Ana səhifə

Mutenebbî’den önce şİİR (I) Şerafeddin Yaltkaya Sadeleştirenler: Musa Yıldız


Yüklə 352.08 Kb.
səhifə1/3
tarix27.06.2016
ölçüsü352.08 Kb.
  1   2   3



MUTENEBBÎ’DEN ÖNCE ŞİİR (I)*

Şerafeddin Yaltkaya**

Sadeleştirenler: Musa Yıldız ***

Nurettin Ceviz ****
Özet: Bu çalışmada, miladî X. yüzyılda yaşamış ünlü Arap şairi el-Mutenebbî (h.303-354/m.910-955)’den önce Arap şiiri ile el-Mutenebbî’nin hayatı, eğitimi, kişiliği ve şiiri konu edilmektedir. Her yönüyle hayatı ve şiiri işlenirken konuyla ilgili şiirlerinden örnekler Türkçe çevirileriyle birlikte verilmektedir.

Anahtar Kelimeler: Mutenebbî, Arapça, Arap Edebiyatı, Arap Şiiri.

Poetry Before Mutanabbî

Summary: In this study, poetry before Mutanabbî who lived in 10th A.C. and Mutanabbî’s life, education, personality and his poetry have been focused. While his life and poetry have been studied in detail, the sample poems related have been given with their Turkish translations.

Keywords: Mutanabbî, Arabic, Arabic Literature, Arabic Poetry.

________________________



* Dârü’l-Fünûn Edebiyat Fakültesi Mecmûası (Sene: 4, Sayı: 3-4, Temmuz-Teşrîn-i Evvel, 1341, Matbaa-i Âmire, İstanbul, 1926, s.211-260; Sene: 4, Sayı:5, Teşrîn-i Sânî-Kânûn-ı Evvel, 1925, Matbaa-i Âmire, İstanbul, 1926, s.316-324)nda yayımlanan “Mutenebbî’den Evvel Şiir” başlıklı makalenin Osmanlıca aslından sadeleştirilmiş şeklidir. Bu makalenin günümüz Türkçesine sadeleştirilmesinden amaç, bu alanda çalışacakların istifadesine sunmaktır. Makalenin orijinalliğini bozmamak için, dipnotlarda yazar tarafından çevirileri verilmeyen Arapça ve Farsça metinlerin tercümesi tarafımızdan da yapılmamıştır.

** Dârü’l-Fünûn İlâhiyât Fakültesi, Kelam Tarihi Müderrisi (1879-1947).

*** Doç. Dr., Gazi Eğitim Fakültesi, Yabancı Diller Eğitimi Bölümü (ymusa@gazi.edu.tr).

**** Dr., Gazi Eğitim Fakültesi, Yabancı Diller Eğitimi Bölümü (nceviz@gazi.edu.tr).

Giriş:

Muvelledûn şairlerinin önde gelenlerinden olan Ebû Nuvâs (öl. 195)’dan sonra, en çok tanınan ve aynı kabileye (Tayy Kabilesi) mensup olan Ebû Temmâm1 ve Buhturî (öl. 284), çağdaşlarından beş yüz şairin şöhretlerini gölgede bırakmışlardı2. Menbic3 çöllerinde dilin bütün açıklık ve samimiyetiyle yoğrulmuş olan Ebû ‘Ubâde Velîd b. ‘Ubeyd et-Tâ’î, Buhturî Irak’a geldiğinde onuncu halife Mutevekkil’e takdim etmiş olduğu ilk kasidesiyle takdirlerini kazanarak, bu halifenin yakın dostları arasına girmiş ve bütün şiirlerini ve kasidelerini, saray çevresine ve devrindeki olaylara ayırdığı için, dîvânı adetâ şairâne yazılmış bir vakanüvîs tarihi rengini almıştır. Bir taraftan Ramazan Bayramı sabahı halkın tekbir ve tehlîlleri arasında; güneşin yayılan ilk ışınlarıyla pırıl pırıl parlayan tören alayının ortasında, Hz. Peygamberin hırkası sırtında Halîfenin bayram namazı merasimini tasvir ediyor, diğer yandan da içine Dicle’nin suları akıtılan saray bahçesindeki havuz ve etrafındaki Dicle’den su alan arkların tamamını, döküm oluklardan akarak birikmiş gümüşe ve geceleri üzerinde yıldızların yansımasından dolayı bu havuzu yere inmiş göğe ve etrafındaki rengârenk çiçekleri tavus tüylerine benzeterek sarayın özel nağmelerini terennüm ediyorlardı. Bu halîfenin kendi önünde öldürülmesi4 olayından sonra, altı halifenin daha methiyecisi olan bu şair, dilindeki akıcılık, ifadesindeki güzellik ve dilinin tatlılığından dolayı şiirlerine selâsilu’z-zeheb (altın zincirler) dedirtmişti.

Zorlama ve yapmacıklıktan son derece uzak olan Buhturî’nin çocukluğunda, Ebû Sa‘îd Muhammed b. Yûsuf es-Suğrâ’nın huzurunda söylemiş olduğu kasidesini, orada bulunan Ebû Temmâm dikkatle dinleyerek son derece beğenmiş ve hediyesini iki katına çıkartarak kendisini de alnından öpmek suretiyle duygularını ifade etmiş ve aynı kabileye mensup olmalarıyla iftihar ederek yenbû‘u’ş-şi‘r (şiirin kaynağı) olduklarını söylemişlerdir5.

Yaşça Buhturî’den büyük olduğundan dolayı Tâ’î Ekber denen Ebû Temmâm’da ise (Tâ’î Asğar’da), bu çöl çocuğundaki doğallık yoktu. Dilinde onun kadar akıcılık olmamakla beraber, kökeni olan Mısır medeniyet çevresinin, onun ruhundaki yansımalarıyla şiirlerini baştan sona sanatla doldurmuştur. ‘Abdullah b. el-Mu‘tezz6 el-Bedî‘ adlı eserinde, Beşşâr b. Burd (öl. 187) ve Ebû Nuvâs ve Muslim b. el-Velîd, Sarî‘ el-Ğavânî (öl.208)’nin şiirlerinde fazlalığı az çok hissedilen yapmacıklığın, Ebû Temmâm’ın şiirlerinden taşındığını söyler7. Bu üstadın akıcı bir dile ve güzel ifade etme yeteneğine sahip olmadığına bir şahit görmek istersen, dokuzuncu halîfe Vâsık zamanında Horasan Valisi olan Benî Tâhir’den Abdullâh b. Tâhir’in huzurunda söylediği kasideyi, valinin arkadaşı, şair ve meşhur eleştirmen Ebû’l-‘Umeysil el-‘Arabî (öl. 240)’ye beğendiremediğinden, hediyesini zor alabildiğini söyleriz ki, “Anlaşılamayacak sözü niçin söylüyorsun?!.” şeklindeki kınama ifadesine karşılık bu söz ustası “söylenilen sözü niçin anlamıyorsun?!.” doğru cevabını vermişti8. Buradan Irak’a döndüğünde Hemedân’a uğrayan Ebû Temmâm, dostlarından Ebu’l-Vefâ b. Seleme’nin evine inmiştir ki, bu esnada çok yağan kar yolları kapadığından, mecburen uzun bir süre burada kalmıştır. Ebû’l-Vefâ, Ebû Temmâm gibi kıymetli birinin burada kalışını bir ganimet bilerek, ona özel kütüphanesini açmış ve Ebû Temmâm da bu zengin kütüphaneden faydalanarak, beş güzel kitap meydana getirmiştir. On bölümden oluşan ve Arap (el-Arabu’l-‘Arbâ’) şairlerin şiirlerinden yaptığı seçmelerden ibaret olan birincisi el-Hamâse adını taşır9.

Güzel şiirler seçmesiyle meşhur olan bu şair, bir çok kabileye mensup olan farklı şairlerin her türden şiirlerini içine alan el-İhtiyâru’l-Kabâ’iliyyu’l-Ekber ve yalnız bunların en güzel şiirlerini içeren el-Kabâ’ilî ve Câhiliyye ile İslâmî dönem şairlerinden, İbrâhîm b. Hereme’ye kadarkilerin şiirlerinden seçtiklerini içeren İhtiyâru Şu‘arâ’i’l-Fuhûl ve bir de İhtiyâru Mukatta‘ât adlarını verdiği kitaplardan başka adı geçen el-Hamâse ile beraber toplam beş eseriyle dilde yeni hareketler meydana getirmiş ve zamanlarında aynı kabileye mensup olan bu iki şairden biri sadece kişisel gücüyle, diğeri de buna ek olarak seçicilikteki titizliğiyle ortaya koymuş olduklarından dolayı Muvelledûn ekolünün en önemli simaları olmuş ve bütün dikkatleri üzerlerine çekmişlerdir.

Birinci Bölüm:

Seyfuddevle’nin yanına gelinceye kadar ismi Ahmed olan el-Mutenebbî (peygamberlik iddia eden), H. 303 yılında Kûfe’nin Kinde mahallesinde Huseyn adlı birinin neslinden dünyaya gelmiştir. Ca‘fî b. Sa‘d el-‘Aşîre’ye kadar giden bu kabileye mensup olduğu için, ismine Arapça kitaplarda el-Ca‘fî ve bir de doğduğu mahalleden dolayı el-Kindî nispetleri eklenmektedir. Künyesi Ebû’t-Tayyib’dir. Babası olan Huseyn, Abadânu’s-Sakkâ’ diye isimlendirilmiştir10.



1. Mutenebbî’nin İlk Şiiri: Bu şairin diğer meşhur şairler gibi küçük yaşta, hatta okumaya başlamamış bir çocukken şiir söylediğine şüphe yoktur. Yalnız bunun da diğer şairlerinkine denildiği gibi, düzgün ve kusursuz olan bir şiirine ilk şiir demek bilmem mümkün olabilir mi?.. Dîvânını tarih sırasına göre düzenleyenler, baş taraftaki bir şiiri Mutenebbî’nin ilk söylediği şiir olarak gösteriyorlar11. Dîvânı şerh edenlerden meşhur Vâhidî, çocukluk dönemine ait araştırmalar açısından son derece kıymetli olan, bu ve diğer şiirlerin Dîvân’a alınmasına itiraz ettiği hâlde, bazıları da, bunlardaki noksanları lüzumsuz yere tamamlamaya kalkışmışlardır.

İlk beytinin ikinci mısrası boş olan ilk şiirlerinden birisinin bu boş yeri için, iki değişik mısra (sonradan) yapılmış ve şerh edenlerden İbnu’l-Kattâ‘ da bu giriş beytinin ilk mısrasını ikinci sıraya koyarak, birincinin yerine de kendisi başka bir mısra uydurmuştur. Bütün olanlara rağmen, bu çocuğun şiirinin beşinci beytindeki mana ile sözleri arasındaki uyumsuzluk ortada kalmıştır12.



2. Mutenebbî’nin Eğitimi: Mutenebbî’nin çocukluğunda bir şeyler öğrenmeye son derece istekli olduğunu, komşularından Ebu’l-Hasen Muhammed b. Yahyâ el-‘Alevî adlı kişiden öğreniyoruz. Bu zât diyor ki: “Çöle çıkıp birkaç sene Arapların arasında kaldıktan sonra, katıksız bir Arap olarak Kûfe’ye döndü. Sahaflar çarşısından ayrılmazdı. Bütün bildiklerini bunların (sahafların) kitaplarına ve defterlerine borçludur13. Zeccâc, Ebû ‘Alî el-Fârisî’nin hocasıdır (öl. 311). İbnu’s-Serrâc ( öl. 316) ve Ebu’l-Hasen el-Ahfeş (Ahfeş-i Sağîr öl. 315) ve Ebû Bekr Muhammed b. Durayd (öl. 321) ve Ebû ‘Alî el-Fârisî (öl. 377) ve diğer şahsiyetlerden okumuş olduğu söyleniyor ise de, bunların ilki olan Zeccâc ile ikincisi olan İbnu’s-Serrâc ve Ahfeş’ten ömrünün son senelerinde okuduğu kabul olunacak olsa bile, sıra ile sekiz, on üç ve on iki yaşlarında okumuş ve ders almış olması gerekir ki, onların ölüm tarihlerinden daha önce okumuş olması, ikinci ve üçüncü hocasına nazaran Mutenebbî gibi zeki çocuklar için mümkünse de, Zeccâc’dan, muhtemelen vefat ettiği sene ders almış olduğunu her hâlükârda kabul etmek gerekmektedir. Bununla beraber bize göre konu daha araştırılmaya muhtaçtır.

Bunlardan başka, Ebu’l-Hasen en-Nâşî (öl.365)’yi de Mutenebbî’nin hocaları arasında saymak gerekir. Bu konuda Yâkût’un (İrşâdu’l-Erîb, V, 239)’inde şu anlatılmaktadır:

Ebu’l-Hasen en-Nâşî diyor ki: Kûfe’nin Câmî-i Kebîrinde 325 yılında şiirlerimi yazdırıyordum, talebelerim de benden bunları yazıyordu. Henüz Mutenebbî lâkabını almamış olan Ebu’t-Tayyib de bunların arasında bulunuyordu.


وفي أبياتهم نزل الكتاب






بآل محمد عرف الصواب



Hak ve doğru Hz. Muhammed’in ailesiyle bilindi; Kitâb da onların evlerinde nâzil oldu.” diye başlayan kasidemi yazdırdım. Bu kasidenin içindeki:

فليس عن القلوب له ذهاب
مقاصدها من الخلق الرقاب






كان سنان ذابله ضمير
وصارمه كبيعته نجم



Onun kargısının ucundaki demir, daima düşmanlarının kalbine saplandığından sanki bu demir kalbin içine saklı olan şeylerdendir ve onun için de kalbinden başka bir yere saplanmaz. Kılıcı da bîati gibi daima halkın boyunlarına yöneliktir.” beyitleri gelince, özellikle bu iki beyti yazması için işaret ederek Mutenebbî’nin dikkatini çekmiştim. Bugün bana okunan Mutenebbî’nin şu:

وقد طبعة سيوفك من رقاد
فما يخطرن إلا في الفؤاد






كان الهام في الهيجاء عيون
وقد ضعت الأسنة من هموم



Savaş meydanındaki düşman başları güzeldir. Senin kılıçların da uykudan yapılmıştır. Uyku gözlerden başka bir yer bilmediği gibi, senin kılıçların da başlardan başka bir yer bilmez.” demek istiyor. “Kargılarının ucundaki demirleri de sanki gam ve kederden yaptırmışsın. Kalplerden başka bir yere saplanmıyorlar.” beyitleri, benim kasidemdeki beyitlerden alınmıştır.

3. Mutenebbî’nin Hafızası: Edebiyatçılardan bazıları gibi Mutenebbî de kuvvetli bir hafızaya sahipti. Bu konuda, yine adı geçen komşusu Ebû’l-Hasen Muhammed b. Yahyâ el-‘Alevî’den şu hikâye anlatılır:

Bu zat diyor ki: “Bir gün Kûfe’mizdeki Sahaflar Çarşısından geçtiğim sırada Mutenebbî’nin çoğu zaman uğradığı Sahaf beni çağırıp, “Bugün İbn ‘Abadân Mutenebbî buradaydı. Biri satmak için, yaklaşık otuz yapraklık bir kitap getirdi. İbn ‘Abadân eline alıp süzmeye başladı. Sahibi, Mutenebbî’nin, kendisini işinden alıkoymasından canı sıkılarak “Ezberlemek istiyorsan, inşaallah bir ay sonra…” dedi ve kitabı elinden almak istedi. İbn ‘Abadân kitabı bitirmişti ve bir ay sonra değil, bu bir defa okumasıyla kitabı ezberlemiş olduğu takdirde, kendisi hakkında ne yapacağını bu adamdan sorduğunda, adam hiç düşünmeden, kitabı kendisine vereceğini söyledi. İş ciddiyet kazanmıştı. Ben kitabı elime alıp İbn ‘Abadân’ı dinlemeye başladım. İbn ‘Abadân bu otuz yapraklık risâlenin tamamını hatasız okuyup hepimizin takdir ve hayretini kazanmıştı14.”



4. Mutenebbî’nin Ahlâkî Özellikleri: Nadir rastlanan bir nezahet ve iffete sahipti. Ömründe yalan söylemediği gibi15, erkek ve kadınlara karşı da bütün hayatı boyunca iffetini muhafaza etmişti16. Gayr-i meşru ilişkiyi aklından dahi geçirmeyen17 ve “güzel kadınlarla bir arada zaman geçirmenin iyi ve kötü sonuçlarını düşünmediği hâlde, hayatın bu lezzetlerine, yalnız kendisinin gururu, gençliği ve delikanlılığı engel olan ve bu kadınlara, yaratılışındaki iffet ve nezaheti ortak çıkan18 şair budur.”

İstisnâî bir şekilde şaraptan dahi hoşlanmayan şair odur. “Saf altın gibi olan şaraba meyletmeyip onun şarabı, beyaz bulutun gümüş gibi olan suyu idi19. İçerse nadiren ısrar üzerine veya mecburiyet karşısında içerdi20. Allah’ın bir hediyesi olan aklı, kendi eliyle etkisizleştirmeyi Mutenebbî akıllıca bir iş olarak görmüyordu21.

Bu doğal iffeti ve nezahetiyle beraber, son derece kibir ve büyüklenme huyuna sahipti. Kendini dünyada eşi benzeri olmayan biri olarak görürdü22. Kendini hep büyük görür ve hayalini süsleyen şeref ve yüceliğe (mecd ve ‘ulâ) ulaşabilme uğrunda ölümü dahi göze alırdı23. Bu amaçla devamlı olarak çöllerde dolaşıyor ve asil bir soydan mahrum olması, onun gururlu ruhunu yaraladığından dolayı hep soyunu gizliyordu24. Bu gururunu sonradan da değiştiremediğini, girişte anlattığımız gibi, kendisinden önce şiir ve edebiyat âleminde yer edinmiş olan, Ebû Temmâm ve Buhturî yazma dîvânlarında ve hâşiyelerinde, bu iki şairden alıntılanmış olduğu mana ve ifadelere şerh şeklindeki işaretleri bulunan nüshaları, öldürüldüğü zaman eşyaları arasında çıkmış olmasına rağmen25, sultanların ve ileri gelenlerin meclislerinde bunların adlarını bile duymamış olduğunu söyleyerek, hiç yalan söylemeyen şair, bu konuda duygularına mağlup oluyordu. Bu biricik yalanı da bir düzen kurularak, kendisine itiraf ettirildi. Şöyle ki: Bir gece Meyyâfârikîn (Silvan)’de Seyfuddevle’nin özel meclislerinden birinde Mutenebbî’nin hazır bulunanlara: “Ebû Temmâm’ınızın şiirlerinden biraz okuyunuz! Bakalım şiirleri nasıldır?” demesi üzerine bunlardan biri, evvelce kendi tarafından Ebû Temmâm’ın yazdıklarından birini alarak düzenlemiş olduğu bir beyti okumuş ve Seyfuddevle, ihsanda bulunarak tekrar ettirmişti. Mutenebbî bu durum karşısında suskun kalamayarak, bu adamın şiirinin ifadesinin Ebû Temmâm’a ait olduğunu söylemiş ve Ebû Temmâm’ın bu ifadeyi içeren beytini söylemiş olmakla, adını bile duymadığı şairi pek ala tanıdığı ortaya çıkmıştı26.

Çağdaşlarından öncekilere saygı duymayan bu şair, methettiklerine karşı da aynı şekilde hareket ediyor ve hitaplarında sertlik ifadelerine başvuruyordu. İbn Dehhân’ın el-Me’hazu’l-Kindiyye fi’l-Me‘ânî’t-Tâ’iyye adlı ve Mutenebbî’nin Ebû Temmâm ve Buhturî’den almış olduğu mana ve ifadeleri gösteren kitabından naklen es-Subhu’l-Mebnî ‘an Haysiyyeti’l-Mutenebbî’de (s. 27) görüldüğü üzere Ebû Firâs27, her sene üç kasidesine karşılık, Mutenebbî’ye üç bin dinar verdiğinden dolayı Seyfuddevle’yi sorgulayarak bu miktar paranın, ondan daha güçlü yirmi şaire paylaştırılmasının mümkün olduğunu söylemiş ve bunu duyan Mutenebbî uzun bir kasideyle üzüntüsünü bildirmişti ki, bunun bir çok beyitleri el-‘Umde sahibinin dediği gibi, “son derece cömert”28 olmakla beraber, maksadı, kendisinin edebî gücüne bir noksanlık bulaştırmak isteyenlere bir cevap vermek olduğu hâlde, buradaki bütün sert ifadelerini Seyfuddevle’ye yöneltmiş ve hatta ifadeleri kınama sınırını da aşarak sövmeye kadar varmıştır29.

Hamdânîlerin Antakya Valisi olan, methettiklerinden Ebu’l-‘Aşâ’ir aracılığıyla ilk defa Seyfuddevle’ye takdim edildiğinde “yer öpmemek ve kasidelerini ayakta değil, oturduğu yerde okumak” şartlarını ileri sürmüştü. İşte bu böbürlenmeden abartması, onun deliliğine verilmişti30. Dili her ne kadar şair dili gibi görünüyorsa da, kalbi sultan kalbi31 gibi olan bu şair, padişahlar ve emirler söylediği kasidelerinde sürekli olarak kendisini bunlara denk tutardı32. Dünyada kendinden başka kimseye önem vermeyen Mutenebbî, nezaket kurallarına uymayı da düşünmezdi33. Övdüğü kimselerden Ebû’l-Misk Kâfûr İhşîdî’ye yazmış olduğu ilk kasidesinde "مرمك عين زمان" ifadesiyle İbn Şecerî’nin dediği gibi, bir siyâhî hakkında söylenmiş sözlerin en güzelini söylemiş olduğu hâlde, bunun ciddî methiyeleri arasında siyahlığını lüzumlu lüzumsuz tekrar edip dururdu34.

5. Mutenebbî cimri miydi?: Ömrünün saatlerini fakirlik korkusu içinde servet toplamaya harcayan kimsenin bu yaptığı iş fakirliğin ta kendisidir35. Bu şair son derece cimri olduğundan Ebû Bekr el-Hârezmî’nin36 dediği gibi başka bir şairin37 “herkesten çok kınanmaya layık o şairdir ki, herkesi cimriliğinden dolayı kötülediği hâlde kendisi cimrilik yapar durur.”38 sözünün muhatabı olmuştur. Bu konuda kendisinden aktarılan bir hikâye varsa da39 bununla mazur görülemeyeceği açıktır. Bir gün Buveyhoğullarının aşağıda biyografisi verilen baş veziri İbnu’l-‘Amîd, kendisine gösterilen kılıçları incelerken Mutenebbî yanına girmiş ve bu baş vezir de olağanüstü bir saygının göstergesi olarak kalkıp şairi kendi makamına oturtmuş ve şaire, incelemekte olduğu kılıçlardan birini seçmesini teklif etmiş; şair de bunların içinde en çok süslü olan bir kılıcı seçmişti. Vezir de şairin tersine sâde bir kılıç seçerek denemek için, şairin bir biri üzerine konduğu dinarları kesmeye karar verdiler. Önce şair oturduğu yerde kılıçla bu paralara vurup birkaç tanesini kesti. Kesilen parçalar etrafa dağıldı. Mutenebbî altın parçalarını yerde görünce her şeyi unutarak, vezirin kendisini oturtmuş olduğu vezirlik makamından kalktı ve vezirin, kendisine istirahat teklifi sözleri arasında altın parçalarını toplamaya başladı40. Seyfuddevle’nin huzurunda ayakta kaside okumaya tenezzül etmeyecek kadar kibirli olan Mutenebbî’nin, cimrilik yüzünden böyle bazen bütün şerefini unuttuğu oluyordu. Seyfuddevle’nin sarayındaki şairlerden el-Bâbâğâ41, Mutenebbî’nin cimriliği hakkında şu hikâyeyi anlatmaktadır:

Bir gece Seyfuddevle kalemtraşla bir altın kesesini yarmış ve Ebû ‘Abdillâh b. Hâleveyh42 omzundaki örtüsünü yayıp Seyfuddevle bunun içine çok sayıda altın koymuştu. Ben de eteğimi açtım, bana da bir avuç altın attı. Mutenebbî’den de böyle bir hareket bekliyordu. Mutenebbî kibir gösterince, Seyfuddevle kalan altınların hepsini yere saçtı. Ayakta duran köleler kapışmaya başlayıp, altınların bitmek üzere olduğunu gören Mutenebbî, kölelerin arasına girip, kalan son altınları kapmaya başladı ve hükümdarın işaretiyle köleler kendisini itince başındaki sarık dağıldı.

Ortaya gülünç bir manzara çıktı43. Biyografisi verilen Ebû Bekr el-Hârezmî, Mutenebbî’nin cimriliği konusunda diyor ki:

Bir gün Halep’te Mutenebbî’nin evinde bulunduğum sırada kendisine Seyfuddevle tarafından gönderilen paralar geldi. Tartılmak için bir hasırın üzerine döküldü. Tartılıp keseye konduktan sonra, ufak bir altın parçasının, hasırın aralıklarına girmiş olduğunu gördü. Derhal yerinden kalkıp büyük bir itina ile bunu çıkarmaya uğraştı. Biraz meydana çıkınca, Kays b. el-Hatîm’in44



بدا حاجب منها وصنت بحاجب






تبدت لنا كالشمس بين غمامة



Güneşin, bulut altından çıkan kaşı gibi göründü.” beytini okudu. Sonunda çıkarmayı başardı ve keseye koydu45.

6. Mutenebbî’nin Aile Sevgisi: Mutenebbî çöllerde başı boş dolaşırken, Kûfe’de bırakmış olduğu annesiyle büyük annesini hiç unutmuyordu (Babasını çok küçükken kaybetmişti). İhşîdîlerin Humus Valisi Lu’lu’ tarafından, peygamberlik iddia etmesinden dolayı hapse atıldığı zaman, henüz ergenlik çağına gelmemiş olan bu çocuk, annesinin46 hasretiyle akan gözyaşlarını kalbinin kanıyla karıştırmakta olduğunu düşünüyor ve aynı zamanda kendi ruhunda annesine olan özlemini dile getiriyordu47. ‘Alî b. et-Tenûhî adlı biri hakkında, henüz çocukken söylediği bir kasidesinde Kûfe’yi, annesini ve bütün kıymetli hatıralarını dile getiriyordu48. Hapisten kurtulduktan sonra, büyük annesinden almış olduğu, özlemini dile getiren bir mektup üzerine Irak’a doğru yola çıkmış ise de, Kûfe’ye giremediğinden, bir mektup ile büyük annesini Bağdat’a davet etmiş ve oğlunun hayatından artık ümit kesmiş olan bu büyükanne, mektubu alınca sevincinden ateşler içinde kalarak hastalanmış ve o gün vefat etmiştir. Haberi alan Mutenebbî, kendisi hayattayken öleceği korkusuyla çok defalar ağlamış olduğu bu kadın için, ölümünden sonra da çok ağlamış ve kalbine mutluluğu haram etmişti49.

Çocukluğunda annesiyle büyük annesine bağlı olan Mutenebbî, daha sonra bu bağlılığını kendi ailesine vermişti. Buveyhoğullarından Mu‘îzuddevle, Seyfuddevle’nin kardeşi Musul hükümdarı Nâsiruddevle üzerine yöneldiğinde, Seyfuddevle de kardeşine yardım etmek için harekete geçmişti. Savaşlarda bulunmaktan korkmayan ve çekinmeyen Mutenebbî’yi, bu savaşta Seyfuddevle’ye eşlik etmekten alıkoyan şey, ailesine ve çocuklarına duyduğu aşırı özlemdi50.

Şîrâz’da ‘Adududdevle ile ilk karşılaşmasında söylediği kasidesinde “Humus’u Hanâsira’ya51 kadar severim. Bu da son derece normaldir. Çünkü herkes yaşamış olduğu yerleri sever.” şeklindeki sözlerinden onun vatanına duyduğu sevgiyi anlayabiliriz.

7. Mutenebbî Cesur muydu?: Okula ilk başladığı sıralarda, gür ve güzel saçlarını beğenen arkadaşlarına hitaben: “Saç, savaş gününde, pala bıyıklı kahramanların kanlarıyla kısa kargısını defalarca kandırmış olan gencin başında örgüleri çözülmüş olmadıkça güzel sayılmaz.”52 (Düşman karşısında saçların örgülerini çözüp dağıtmak, Arapların bir adetiydi.) diyerek, ruhunun derinliklerindeki kahramanlık meylini gösteren Mutenebbî, çağının, kahramanlıklarıyla tanınan şahsiyetlerinden hiç de aşağı değildi.

Bununla beraber Mutenebbî’nin o vakitler önemli hobilerden olan köpek ve doğanlarla avlanmaya merakı yoktu53. Seyfuddevle’ye intisabına, yani otuz dört yaşına kadar da kurallarına göre ata binmeyi bilmiyordu. Seyfuddevle kendisini çok sevdiği için, o zamanın silahlarını kullanmayı ve savaş usullerini Mutenebbî’ye öğretmişti54. Bu padişahın Rumlarla yaptığı kırk kadar çarpışmanın bazılarında kendisiyle beraber bulunan Mutenebbî, Ğazvetu’l-Fetâ (Yiğitler Savaşı) adı verilen çarpışmada da beraber olmuştu55 ki, başlangıçta Rumların elindeki bir çok yerleri alıp ilerlemiş olan bu hükümdar, geri çekilme noktasına kadar gelmişken düşman saflarını yararak savunma çizgisinin dışına çıkmıştır. Kendisiyle beraber bu kahramanlığı gösterenlerden birisi de Mutenebbî olmuştu56.

Bu savaşta Seyfuddevle, Mutenebbî’nin sarığı Ummu Ğaylân denilen dikenli bir ağaca dolanıp, hayvanı koştukça çözüldüğünden, ucu bir düşman askerinin eline geçmiş zannederek “Aman!.. Aman!..” diye feryat etmesi üzerine, kendisine durumu açıklayıp, korkusunun gereksiz olduğu bildirince, yerin dibine geçecek kadar mahcup olduğu anlatılırsa da, İbn Hâleveyh’in bu hükümdara dediği gibi, düşman saflarını yaran altı kişiden biri kendisi olması, onun cesur ve kahraman olduğunu göstermeye yeterlidir57. Dîvânını şerh edenlerden İbn Fûrecce de Mutenebbî’nin cesur olduğunu özellikle kaydetmektedir.

  1   2   3


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©atelim.com 2016
rəhbərliyinə müraciət