَا تُخْفَى عَلَى النّاسِ تُعْلَمِ
Yaratılıştan itibaren kişinin yanında huy bakımından ne varsa ve bunu her ne kadar insanlardan gizlemeye çalışsa da Allah onu bilir32.

Bir başka beytinde de yine şöyle der:


فَلاَ تَكْتُمَنَّ الَّلهَ مَا فِى نُفُوسِكُمْ لِيَخْفَي وَ مَهْمَا يُكْتَمِ اللَّهُ يَعْلَمِ
İçinizde olan hiçbir şeyi Allah’tan gizleyemezsiniz. Her neyi gizlemeye çalışsanız Allah onu bilir.33
Zuheyr b. Ebî Sulmâ, Allah’ın varlığının aşikar olduğunu, insanın biraz düşünmesi sonucunda bu gerçeği rahatlıkla görebileceğini ifade eder:

بَدَا لِىَ أَنَّ اللَّهَ حَقٌّ فَزَادَنِى إِلَى الْحَقِّ تَقْوَى اللَّهِ مَا قَدْ بَدَا لِيَا


Allah’ın varlığı benim için açıktır. O’nun korkusu bende var olduğu sürece, doğruya inancımı perçinleştirmektedir34.
Cahiliye döneminde zahidâne bir hayat yaşayan, yün elbise giyerek putlardan uzaklaşan Ebû Kays Sırma b. Ebî Enes (ö.5/627)35 en büyük koruyucu olarak gördüğü Allah’a yemin ederek şöyle der:
فَوَاللَّهِ مَا يُدْرِى الْفَتَى كَيْفَ يَتَّقِى إِذَا هُوَ لَمْ يَجْعَلْ لَهُ اللَّهُ وَاقِيَا
Allah’a yemin ederim ki, kişi Allah onun için bir koruyucu kılmadığı zaman nasıl korunacağını bilmez36.
Bir başka şiirinde de şu düşüncelerini dile getirir:
سَبِّحُوا اللَّهَ شَرْقَ كُلِّ صَبَاحٍ طَلَعَتْ شَمْسُهُ وَكُلِّ هِلاَلِ

عَالِمُ السِّرِ وَالْبَيَانِ لَدَيْنَا لَيْسَ مَا قَالَ رَبُّنَا بِضَلاَلِ

وَلَهُ الطَّيْرُ تَسْتَرِيدُ وَ تَأْوَى فِى وُكُورٍ مِنْ آمِنَاتِ الْجِبَالِ

وَ لَهُ الْوُحُوشُ بِالْفَلاَتِ تَرَاهَا فِى حِقَافٍ وَ فِى ظِلاَلِ الرِّمَالِ

وَلَهُ هَوَّدَتْ يَهُودُ وَدَانَتْ كُلِّ دِينٍ إِذَا ذَكَرْتَ عُضَالِ

وَلَهُ شَمَّسَ النَّصَارَى وَقَلمُوا كُلُّ عِيدٍ لِرَبِّهِمْ وَاحْتِفَالِ

وَلَهُ الرَّاهِبُ الحَبِيسُ تَرَاهُ رَهْنَ يُونِسٍ وَكَأنَ نَاعِم بَالِ
Allah’ı güneşin doğduğu her sabah ve ayın doğduğu her akşam tespih ediniz.

O, bizdeki gizli ve aşikâr olan her şeyi bilendir. Rabbimizin dediği şey yanlış değildir.

O’nun sayesinde kuşlar gider gelir ve dağların emin yerlerinde, yuvalarında barınırlar.

Vahşi hayvanların dağlarda, kum oyuklarında ve kum gölgelerinde hep O’nun sayesinde barındıklarını görürsün.

O’nun için Yahudiler tevbe edip döndüler ve her bir dine girdiler. Hatta sayacak olursan en zor dinler bile boyun eğdi.

Hıristiyanlar her bayramda kendilerine özgü törenler düzenleyerek Rablerine ibadet ederler.

O’nun için gönül hoşluğuyla Yunus’un (balığın karnında) bekleyişi gibi, kendisini ibadete adamış rahibi görürsün37.
Hanîf hatip ve şairlerin şiirlerinden örnekler verdikten sonra onlar hakkında bazı müsteşriklerin ve Arap alimlerin görüşleri konuyu daha da anlaşılır hâle getirecektir.Gerek Hanîf kelimesi gerekse Hanîf şairlerin varlığı konusu bilimsel tartışmalara neden olmuştur. Bazı batılı müsteşrikler, Hicaz’daki bir takım Hıristiyan Arapların “şunu yaparsam hanîf olayım” şeklindeki ifadelerini dayanak yaparak Mekkeli müşriklere hanîf dendiğini ileri sürmektedirler. Wellhausen bu kelimenin “Hıristiyan zahidi” manasına geldiği görüşündedir. De Goeje aynı kelimenin “puta tapan” demek olduğunu söylemiş, D.S. Margoliouth ise kelimeye her yerde “Müslüman” manası verilmesinin en uygun bir tarz olacağını düşünmüştür38. A. Jeffery ise “bu kelimenin, şiirlerde geçtiği bütün pasajlar, Horovitz ve Margoliouth tarafından ortaya konmuş ve tahlil edilmiştir. Netice olarak bu kelime umumiyetle “Müslüman” manasına geldiği gibi, İslam öncesi bazı şiirlerde “putperest” anlamında da kullanılmaktadır. Bu pasajlarda hanîf kelimesi, İbrahim ismiyle yan yana bulunmaz. Hz. Muhammed’in çağdaşları meşhur hanîflerin hikâyelerinden de kelimenin manası anlaşılmaktadır” der39.

Muhammed Abduh, onların bu yanılgıya düşmelerinin temel sebebinin, Arapçayı iyi bilmemek olduğunu, Hıristiyan Arapların o sözler ile neyi kast ettiklerini müsteşriklerin anlayamadıklarını belirtir, ona göre tam monoteist bir din olan haniflik vardı ve tıpkı Yahudilik ile Hıristiyanlığın tahrifata uğradığı şekilde bu hanîflik dini de tahrifata uğramış, onun içine pek çok putperest adeti girmiştir. Hatta putperestler kendilerine hanîf diyorlardı. Hıristiyan Arapların, o sözle kasıtları bu hanifliktir ve Hıristiyanlıktan dönmektir, müşrik olmak değildir. Hıristiyan Arapların bu sözle müşrik manasını kast ettiklerine dair müsteşriklerin ellerinde hiçbir delil yoktur40.

Muhammed Hamidullah’ın konuyla ilgili verdiği bilgiye göre, Kur’an-ı Kerîm’de zikri geçen hanîf dini, İbrahim peygamberin tebliğ ettiği dine, diğer bir ifadeyle Tek Allah inancına bir dönüş ifade eder. Hanîf kelimesi bazı Sami dillerde sapık manasına gelebilen bir kelimedir. Fakat Arapçada bu kelime, sadece gerçek mümin, yanlış olan bütün şeyleri ve putperestliği bir kenara atan kimse manasına gelir. Aynı aileden doğmuş diller arasında yapılan bir mukayeseli diller çalışmasında bu gerçeğin bilinen bir husus olduğunu belirterek şu örnekleri verir:

Dev: Farsçadaki “Şeytan”

Deva: Sanskritçedeki “Allah”

Gentil: Romalılar arasında “Asil kimse”

Gentil: Yahudi ve Hıristiyanlar arasında “Putperest”41.

Tâhâ Huseyn, hanif kişiler ve şiirleri üzerinde kuşkuya düşüp, onların hakkındaki bilgilerin ve şiirlerin uydurma olduğunu iddia etmiş, Müslümanların haniflere ait şiirleri, Kur’an’da geçen kavram ve bilgilerin Cahiliye döneminde mevcut olduğunu kanıtlamak için uydurduklarını belirtmiştir42.

Cahiliye döneminde putperestlikten uzak tek tanrı inancını taşıyan insanlar bulunmaktaydı. Bunların en önemlileri devrin tanınan hatip ve şairleriydi. Dönem içinde ayrı bir değerlendirmeye tabi tutulan bu şairlerin ve şiirlerinin varlığından ziyade rivayet edilen şiirlerin gerçek sahiplerinin belirlenmeye çalışılması daha doğru olacaktır.
Summary:

The present article is about the derivation of word “Hanif” and the monoteist structure in the poems of the Hanif poets.



* Araş. Gör. A. Ü. D.T.C.F. Arap Dili ve Edebiyatı Anabilim Dalı.

1 İbn Manzûr, Lisânu’l-arab, IX, Beyrut ts., s. 56-57; el-Fîrûzâbâdî, el-Kâmusu’l-muhît, Beyrut 1987, s. 103.

2 Fr. Buhl, “Hanîf”, İA., V, 215.

3 Şem un Atto, Süryanice-Türkçe sözlük, 2. bs., Hollanda 1990, s. 71.

4 Louis, Costaz S. J., Dictionnaire Syriaque-Français, Beyrut 1986, s. 110.

5Bakara, 2/135; Al-i İmrân, 3/67,95; Nisâ, 4/125; En’âm, 6/79,161; Yûnus, 10/105; Nahl, 16/120,123; Hac, 22/ 31; Rûm, 30/30; Beyyine,98/ 5.

6 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, İstanbul 1992, I, 424.

7 Hanif şairler hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. İbrahim Ethem Polat, İslam Öncesi Hanif Edebiyatı (Yayınlanmamış Yüksek Lisans Tezi), Atatürk Ün. Sos. Bil. Enst., Erzurum 1996.

8 Tam adı Kuss b. Sâ‘ide b. Huzaka b. Zuheyr b. İyâd b. Nizâr el-İyâdî’dir. Hayatı hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. el-Meydânî, Mecma‘u’l-Emsâl, Beyrut ts., I, 111; eş-Şehristânî, el-Milel ve’n-nihal, Beyrut 1951, II, 242.

9 el-Câhiz, el-Beyân ve’t-tebyîn, Beyrut 1968, I, 208; el-Âlûsî, Bulûğu’l-ereb fî ma rifeti ahvali’l-arab, Beyrut 1314, II, 245.

10 el-Câhiz, a.g.e., I,.308; el-Mes‘ûdî, Murûcu’z-zeheb,Beyrut 1973, I, 83; el-Meydânî, a.g.e., s. 111; el-Âlûsî, a.g.e., II, 245; el-Bâkillânî, İcâzu’l-Kur’ân, Kahire 1971, s. 151; el-Kuraşî, Cemheretu hutabi’l-arab, Beyrut 1986, I, 38.; Ahmet Cemâl el-Umerî, eş-Şu arâu’l-hunefâ, Kahire 1981, s. 176.

11el-Meydânî, a.g.e., I, 111; Ahmet Cemâl el-Umerî, a.g.e., s. 89.

12 eş-Şehristânî, a.g.e., I, 96.

13 Tam adı Zeyd b. Amr b. Nufeyl b. Abdi’l-Uzzâ b. Ribah b. Abdillah b. Gırd b. Rizah b. Ka’b b. Luey b. Galib b. Adevî’dır. Hayatı hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. İbn Hişâm, es-Siretu’n-nebeviyye, Beyrut ts., I, 224; el-Âlûsî, Bulûğu’l-ereb, Beyrut 1314, II, 247; Mehmed Fehmî, Tarihu Edebiyât-ı Arabiyye, İstanbul 1917, s. 55; Diyârbekrî, et-Târîhu’l-hamîs, Beyrut ts., I, 279.

14 İbn Habîb, el-Muhabber, Beyrut 1942, s. 177.

15 İbn Sa‘d, et-Tabakâtu’l-Kubrâ, Beyrut 1957, I, 277.

16 İbn Hişâm, a.g.e., I, 232; İbn Kesîr, es-Siretu’n-nebeviyye, Kahire 1964, I, 164; el-Âlûsî, a.g.e., II, 226; Ahmet Cemâl el-Umerî, a.g.e., s. 161; Ömer Ünal, Cahiliye Devrinde Dinî Tema ve Hanîf Şairler, Erzurum 1995, s. 4-5.

17 İbn Hişâm, a.g.e., I, 231; Ahmet Cemâl el-Umerî, a.g.e., s. 162.

18 Tam adı Abdullah b Ebî Rebî’a b. Avf es-Sekafî’dir. Hayatı hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. el-Bağdâdî, Hizanetu’l-edeb, Kahire 1989, I, 247; el-Âlûsî, a.g.e., II, 253.

19 el-Âlûsî, a.g.e., II, 254.

20 el-Âlûsî, a.g.e., II, 254; Neşet Çağatay, İslam Öncesi Arap Tarihi ve Cahiliye Çağı, Ankara 1982, s. 167.

21 İbn Hişâm, a.g.e., I, 227.

22 İbn Hişâm, a.g.e., I, 231; el-Âlûsî, a.g.e., II, 254.

23 İbn Hişâm, a.g.e., I, 231; el-Âlûsî, a.g.e., II, 254.

24 el-Âlûsî, a.g.e., II, 253.

25 İbn Kesîr, es-Siretu’n-nebeviyye, I, 138; Mehmed Fehmî, a.g.e., s. 32.

26 Ahmet Cemâl el-Umerî, a.g.e., s. 159.

27 Ahmet Cemâl el-Umerî, a.g.e., s. 160.

28 Ebû’l-‘Abbâs Sa‘leb, Şerhu Divâni Zuheyr b. Ebî Sulmâ,Kahire 1944, s. 284-288.

29 İbn Kesîr, a.g.e., I, 138; el-Bağdâdî, a.g.e., I, 247; el-Âlûsî, a.g.e., II, 253; Mehmed Fehmî, a.g.e., s. 43.

30 el-Âlûsî, a.g.e., II, 256.

31 Hayatı hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. İbnu’l-Esîr, Usdu’l-gâbe fî ma‘rifeti’s-sahâbe, Kahire ts., IV, 477; Süleyman Tülücü, “Büyük Arap Şairi Zuheyr b. Ebî Sulmâ ve Tercüme-i Hali İle İlgili Kaynak ve Tetkiklerin Tenkidi ve Değerlendirilmesi”, Atatürk Ü. İlahiyat Fakültesi Dergisi, S. 8, Erzurum 1988, s. 166.

32 Ebû’l-‘Abbâs Sa‘leb, a.g.e., s. 32; ez-Zevzenî, Şerhu’l-mu‘allakâti’s-seb‘, Beyrut 1972, s. 172; Mehmed Fehmî, a.g.e., s. 722.

33 Ebû’l-‘Abbâs Sa‘leb, a.g.e., s. 18; ez-Zevzenî, a.g.e., s. 110; Mehmed Fehmî, a.g.e., s. 706.

34 Ebû’l-‘Abbâs Sa‘leb, a.g.e., s. 159.

35 Hayatı hakkında ayrıntılı bilgi için bkz. İbn Hişâm, a.g.e., I, 510; el-Âlûsî, a.g.e., II, 266; İbnu’l-esîr, Usdu’l-gâbe fî ma’rifeti’s-sahâbe, Kahire ts., III, 18.

36 İbn Hişâm, a.g.e., II, 512; el-Âlûsî, a.g.e., II, 277; Mehmed Fehmî, a.g.e., s. 710

37 İbn Hişâm, a.g.e., II, 511.

38 Fr.Buhl, “Hanîf”, İA., V, 216.

39 Süleyman Tülücü, “Eski Arap Yarımadasında Muhtelif Dinler ve Mensupları”, Din Öğretimi Dergisi, S. 26, Ankara 1991, s. 73-89.

40Şaban Kuzgun, Hz. İbrahim ve Haniflik, Konya 1981, s. 112.

41 Muhammed Hamidullah, İslam Peygamberi (Çev. Salih Tuğ), İstanbul 1993, I, 87-88.

42 Tâhâ Huseyn, fi’l-Edebi’l-câhilî, Beyrut 1982, s. 153-154.

NÜSHA BAHAR 2001




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©atelim.com 2016
rəhbərliyinə müraciət