Ana səhifə

Sscb’de kapitaliZMİn restorasyonu 1956: Kapitalist Restorasyonun Başlangıcı


Yüklə 158.71 Kb.
səhifə1/3
tarix24.06.2016
ölçüsü158.71 Kb.
  1   2   3
Hasan Ozan

http://hasanozan62.blogspot.com

SSCB’DE KAPİTALİZMİN RESTORASYONU

1956: Kapitalist Restorasyonun Başlangıcı

“Monoton ve tarihi olaylar arasındaki ayrımdan bahsetmek, doğal olarak gereksiz söz tekrarıdır; fakat tekrarlanan ifadeler aydınlatıcı olabilir. Sovyetler Birliği’ndeki parti kongreleri de oldukça monoton, önceden tahmin edilebilir olaylardır; fakat Kruşçev’in 20. Kongre’de yaptığı konuşma farklıydı. Stalin’in suçlarını ortaya koyarak ve redderek, Kruşçev insanların algılarını değiştirdi ve hatta komünist rejimin hemen değişmese de, konuşmanın tahmin edilemez sonuçları oldu; Yirmi yıl sonra Glasnost’un öncüleri olanların görüşleri, gençlik yıllarındaki Kruşçev’in ifşaları ile şekillendi.” (Soros, Açık Toplum Küresel Kapitalizmde Reform, s. 35, Truva Yay.)

Yukarıdaki sözler, aşağılık bir gururla, “Sovyet sisteminin dağılmasında aktif olarak görev aldım” diyen Soros’a ait. Soros’un SSCB’nin sosyalizmden uzaklaşmasını örneğin SBKP’nin 10. ya da 15. ya da 18. ya da 19. parti kongrelerinden herhangi birinde değil de Kruşçev ve 20. Kongre ile başlatması dikkate değer bir değerlendirmedir, diyerek konumuzu açıyoruz.

SBKP 20. Parti Kongresi, 1956 yılında toplanır. Kruşçev ve Mikoyan önderliğindeki revizyonist bürokrat burjuvazi, Stalin’in ölümünden sonraki süreci politik zaferini ilan etmek için etkin bir şekilde değerlendirir. 53-56 yılları arası bir geçiş sürecidir. Bu süreç kızıl maskeli karşı-devrimin yeni döneme hazırlandığı, mevzilerini pekiştirdiği, güç biriktirdiği, her bakımdan devrime, sosyalizme, proletarya diktatörlüğüne, Marksizm-Leninizm’e ve proletarya enternasyonalizme karşı azgınca saldırıya geçmek üzere son hazırlıklarını yaptığı bir süreç oldu. Bu süreç, bir yandan Kruşçev’in revizyonist burjuva rakiplerini, öte yandan Lenin-Stalin çizgisine bağlı kuvvetleri kitlesel olarak tasfiye ettiği bir süreçti.

Kruşçevizm SBKP 20. Parti Kongresi ile zaferini ilan eder. 24 Şubat 1956 tarihinde, 20. Parti Kongresi Raporu’nun, “baştan sona ve tamamıyla onaylandığı” vurgulanır. Kongre, SBKP MK’nın faaliyetini “başarılı” bulur. MK’nın “ Marksizm-Leninizmi yaratıcı” şekilde geliştirdiğini vurgular ve “dogmatizme” karşı savaş ilan eder. Kongre, Kruşçevizm’in II. Dünya Savaşı’nın ardından “çağımızda” ortaya çıkan “derin değişiklikler”e ilişkin çizgisini onaylar.

Her okuyucunun, “SBKP 20. Kongre Raporu”nu incelemesi gerekir; ayrıca “Pekin-Moskova Çatışması” (Bilim ve Sosyalizm Yay.) kitabında yer alan SBKP MK’ın ÇKP MK’ya yanıt mektubunu da birlikte incelemesinin yararlı olacağını düşünüyoruz.

Biz, aşağıda, politik iktidar tekelini gasp ederek açıkça ortaya çıkan yeni burjuvazinin politik programını oluşturan, sosyalizmden kapitalizme geriye dönüşü yeni tarzda örgütleyen Kruşçevci revizyonizmin ana tezlerini kısaca vermek ve yorumlamakla yetineceğiz.

Bürokratik burjuvazi, SSCB’de sosyalizmden komünizme geçiş aşamasına girildiğini dolayısıyla, artık proletarya partisine gereksinim kalmadığını, proletarya partisinin “tüm halkın partisi”ne dönüştüğünü ilan eder.

Oysa biliyoruz ki, kapitalizmden komünizme geçiş, ancak ve ancak komünist partisi önderliğinde mümkündür. Dolayısıyla, Komünist Partisinin önderliğini reddetmek, sosyalizmi ve kapitalizmden komünizme geçişi reddetmektir. Proletaryanın sınıfsal hegemonya ve önderliğini red ve tasfiye etmektir.

Burjuvazi ve her renkten oportünizm, daima, saldırılarının merkezine, proletaryanın politik genelkurmayını yerleştirmiş; proletaryayı yenilgiye mahkum etmenin en güvenceli yolunun komünist partileri yozlaştırmak, yok etmek, tasfiye etmek olduğunu derinden içselleştirmiştir. Proletaryanın sınıf mücadelesinin tüm bir tarihi ve tarihsel deneyimi bu olgunun sayısız kanıtıyla doludur.

Yeni tip burjuvazi ve ideolojisi olan modern revizyonizm, uluslararası sermayenin bir parçası olarak, işe SBKP’yi yozlaştırmakla, devrimin aleti olmaktan çıkararak karşı devrimin aleti haline getirmekle başlamış ve bunu başarmıştır.

Kruşçev revizyonizmi açık bir şekilde proletaryanın önderliğini, devrim ve komünizm kavgasında proletaryanın önderliğinin örgütlenmesi olan proletarya partisini, “tüm halkın partisi” teziyle yadsıyıp tasfiye ederek SBKP’yi yeni burjuvazinin aracı haline getirmiştir.

Komünist Partisinin önderliğini reddetmek, sosyalizmi reddetmektir. Proletaryanın önderliğini ret ve mahkum etmek, yeni burjuvazinin program ve taktiğinin ana taşıdır. Yeni burjuvazi kendi önderliğini “tüm halkın partisi” formülasyonu ile açıkça ilan etmiştir. Mesele bundan ibarettir. (Geçmeden eklemeliyiz: Komünist partisini işçi sınıfının değil de “ezilenlerin partisi” ilan etmek, Kruşçevci modern revizyonizmin de ideolojik etkisini yansıtır; “tüm halkın partisi” teorisinin başka bir versiyonunu ifade eder. Komünist partileri yalnızca ve yalnızca işçi sınıfının politik temsilcisidirler; işçi sınıfının partileri olan komünist partileri, halkın ve ezilenlerin de mücadelesine önderlik eder. Bu iki şey iki farklı olgudur. Biri diğerinin yerine ikame edilemez. Tıpkı “Batı Marksizmi”nin, tıpkı “post-Marksizm”inin olduğu gibi, onların bir diğer versiyonu olan “ezilenlerin Marksizmi”nin, “ezilenlerin Marksizm-Leninizm”inin de Marksizm-Leninizm ile herhangi bir ilişkisinin olmaması gibi. Tıpkı ezilenlerin ya da halkın proletaryanın yerine ikame edilmeyeceği gibi.)

Modern revizyonist burjuvazi, SSCB’de sosyalizmin kurulduğu, komünizme geçiş aşamasının başladığı, artık baskı altında tutulacak bir sınıf kalmadığı gerekçesiyle, proletarya diktatörlüğü döneminin de sona erdiğini, proletarya diktatörlüğünün yerini “tüm halkın devletine” bıraktığını ileri sürer.

Oysa proletarya diktatörlüğü, kapitalizmden komünizme politik geçiş sürecinin olmazsa olmaz koşuludur. Geçiş süreci ancak proletarya diktatörlüğü aracılığıyla örgütlenebilir. Yeni tip burjuvazi açık-seçik proletarya diktatörlüğünü ret ve tasfiye ederek, proletarya diktatörlüğünü burjuva diktatörlüğüne dönüştürerek, kendi diktatörlüğünü “tüm halkın diktatörlüğü” adı altında ilan etmiştir.

Marksizm-Leninizm’le oportünizm arasındaki her türlü ayrımın mihenk taşını proletarya diktatörlüğünü teoride ve pratikte kabul edip etmemek oluşturur. Proletarya diktatörlüğünü reddetmek, sosyalizmi reddetmektir. Yeni tip burjuvazi bu tasfiye eylemini 20., 21., 22. Parti Kongreleri’nde açıkça ilan etmiştir.

Sosyalizmden kapitalizme geçişin zorunlu temel politik önkoşulu, proletarya iktidarının gasp edilmesidir; örneğimizde yeni tip burjuvazinin siyaseti yönetmesidir. 20. Parti Kongresi, proletaryanın iktidarının revizyonist burjuvazi tarafından ele geçirilişinin temel tarihsel dönemecini oluşturmuştur.

Her devrimin temel sorunu, iktidar sorunudur. Proleter devrim, proletaryanın egemen sınıf olarak örgütlenmesidir. Sosyalizmden kapitalizme geriye dönüşün örgütlenmesinde de karşı devrimin temel sorunu keza iktidar sorunudur. O halde demek ki, İktidarın karşı-devrim tarafından ele geçirilişi kapitalist restorasyonun başlangıcıdır.

1956 yılı, revizyonist bürokrat burjuvazinin iktidarı gasp edip egemenliğini açıkça ilan ettiği tarihsel dönemeç noktasıdır; bu dönemeç, proletaryanın iktidarı kaybetmesiyle yeni tip karşı-devrimin ve kapitalist restorasyon başlangıcıdır. Çok iyi biliyoruz ki, “Ayrıca, devlette proletaryanın egemenliği olmadan sosyalizm düşünülemez.” (Lenin, Seçme Eserler, C. 9, s.196, italikler bana ait.)

Modern revizyonist burjuvazi, SSCB’de antagonist sınıflar olmadığı için SSCB’de sınıf mücadelesinin son bulduğunu, yumuşama sürecine girildiğini ilan eder.

Gerçekte bu, politik iktidar tekelini gasp eden yeni tip burjuvazinin proletaryaya, sosyalizme, komünizme, devrimci olan her şey karşı, yeni bir aşamaya sıçrayan savaş ilanıdır. Nitekim Stalin ve proletarya diktatörlüğü döneminde mahkum edilenler on binler halinde affedilir, itibarları iade edilir. Komünistler kitleler halinde her cephede tasfiye edilir. 20. Kongre Raporu’nun açıklamasına göre 53-56 arası dönemde partiden, devletten, öteki kurumlardan tasfiye edilenlerin sayısı 750 bin’dir. Yeni tasfiyelerin süreceği de açıkça ilan edilir. Nitekim tasfiye operasyonları daha sonra da sürer.

Kruşçevizm ile birlikte burjuva ideolojisi ve kültürü, burjuva ideolojisinin yeni bir türevini oluşturan modern revizyonist burjuva ideolojisi ve kültürüyle el ele sosyalist toplumun üstene çullanır. Proletaryaya, halka, komünistlere karşı uzlaşmaz bir sınıf mücadelesi yürüten revizyonist burjuva karşı-devrim, öte yandan da her türlü burjuva yozluğa geniş bir hoşgörü gösterir; İncil, ilk kez Kruşçev eliyle basılıp dağıtılır. Ama diğer yandan Kruşçevci revizyonist karşı-devrime karşı çıkan komünistler toplama kamplarına kapatılır, SSCB’de sürgünde bulunan değişik komünist partilerin kadroları, önderleri acımasızca katledilir, zindanlara tıkılır.

Kapitalizmden komünizme geçiş tarihsel sürecinde sınıf mücadelesi sürer. Bu mücadele, kapitalist yolla sosyalist yol arasındaki keskin mücadeledir. Geçiş süreci, sınıf mücadelesinin ve uluslararası cephede derin ve kapsamlı bir şekilde sürdüğü bir süreç; kesintisiz bir devrim olarak içte ve dışta derinleşerek geliştiği bir süreçtir.

Sosyalizmden komünizme geçişte, Marksizm-Leninizm’in sınıf mücadelesi teorisinin yerine sınıf barışı teorisinin geçirilmesi, proletaryanın kapitalist yola karşı mücadelesine yasak koymak, yeni tip burjuvazinin; eski dünyanın kalıntılarının, emperyalizmin baskısının özgürce at koşturmasına ve kapitalist restorasyona kapıların ardına dek açılması demektir. Nitekim olan şey de budur.

Bu teori (ve pratik), proletaryanın önderliğini, proletarya diktatörlüğü ve komünizme gidişi reddederek kapitalizmi yeniden kurma teorisidir. Bunun en çarpıcı kanıtı da tüm bir SSCB’nin sosyalist inşa ve 56 sonrası geriye dönüş sürecinin deneyimlerinin ta kendisidir.

Modern revizyonist burjuvazi, çağımızın 1945’lerden sonra değiştiğini, çağımızın” barış çağı”, “ barışı elde etme çağı”, vs. olduğunu ilan etti.

Bu tez, Browderizm’in, Titoizm’in, 45-53 arası dönemde SSCB’de Varga’nın, Vozensky’lerin ilan ettiği, Stalin önderliğinde SBKP(B)’nin mahkum ettiği görüşlerdir. Bu görüşler zaten burjuvazinin ve sosyal demokrasinin de bas bas bağırarak savunduğu görüşlerdi.

Marksizm’e karşı savaşında Brenstein revizyonizmi de, Marksizm-Leninizm’e karşı savaşımda Kautskyizm ve 2. Enternasyonal oportünizmi de aynı tezleri içerik olarak defalarca ilan etmişlerdi.

Gerçekte bu tez, emperyalizmin karakterinin değiştiği, emperyalizmin artık uygarlaştığı, artık devrimlere gerek kalmadığı gibi sahte savlara dayanmaktadır. Nitekim çağın ve emperyalizmin değiştiği savunusuyla “Barış içinde bir arada yaşama ilkesi” SSCB’nin dış politikasının temeli/özü ilan edildi.

Bu tezle açıkça, proletaryanın burjuvaziye, ezilen halkların emperyalizme karşı devrim yapmaktan vazgeçmesi, sınıf işbirliğine gidilmesi gerektiği savunuldu. Artık devrimlere gerek kalmadığı, kapitalizmden sosyalizme barışçıl, parlamenter yoldan geçişin çağımızın temel özelliği haline geldiği bayağı bir burjuva demagojisinin eşliğinde yırtınırcasına ilan edildi.

SSCB’de ve Sosyalist Kamp’ta sosyalizmin tasfiyesi ve devrimlerden vazgeçilmesi politika ve eylemi, Kruşçevci revizyonizmin ve ardıllarının açık burjuva ve karşı devrimci karakterinin, emperyalizm ile modern revizyonizmin dünya devrimini boğma, ezme, tasfiye etme bağlaşmasının tipik bir ifadesi idi.

Kruşçevci kızıl maskeli karşı-devrimin, proletaryanın tarihinde karşılaştığı bu en iğrenç ihanet, bu tezleriyle bir yandan sosyalizmi, devrimleri tasfiye etmeye girişirken, öte yandan da emperyalist/kapitalist dünyanın yeni patronu ABD ile birlikte dünyanın “barışçıl” yoldan paylaşımını savunuyor, ABD’den kendi emperyalist-şovenist siyasetinin meşruiyetini onaylamasını istiyordu.

Modern revizyonist burjuvazi, savaş, barış gibi temel tezlerde de Marksist-Leninist teori ve politikaları tasfiye ederek “yeni koşullar”, “yaratıcı Marksizm-Leninizm”, “dogmatizme karşı mücadele”, vb. sloganlar altında bir yandan Amerikan emperyalizmin nükleer savaş şantajına ve Soğuk Savaş Stratejisine boyun eğerken, öte yandan da bu durumu modern revizyonist tezlerine haklılık kazandırmak için kullanıyordu.

Bu revizyonist hainler, “Gerçekten de yalnızca iki yol vardır: Ya barış içinde bir arada yaşama, ya da tarihte en korkunç imha savaşı. Üçüncü bir yol yoktur.” felaket tellallığıyla devrimi açıkça reddediyor, proletarya ve halklara devrim yapmayı yasaklıyorlardı. Yeni burjuvazi, ABD’ye, “eğer işbirliği ve anlaşma arzu gösterilirse, görüşmeler yoluyla uluslararası ilişkilerdeki en karmaşık sorunların bile çözülebileceğine” inandıklarını, “Görüşmeler yöntemi, uluslararası sorunların hallinin tek yöntemi haline gelmesi” gerektiğini, “Bütün dünyada barışın pekiştirilmesi de dünyanın en büyük iki devleti SB ile ABD arasında dayanıklı dostça ilişkiler kurulmasının öneminin büyük” olduğunu, “bunun bütün insanlık için çok büyük önemi olacağı”nı vurgular ve propaganda ederler.

Amaç açıktır: Sosyalizmi tasfiyede, devrimci eylem odaklarını söndürmede emperyalizmle elbirliği, dünya etki alanlarının paylaşımında da karşılıklı anlayış, uzlaşma ve işbirliği.

Modern revizyonizmin, SSCB’de komünizme geçiliyor palavrası bir yana, onların komünizme geçiyoruz dedikleri şeyin/hedefin gerçekte kapitalizmin inşası, sosyal emperyalizm olduğu gerçekleri bugün zaten daha keskin açığa çıkmıştır.

Modern revizyonizm ve Kruşçevci burjuvazi, Yugoslavya’yı “sosyalist”, İngiliz-ABD işbirlikçisi Tito’yu “büyük Marksist-Leninist” ilan ederek, 20. Parti Kongresi aracılığıyla bir kez daha bunu açıklayarak Marksizm-Leninizm’e, sosyalizm ve devrime düşman, aynı kapitalist yolun yolcuları olduklarını fütursuzca ilan ettiler.

Modern revizyonizm, “kapitalist olmayan kalkınma yolu” teziyle, ulusal kurtuluş mücadelesinin zafere eriştiği ilerici burjuva ve küçük burjuva iktidarları; ABD ve Batı etkisinden kurtulan, SSCB’ye yanaşan ülkeleri bir yandan kendi yeni-sömürgeci hegemonyaları altına almaya çalışırken, öte yandan da bu ülkelerdeki proletarya ve komünistlerin kendi ülkelerinde devrim yapma hakkına yasak koyarak, bu ülke proletaryası ve halklarını kendi burjuva iktidarlarının işbirlikçileri ve ülke içerisinde Sovyet sosyal emperyalizminin yeni sömürgeci araçları haline getirmeye çalıştılar.

“Lenin’e dönüş”, “kişi putlaştırmasına karşı mücadele” adı altında, Stalin’in Komintern’e önderlik ettiği dönem de mahkum edilmeye çalışıldı.

Uluslararası Komünist Hareket (UKH) içinde baş tehlike “dogmatizm” ilan edildi. Modern revizyonizme karşı tavır alan devrimci liderler ve komünist partiler, “dogmatik, sekter, bölücü, bürokrat, maceracı”, “yaratıcı Marksizme” karşı savaşan ve kişiyi putlaştıranlar olarak damgalandı. UKH, her türlü burjuva revizyonist baskıyla teslim alınmaya çalışıldı. AEP ve ÇKP’ye karşı yürütülen kirli revizyonist savaş aracılığıyla da uluslararası sermayeye güven telkin edildi, destek alınmaya çalışıldı.

Revizyonist 20. Kongre çizgisi, keyfi bir biçimde UKH’nın genel çizgisi ilan edildi.

“Kruşçev tek yanlı bir karar aldı ve hiç kimseye sormadan Enformasyon Bürosu’nu tasfiye etti.” (Enver Hoca)

“Revizyonizm, Marksizm-Leninizm’e karşı yürüttüğü mücadeleyi başlıca üç demagojik sloganın ardına gizledi: ‘Marksizm-Leninizmin yaratıcı bir biçimde geliştirilmesi ve dogmatizme karşı mücadele’ , ‘Marksizm-Leninizmin her ülkenin somut şartlarına yaratıcı bir biçimde uygulanması’ ve ‘Stalinizme’ ya da ‘kişi putlaştırılmasına karşı mücadele.’” (Enver Hoca, AEP Tarihi, C. 2, s.179, Yurt Yay.)

Modern revizyonizm, her bir sosyalist ülkenin çıkarlarını “tüm sosyalist kampın çıkarları ile başarıyla” birleştirilmesi için “ihtisaslaşmanın ve işbirliğinin” geliştirilmesinin “büyük öneme sahip” olduğu demagojisi altında şunları savunur: “Bugün artık her sosyalist ülkenin, eskiden tek sosyalist ülke olan ve uzun zaman kapitalist çember içinde bulunan SB’nin yapmak zorunda olduğu gibi, ağır sanayinin her dalını mutlaka geliştirmesi zorunlu değildir… Avrupa’daki her bir halk demokrasisi ülkesi, en elverişli doğal ve ekonomik önkoşulların bulunduğu sanayi dallarında ve mal üretiminde ihtisaslaşabilir. Aynı zamanda bu, tarımın ve hafif sanayinin gelişmesi için gerekli önemli miktarda tahsisat ayrılması ve bu temel üzerinde halkların maddi ve kültürel gereksinimlerinin daha tam olarak tatmin edilmesi için gerekli ön şartları yaratır.” (SBKP(B) XlX. Ve XX. PK Raporları, s.126 )

Bu değerlendirme ve politikanın Marksizm-Leninizm’le, Stalin’in politikalarıyla hiçbir ilişkisi yoktur.

Bu politika, sosyalist kamp ülkelerini “arka bahçe”, “muz cumhuriyetleri” haline getirmeyi ifade eden revizyonist burjuvazinin sömürgeci, yayılmacı politikasıdır. Modern revizyonizmin, yeni tip burjuvazinin, doğası gereği, burjuva milliyetçi, büyük devlet şovenisti politika ve pratiğidir. Bu politika, emperyalist dünyanın ve her renkten diplomalı uşaklarının, ideolojik papazlarının, satılık kalemşorlarının, ikiyüzlü politik sözcülerinin savuna geldiği yeni sömürgeci politikadır.

Biliyoruz ki kapitalizmden komünizme geçiş üretici güçlerin en ileri düzeyde, sınırsız geliştirilmesini gerektirir. Biliyoruz ki, ulusal bağımsızlığın güvencesi, tarımın ve bir bütün olarak toplumun sosyalist dönüşümü; tarihten devralınmış kent kır, kafa emeği ile kol emeği, vb. vb. arasındaki eşitsizlikleri yok edebilmek için üretim araçları üreten/makine üreten makine sanayiye, ağır sanayiye gereksinim var. Ağır sanayinin, her ülkede, bilim ve tekniğin en son verilerine dayalı bir tarzda kesintisiz geliştirilmesi, genişletilmiş yeniden üretim sürecinde sosyalist/komünist ekonominin maddi temeli ve can damarı olarak inşası ve yetkinleştirilmesi sosyalist inşanın ve proletaryanın komünizme geçişinin asla vazgeçilmez olmazlarındandır.

Ağır sanayinin kurulmasını reddetmek sosyalizmin inşasını reddetmektir. SSCB’de güçlü bir ağır sanayi var diye halk demokrasisi ülkelerinin ağır sanayiyi kurmaktan vazgeçmesini önermek, istemek bu ülkelerde sosyalist inşanın reddi ve bu ülkeleri tarıma, hafif sanayiye dayanan, ucuz işgücü ve hammadde kaynağı, birer askeri üs olarak gören sosyalizm maskeli tipik bir emperyalist ve sömürgeci politikadır. Sovyet modern revizyonistleri, sosyalist kamp ülkelerini kendi yeni tip yeni sömürge uyduları haline getirmeyi de kapitalist restorasyon sürecine bağlı olarak başarmışlardı.

Modern revizyonist burjuvazi, merkezi planlamayı büyük oranda tasfiye ederek, işletme özerkliğini geliştirerek, değer yasasının alanını sürekli geliştirerek, karlılık ve azami kar yasasına bağlı ekonomik işlerliği kararlaştırarak, maddi teşvikleri temel itici haline getirerek, yeni ekonomi-politikası ve yeni ekonomik-politikası aracılığıyla sosyalist ekonomiyi, süreç içerisinde, kapitalist/revizyonist bir ekonomi haline getirmeyi, SSCB’yi dünya devrimin ana üssünden dünya karşı devrimin sosyal emperyalist üssü haline getirmeyi de başardı.

Kapitalizmin yeni tipten inşasının ekonomik programını inceleyeceğimiz bölümde sorunun bu boyutunu ayrıca ele alacağımız için şimdilik işin bu yanını geçiyoruz.

Kruşçevci revizyonist burjuva klik, 20. Parti Kongresi’nin son gününde, üstelik seçimler yapılıp iktidarını güvence altına aldıktan sonra “Kişi Putlaştırmasına ve Bunun Sonuçlarına Karşı Mücadele” isimli “Gizli Rapor”u kongrenin kapalı oturumuna sunar. Not alınmanın da yasaklandığı oturumda bu belge, Kongre’de hazır bulunan UKH heyetlerinin sadece sorumlularına verilir.

Bu belge, SSCB’de hiçbir zaman yayınlanmaz. Ama belge, 20. Kongre’den hemen sonra emperyalist Batıya alelacele ulaştırılır. (Elli yıl boyunca gizli kalması öngörülen bu rapor, ancak 2006 yılında Rusya’da yayınlanır. Söz konusu ihanet belgesi Rusya Devlet Tarih Müzesi'nde açılan bir sergide yer aldı.)

Stalin yaşarken Stalin’in ve çizgisinin en büyük savunucusu gözüken revizyonistler, Stalin’in ölümünün ardından O’nu bir cani, bir katil, bir psikopat, Lenin’in düşmanı ilan ettiler. Gizli Rapor’da emperyalistlerin, sosyal demokratların, Troçkistlerin, faşistlerin, Titocuların Stalin ve SSCB ile ilgili bütün iftiraları kabul edilip Stalin suçlanıyor, burjuva iftira ve kara çalma misliyle tekrarlanıyordu.

Bu proletarya, Marksizm-Leninizm, devrim, sosyalizm düşmanı hainler, dönekler ve korkaklar güruhu Stalin yaşarken O’na ve Marksist-Leninist çizgisine karşı çıkma cüretini hiçbir zaman gösterememişlerdi. Burjuvazi ve oportünistler Stalin’den ve O’nun demir yumruğundan ve bu iradenin arkasındaki işçi-emekçi kitlesinden ölesiye korkuyorlardı.

“Neden Stalin yaşarken karşı çıkmadınız, bu görüşlerinizin mücadelesini vermediniz” sorusunu Kruşçevci MK ve Kruşçev haini şöyle yanıtlar:

“O zamanki şartlarda bu mümkün değildi… Sovyet insanları Stalin’i devamlı, düşmanın vuruşlarına karşı SSCB’yi korumak için, sosyalizm davası için mücadele eden bir insan olarak biliyorlardı…. Bu koşullarda Stalin’e karşı her çıkış, halk tarafından kavranamazdı ve burada söz konusu olan, asla kişisel cesaret eksikliği değildir. Açık ki, bu atmosfer altında Stalin’e karşı çıkan hiç kimse halktan destek alamazdı.” (Aktaran, Teoride Doğrultu)

İşçi sınıfının, halk düşmanlarının bu korkuları hiç de haksız değildi. Kendi aşağılık itirafları da bunu kanıtlıyor. Marksizm-Leninizm’in, devrimin, sosyalizmin, Stalin’in düşmanlarının, bu aşağılık korkak leş kargalarının söz konusu sözleri, gerçekte revizyonistlerin daha Stalin hayattayken, Stalin sonrası döneme hazırlık yaptıklarının da dolaylı ama açık itirafıdır. “Benden sonra SB’ni satarsınız” diyen Stalin, ne yazık ki, haklı çıkmıştır. Ama bu, tersinden Stalin’in Stalin sonrasına ilkeli, sağlam bir SBKP bırakamadığının da acı bir itirafıdır.

Stalin, sosyalizmin zaferi, burjuvazi ve yardakçılarının sürekli yenilgisi demekti. Burjuvazi ve oportünistlerin Stalin’den nefret etmeleri, her türlü kara çalmaları anlaşılabilir bir olgudur. Stalin, hem sınıf düşmanları ve hainler tarafından en nefret edilen ve en korkulan kişi olmuş ve hem de emekçi insanlık içerisinde en sevilen devrimci liderlerden belki de başta geleni olmuştur.

Devrimden, komünistlerden, işçi ve emekçilerden ölesiye korkan burjuvazi ve çanak yalayıcıları, aynı burjuva soydan olan Kruşçevciler ve ardıllarının korkusu anlaşılırdır: Her şeyden önce SSCB proletaryası ve halklarının iradesi Stalin’in arkasındadır. Bu öyle bir irade ve sevgidir ki, revizyonist burjuvazi, SSCB işçi ve emekçileri önünde Stalin’i mahkum edememiş, “Gizli Rapor”u hiçbir zaman SSCB’de yayınlayamamıştır.

Devrimin, komünizmin, Stalin’in bilinçli azılı düşmanı A.Yakovlev, “Stalinciliği daha da nefret kılan, halkın büyük bir bölümünün bunun sorumluluğuna ortak olmasıdır.” (SB’de Ne Yapmak İstiyoruz, s. 38), der.

Kruşçev’in açıklaması ile Yakovlev’in sözleri ne güzelde çakışıyor ve temel gerçek, Stalin’e duyulan işçi, emekçi sevgisidir. Bu vb. itiraflar, Stalin önderliğinde sosyalizmin bir işçi-emekçi hareketi olarak doğuşu ve zaferini ve Stalin’in büyüklüğünü çok güzel ifade etmektedir.

Peki, revizyonistler neden işe Stalin düşmanlığıyla başlamak zorundaydılar?

Birinci olarak revizyonist burjuvazi, özellikle 1945’ler sonrası “Stalin kültü”nü bilinçli tarzda geliştirdi. Amaçları, Stalin sonrası dönemde Stalin’e, sosyalizme can alıcı noktadan saldırmaktı ve bu külte de dayanarak iktidarı ele geçirmekti. Stalin’i adeta Tanrı katına yücelterek tapınma kültürü yaratan bürokratik- revizyonist güruhtur. Stalin yaşarken bu külte karşı çıktı ve mücadele etti.

Ne var ki, bu mücadelenin yeterli olmadığı, burada da Stalin’in ciddi bir hatası olduğunun altı çizilmelidir. Dahası eklemek gereklidir: Stalin yüksek otoritesine karşın kadir-i mutlak bir güce de sahip değildi. Bunu da akılda tutmakta yarar vardır. Yoksa abartılı eleştiri ve değerlendirmelere kaymak kaçınılmaz olabilir.

SSCB halklarının Stalin sevgisi doğaldı. Sahte olan revizyonist bürokratların sevgi gösterisi ve törenleriydi.

İkinci olarak, kişi kültü salt Stalin’le, dahası asıl olarak Stalin ile sınırlı değildi.

Kişi kültü, parti kültü, devlet kültü, “yanılmaz” yetkililer kültü, önder kültü ile birleşmiş ve kaynaşmıştı. Siyasal ve toplumsal bir olguya dönüşmüştü; ki bu olgunun altı çizilmelidir. Revizyonistler, bürokratlaşma/yozlaşma sürecini bu kültün arkasına ustaca gizleyerek de geliştirip, güçlendiler.

Üçüncü olarak, kişi putlaştırmasına (kültüne) karşı mücadele adı altında, gerçekte, toplumsal-siyasal bir kansere dönüşmüş olan söz konusu kült yüceltildi. “Kişi kültüne karşı mücadele” sloganı toplumsal, siyasal, ideolojik bağlamlarından koparılarak salt Stalin ve Lenin-Stalin çizgisine bağlı kalan komünistlerin eleştirisi(!) ile, bir de rakip revizyonist kliklerin tasfiyesi ile sınırlanarak kullanıldı. Hatırlatmak yararsız olmasa gerek: Yeni tip burjuvazi ve temsilcileri “kişi kültü” derken “Stalin kültü”, “kişi kültüne karşı mücadele” derken “Stalinizme karşı mücadele”yi anlamakta ve propaganda etmekteydiler. Gerçekte yeni tip küçük burjuva sınıfına-bürokrasisine dayanan ve onu ifade eden kültü olduğu gibi koruyup daha da geliştirerek, dahası, revizyonist burjuvazinin diktatörlüğünün ve kapitalizmi inşa çizgisinin payandası yaptılar.

Dördüncü olarak, kişi putlaştırmasına karşı “Leninist mücadele”, “Leninizm’e dönüş” bayrağı altında “Stalinizm”e karşı ilan edilen mücadele ile proletarya diktatörlüğünü yıkma, sosyalizmi tasfiye etme, proletarya enternasyonalizmini yok etme, devrimci olan ne varsa ona düşmanlığın teori ve pratiği olarak azgınca kullandılar. Stalin’i mahkum etmeden, Stalin’in Marksist-Leninist çizgisini ve pratiğini ret ve tasfiye etmeden, revizyonist burjuvazinin sosyalizmi tasfiye etmesi, kapitalizmi kurması olanaklı değildi. Sinsi düşman, bu hainler ve dönekler ordusu “Stalinizme karşı mücadele” bayrağı altında tam da bunu hedefleyerek gerçekleştirdiler. Böylece, Menşevizmin, II. Enternasyonal oportünizminin ve Troçkizm’in, Titoizm’in “Stalinizme karşı mücadele” bayrağını fütursuzca devralarak etkin bir tarzda kullandılar.

Beşinci olarak, “Stalinizm”e karşı mücadeleyle emperyalist dünyanın, her türden burjuva akımın, sosyal demokrasinin, Troçkizm’in, aktif desteğini almaya çalıştılar. Çünkü sosyalizmi tasfiye etmek için, devrimci eylem odaklarını söndürmek ve UKH’yı dağıtmak için, uluslararası reformizmi, revizyonizmi iyice diriltmek için, kapitalist-emperyalizmi korumak, sağlamlaştırmak için, doğal bağlaşıklarının desteğini örgütlemeye gereksinimleri vardı.

Nitekim uluslararası sermaye ve yedeğindeki ideolojik-siyasi akımlar, Titocular, Troçkistler, SSCB’de mahkum edilmiş, yenilgiye uğratılmış; her türlü açık ve gizli burjuva akım, Kruşçev’i, Kruşçevizm’i, O’nun “reform”larını, “Stalinizm” düşmanlığını dizginlenemez bir sevinç çığlığı ile selamladılar ve maddi-manevi olarak çılgınca desteklediler ve daha ileri gitmesi için teşvik ettiler.

Kruşçevizm, tarihin gördüğü en sinsi ve en büyük ihanettir. Ki enternasyonal proletaryanın tüm sınıf düşmanları bunu hemen anladı. Modern revizyonist ideoloji ve pratiği (hegemonyacı sosyal emperyalist politikasıyla çatışmaktan geri durmaksızın) her bakımdan destekledi.

Altıncı olarak, “kişi putlaştırmasına”, “Stalinizme” karşı mücadele bayrağı partide, devlette, kitle örgütlerinde Lenin ve Stalin’in çizgisine bağlı olanların etkin bir şekilde temizlenmesi, bir kesimin de tarafsızlaştırarak yedeklenip kullanılması için de gerekliydi.

Nitekim süreç böyle gelişti. Köklü, yaygın, kapsamlı, her cepheyi kapsayacak tarzda fiziksel imha da dahil kapsamlı tasfiyeler örgütlendi. O aşamadaki güçler dengesi nedeniyle, bir de Stalin’in yakın çalışma arkadaşları olmaları ve Kruşcevizm’e suç ortaklığı yaptıkları için artık “bolşevizmin bir cesedi” (E. Hoca) haline gelmiş Molotov-Kagonoviç-Voroşilov gibilerini Sovyet proletaryası ve halklarını kandırmada tepe tepe kullanmak için 1957’ye dek elde tuttular.

Vurgulamak isteriz, Lenin’e dayanan Stalin’in çizgisinden sosyalizm çıktı. Kruşçevizm’in çizgisinden ve “Stalinizm”e karşı mücadeleden modern revizyonizm, revizyonist burjuvazi, sosyal emperyalizm, Gorbaçovculuk, derken Yeltsincilik çıktı.

Sosyalizmi, Sosyalist Kamp’ı tasfiye etmek için uluslararası burjuvazinin enerjik enternasyonal desteği gerekiyordu. Kruşçevizm ve ardılları, bu desteği almayı başardı. Uluslararası burjuvazi ve oportünizm bu yolda modern revizyonizmle omuz omuza savaştı.

Onlar sosyalizmi birlikte tasfiye ettiler.

Yedinci olarak, dünya burjuvazisi, bir dizi modern revizyonist ve oportünist akım, Troçkizm’i, Browderizm’i, Titoizm’i alkışladıklarından daha çok Kruşçev modern revizyonizmini alkışlayarak, destekleyip teşvik ederken öte yandan da pek bilinen klasik burjuva kurnazlığıyla, modern revizyonizmin, revizyonist burjuvazinin, sosyal emperyalizmin her türlü çirkef ve başarısızlığının faturasını da sosyalizme, “Stalinizm”e yıkmak, “Stalincilikten yeterince kopmamaya” bağlayarak bir de bu cepheden Marksizm-Leninizm’e, Stalin’e saldırarak gözden düşürmeye çalıştılar.

Benediktov’un, Litov’un bir sorusunu yanıtlarken verdiği şu cevap da (ki sadece bir kısmını aktaracağız) soruna ışık tutmaktadır:

“Hruşçov’un eylemlerinin ana ekseni iktidar mücadelesi, parti ve devlet aygıtlarında tekelci bir konum mücadelesiydi ve sonunda bunu başarıp iki büyük mevkiyi elde etti: SBKP MK Birinci Sekreterliği ve SSCB Bakanlar Kurulu Başkanlığı.

“Ama Nikita Sergeyeviçin durumu ilk başta zordu. Parti merdiveninde birinci olmasına karşın Politbüro’dakilerin çoğu yandaşı değildi, hatta tersine. Molotov, Malenkov, Kaganoviç, Voroşilov, Stalin’in eski çevresinden önde gelen diğer parti ve devlet adamları asla Hruşçov hakkında olumlu bir fikre sahip olmadılar, onu daha ziyade üzerinde uzlaşılan bir figür, geçici bir adam olarak görüyorlardı ve elbette ki Hruşçov da bunu iyi anlıyordu. Yerel parti ve devlet aygıtlarında yine epey sayıda Stalin okulundan geçmiş ve Hruşçov’un ‘yenilikçiliği’ne oldukça şüpheli bakan insanlar bulunuyordu. Bu ‘muhalefeti’ zayıflatmak ve kırmak, rakiplerini kötü göstermek, toplumsal bilincin Stalin’e karşı bir ruhla kitlesel bir ruhla yoğrulmasını gerçekleştirmek gerekiyordu. Marksist-Leninist yaklaşımın titiz bir bilimsel gerçekçiliğine ters düşen maceracı küçük burjuva hayalcilik için gereken zeminin hazırlanmasını kastediyorum. Stalin’in karalanması ve onun ‘baskıları’na kurban gidenlerin rehabilitasyonu kampanyası bu amaçlar için idealdi. Üstelik rehabilite edilenlerin bir kısmı parti ve devlet aygıtında görevler aldı ve doğal olarak Hruşçov’un dayanağı haline geldi.” (Stalin ve Hruşçov Hakkında, İvan Aleksandroviç ile Söyleşi, V. Litov, s. 70)

Okurları, 20. Parti Kongresi’ne sunulan “Kişi Kültüne Karşı” adlı belgeyi incelemeye çağırıyoruz. Bu rapor “XX. Kongre Gizli Raporu, Kişi Kültüne Karşı” başlığıyla 1991 yılında “Pencere Yayınları” tarafından yayınlanmıştır. Belgede, dikkat çeken bazı olguların altını çizmekte yarar görüyoruz.

Birinci olarak, doğrudan olmasa da, “Stalinizm”e karşı mücadele politikası Stalin’in ölümünün hemen ardından başlatılır.

Şu sözler bu olgunun birinci ağızdan itirafıdır:

“Stalin’in ölümünden sonra, Parti Merkez Komitesi bir kişiyi yüceltmenin, onu tanrı gibi doğaüstü niteliklere sahip bir süpermene dönüştürmenin Marksizm-Leninizm ruhuna uygun olmadığını, yabancı olduğunu sürekli açıklama politikasını uygulamaya başladı.” (Kişi Kültüne Karşı, s.10)

Bu itiraf, Stalin’in naaşı daha yerdeyken koltukları paylaşan ve “deStalinizasyon” doğrultusunda önemli kararlar alanların sürece hazırlıklı girdiklerinin de kanıtıdır.

İkinci olarak, kötü ünlü raporda, Stalin’in halktan koptuğu “En son bir köyü ziyaret etmesi… Ocak 1928 ” ise (ki, bu bir palavra) ve “Birçok film kolhoz yaşamını öyle tasvir ediyordu ki, sofralardaki masalar hindi ve kazların ağırlığı altında bükülmüş. Stalin durumun gerçekten böyle olduğunu sanıyordu.” (agk., s. 69) saptaması doğru ise (ki bu da bir palavradır), bu demektir ki, Enver Hoca’nın vurguladığı şey, Stalin’e yanlış bilgi aktarılıyor, Stalin’e tozpembe bir tablo çiziliyordu saptaması da doğrudur.

Bu sözler küçük burjuva bürokratik-revizyonist tabakanın Stalin’e ve parti önderliğine yoğun bir yalan-yanlış bilgi akışı örgütlediğini kanıtlıyor. Anlaşılan revizyonist-bürokratlar, bir yandan Stalin’i putlaştırarak zararsız bir aziz tahtına oturtmaya, O’nu cam bir fanusun içine hapsetmeye çalışırken, bir de ölümünden ya da öldürülmesinden sonra bir kez daha öldürmek için hazırlık yapmışlardır.

Üçüncü olarak, Stalin Jdanov’un öldürüldüğünden kuşkulanır, olayı aydınlatmak için soruşturma başlatır. Bazı maddi veriler ortaya çıkar. Ünlü “Suikastçı Doktorlar Davası” başlatılır. Fakat Stalin kısa bir süre sonra ölür (ya da öldürülür.) Molotov’un söylediğine göre Stalin’in ölümü tam da “Suikastçı Doktorlar Davası”nın mahkemesinin başlayacağı günde gerçekleşir. Hainler, konuyla ilgili “Gizli Rapor”da şunları söylüyorlar:

“Doktorlar Davası’nı Stalin’in ölümünden sonra incelediğimizde, baştan sona uydurma olduğunu anladık.”

“Bu yüz kızartıcı dava Stalin tarafından düzenlendi. Ne var ki, sonuçlandırmaya zamanı (ömrü) yetmedi. Bu nedenle doktorlar hala yaşıyorlar. Şimdi hepsinin itibarı iade edildi. Önceden çalıştıkları yerde çalışıyorlar, sadece hükümet üyelerini değil, üst düzeydeki kişileri de tedavi ediyorlar, onlara tam güvenimiz var; önceden olduğu gibi görevlerini dürüstlükle yapıyorlar.” (agk., s. 58-59)

Açıkça görülen o ki, revizyonistler kendi tetikçilerini aklayıp ödüllendirmişler. Bu aklama faaliyeti ve Jdanov davasının üstünün sessiz sedasız örtülmesi çok açık bir şekilde gerçek suçluları ele vermektedir.

Dördüncü olarak, belgede (Gizli Rapor), Stalin’in kuşkuculuğundan, çevresine güvensizliğinden oldukça sıkça bahsedilir. Bu kuşkuculuğun 40’lı yıllarda ve ölümüne doğru oldukça arttığı belirtilir. Stalin, paranoyak ve adeta bir deli olarak tasvir edilir.

Benediktov’un (Stalin’in çevresinde yer alan sosyal demokrat mayalı Kruşçev vb gibilerden ve Bolşevik mayadan yoksun oldukları halde bazı yeteneklerinden dolayı, Stalin tarafından politikaları belirlemede karar verici konumda olmalarına izin verilmeksizin, değerlendirildiklerinden bahsettikten sonra) şu paranoya ve delilik demagojisini anlamamıza hizmet eden açıklamaları da oldukça önem taşımaktadır:

“Çeşitli türden ‘anılarda’ iddia edildiği gibi, hayatının son aylarında en yakın çalışma arkadaşlarından korkan Stalin değildi. Asıl ondan ölümüne korkan Hruşçov, Beria, Malenkov ve ötekilerdi, çünkü çok eskide kalmış suçlar için bile er ya da geç hesap sorulacağını biliyorlardı. Stalin’in hayatının son günlerinde neredeyse delirmiş gibi gösterme çabalarının sebebi de budur. Üstelik Stalin daha önce söylediğim gibi eski tüfek partililerin yerine genç kadroları açıkça hazırlıyordu. Bu da, elbette bu eski tüfeklerce kendilerine çekilmiş silah olarak algılanıyordu.” (age., s. 98)

Hatırlayalım, Kruşçev, Mikoyon gibileri, Stalin hayattayken O’nu öldürmeyi planladıklarından bahsederler. Stalin, “benden sonra Sovyetler Birliği’ni satarsınız” diyor Kruşçev’e. Gizli Rapor’da ise şunlar yazılı:

“Açıkça Stalin’in politbüronun eski üyelerini bitirme planları vardı. Sık sık politbüro üyelerinin yenilenmesi gerektiğinden söz ederdi.

“Merkez Komitesi Prezidyumunu yeni 25 kişinin seçilmesiyle ilgili olarak XIX. Kongreden sonra yaptığı öneri eski politbüro üyelerini uzaklaştırma ve her yönden desteklesinler diye daha az deneyimli üyeleri alma amacını taşıyordu.

“Buradan gelecekte eski politbüro üyelerini yok etmenin bir planı olduğunu ve bu yolla Stalin’in bütün utanç verici hareketlerini, şimdi değerlendirdiğimiz (rapordaki suçlamalar kastediliyor-bn.) hareketlerini örtme planı olduğunu tahmin edebiliriz.” (agk., s. 74)

Bu saptamalar ve çizilen tablo Stalin’in revizyonist bürokratları temizleme niyet ve hazırlığının itiraflarıdır. Yine Stalin’in bu yönelimi Stalin’in ölümünün bir politik cinayet olabileceğini de güçlendiren bir veridir. Ve tekrar hatırlatmak isteriz, yeni tip burjuvazinin önündeki en büyük engel, zaafları ne olursa olsun, yine Stalin’di. Yukarıdaki itiraflar, daha Stalin hayattayken Stalin’i tasfiye etme planlarının, dahası girişimlerinin olduğunu, revizyonist kliklerin buna uygun bir hazırlık içinde olduklarını dolaylı ama açıkça göstermektedir.

Kızı Svetlana’nın Mektuplar’ında Stalin’in güvenlik adına sürdürmek zorunda olduğu tecrit yaşama ilişkin değerlendirmeleri dikkat çekicidir. Svetlana söz konusu tecridin Stalin’in tercihiyle değil, parti ve devlet bürokrasisi tarafından inşa edildiğini de vurgular. Bu durumu, yeni tip küçük burjuva kastın Stalin’i dizginleme, sınırlama, çevreleme, etkisizleştirme harekatı olarak da yorumlayabiliriz. Bunun doğru olmadığını düşünmek için ortada bir neden de gözükmemektedir zaten.

W.B. Bland, 1930’lardan başlayarak Stalin’in ölümüne dek geçen süreçte, SBKP (B) MK’ya “gizli revizyonist bir çoğunluk”un egemen olduğunu, Stalin ve çevresinin -komünistlerin- bir azınlık oluşturduğunu ileri sürmektedir. SSCB’de restorasyonun Stalin’in ölümünden sonra, bu “gizli revizyonist çoğunluk” tarafından başlatıldığını savunmaktadır. Her ne kadar W. B. Bland’ın bu düşüncesine katılmasak da, yine de, 1945 sonrası için bu tezin son derece dikkate değer olduğunu belirtmek isteriz. Çünkü 45’ler sonrası küçük burjuva bürokratik tabaka bir kasta da dönüşmüştür. Ve bu kast, henüz bütün çıplaklığı ile kendi ideolojisini, politikasını ortaya koymaya cesaret edememektedir. Bu doğrultudaki öncü çıkışları ifade eden Vargaların, Vozenskylerin sonu da biliniyor. Yani politik kuvvet ilişkileri ya da politik güç dengeleri bu kastın açıktan ortaya çıkmasına henüz elverişli değildi. Dolayısıyla illegaliteye yatmasına yol açmaktaydı. Yeni tip bürokratik çürüme olgusu ve partinin Bolşevik ruhunu büyük bir oranda kaybetmiş olması olgusu burada özenle hesaba katılmalıdır. Bu durumda Stalin’in en yakın dava arkadaşlarının Stalin’in ölümünün hemen ardından yön değişikliğine başlaması olgusu herhalde rastlantılarla izah edilemez. Belli ki partide temel eğilim farklılıkları bulunmakta ama su yüzüne çıkma cesareti gösterememekte ya da bunun için uygun fırsatı beklemekte ve kollamaktadır. Bu konuda Molotov’un açıklama ve değerlendirmelerinin göz önünde bulundurularak sorunun incelenmesi yerinde olacaktır.

Svetlana’nın “Her yerde düşman görüyordu. Suçlama ve kin hastalığına yakalanmıştı, yalnızlığın ve tecrit olmanın sonucuydu.” saptamasını doğru olarak yorumlayacak olursak, bunun anlamı şudur: Stalin yeni tip bürokratlaşmayı, giderek kastlaşmayı, bu kastın iç iktidar dalaşını, semirme mücadelesini, gitgide daha fazla komploculuğa, entrikacılığa, manipülasyona battığını görüyordu. En keskin Stalinci görünerek kendisini zararsız bir aziz derekesine çıkartıldığını görüyordu. “Stalinci düzen”in Stalin’e yabancılaştığını (ki bu Stalin’in sorumluluğunu ortadan kaldırmamaktadır) anlıyordu. Daha köklü bir müdahalenin gerekli olduğunu düşünüyordu. Kızının “Yaşlandıkça babam yalnızlık çekmeye başlamıştı. Artık o kadar herkesten uzaklaşmış ve yüceltilmişti ki boşlukta yaşıyor gibiydi. Konuşacağı bir insan yoktu.” (age., s. 200) saptaması boş bir saptama olarak görülmemelidir. Görülen o ki, Stalin, yüksek otoritesine rağmen, son yıllarında, büyük bir oranda zararsız bir aziz haline getirilmiştir ya da tablo buna yakın.

Stalin’in kuşkuculuğu konusunda Molotov da şunları söyler:

“-Son yıllarda Stalin biraz düşmeye başladı bana göre. O kadar zorlu zamanlar geçirdi ki! O kadar şeyi zaten nasıl kaldırabildi kendime soruyorum!”

“-Yaşla birlikte herkes çeşitli derecelerde skleroz olabilir. Ama Stalin’de bu çok belirgindi; dahası çok sinirli olmuştu ve herkesten şüphe ediyordu. Son dönemindeyse bence artık tehlikeli olmuştu. Bazı aşırılıklara düşüyordu. Yazdıklarında, bazı söylev ve makalelerinde eski kalıpları büyük bir dikkatle değiştiriyordu. 29.04. 1982” (age., s. 320-21)

“Stalin zaman zaman aşırı kuşkucu biri oluyordu. Ancak kuşkucu olmamasına imkan yoktu… 15.08.1975)” (Molotov Anlatıyor, s. 339)

“Çok şüpheciydi. O kadar zor yıllar yaşadı ve o kadar büyük yüklerin altına girdi ki son yıllarda biraz dengesini yitirdi. Kafasında en küçük bir hata korkunç bir olayın nedeni olabilirdi.” (age., s. 501)

Molotov’la 140 görüşmeyi yapan Feliks Çuyev, “…Arkadaşlarımdan bir yazar Paris’ten getirdiği A. Avtorhanov’un Stalin’in Ölümü Muamması adlı kitabını bana ödünç vermişti. Ben de Molotov’a verdim, birkaç gün sonra gelip izlenimlerini sordum.”, diyor. Molotov Çuyav’e şunları söyler:

“-Kitap çok ahlaksızca! dedi. Hepsi haydut gerçekten de! Tabii ki gerçek olan bir yanı da var. Beria geçmişten çok geleceğe ait bir adamdı, kendisine bu yönde bir yol açmaya çalışmış. Gerici olarak çok aktifti. Özel mülkiyet dışında bir şey görmüyordu. Sosyalizmi kabul etmiyordu. İleri gittiğini sanıyor oysa aslında geriye çekiyordu, en betere doğru.” (age., s. 347)

“…Beria bence yabancı birisi. Partiye kötü niyetlerle girdi.” “Beria ilkesiz bir adamdı.”

“-Bu dördünün Stalin’e karşı Avtorhanov’un yazdığı gibi bir komplo tezgahlamış olmaları akla yatkın mı?

“-Üçü, üçü (Beria-Kruşçev-Malenkov kastediliyor-bn). Bulganin hariç. Evet her çeşit plan kaynatmış olabilirler. Beria’nın oynadığı rol ise hala biraz karanlık.” (age., s. 348)

“Ben Beria’yı ilkesiz bir adam olarak gördüm ve hala da öyle görüyorum. Çıkarcıdır. Sadece kendisine kazanç sağlayacak işlerle ilgilenirdi. Kariyerist bile değildi.”

“…İlkesiz bir adamdı. Ve komünist değildi. Partiye yamanmış biri olarak görürüm onu. 21.10.1982 ” (age., s. 364-65)

“-Bu kitaba göre (Stalin-bn.) Beria’ya da güvenini kaybetmiş.

“-Bunun doğru olduğunu düşünüyorum. Beria’nın kendi paçasını kurtarmak için her şeye hazır olduğunu biliyordu. Güvenlik personelinin seçimini yapan Beria’dı, Stalin her şeye kendisinin karar verdiğini sanarak önüne sunulanlar arasında seçimini yapıyordu. Oysa Beria onu mecbur kılıyordu

  1   2   3


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©atelim.com 2016
rəhbərliyinə müraciət