Ana səhifə

Martin Scorsese ile “Zindan Adası” ile ilgili söyleşi


Yüklə 22.85 Kb.
tarix26.06.2016
ölçüsü22.85 Kb.

Martin Scorsese ile “Zindan Adası” ile ilgili söyleşi




Önce hangisi geldi? Senaryo mu, kitap mı?
Önce senaryoyu, sonra kitabı okudum. Hikayesi ve kendi kendisini çözümleme şekli hoşuma gitti. Ana karakter inanılmaz bir yolculuğa çıkarken sorumluluk duygusunu kabullenmesi; suçluluk duygusuyla nasıl başa çıktığı; şiddet dürtüsünün üstesinden nasıl geldiği anlatılıyor. Böyle bir yaşam sürmenin nasıl bir şey olduğu ve verilen kararlar ilgimi çekti. Kendimizi daha iyi hissetmek için verdiğimiz kararları düşündüm. Bunların başkaları için de iyi olması gerekmez. Ayrıca böylesine büyük acılar çeken bir erkeğin hikayesi ilginç geldi.
Beyinsel rahatsızlığı keşfe çıkan teması için ne diyorsunuz? Sizin için de çok ilginç alanlardan birisi olduğunu söyleyebilir misiniz?

Tam olarak beyinsel rahatsızlık diyemeyiz. Bana cazip gelen tarafı, algılama olayına ağırlık verilmesiydi. İnsanlarda kendilerine yönelik çok farklı algılama biçimleri vardır. Kimin hasta olduğu, kimin hasta olabileceği veya sadece o gün kötü hissettiği tamamen algılamaya göre değişir. Belki uyuşturucu veya alkol problemleri vardır. O zaman hayatı o şekilde algılar. Sonra kendisine gelip beynini temizlediğinde “Oh, hiç de hasta değilmişim” diyebilir.


Film görsel açıdan çok çarpıcı… DiCaprio’nun oynadığı karakterin kabus gördüğü veya kendi geçmişini yeniden yaşadığı ilginç sahnelere yaklaşımınız nasıl oldu?
Böyle sahnelere nasıl yaklaşılacağı ilginç bir problemdi. Aynı zamanda her sahnenin riskli bir oyun halini alması nedeniyle de aktörler için zordu. Kısacası bir puzzle bulmaca gibiydi ama sonuçtan memnun kaldım.
Shutter Island”ın yapımını besleyen etkilenimleriniz nelerdi?
İzlediğimiz birkaç film oldu. Yapımcı Val Lewton’un 1940’ların başında çektği filmlerin modu ve tonlaması harikadır. Ekibime, “I Walked With A Zombie” ve “Cat People” adlı filmleri gösterdim. İkisinin de yapımcılığını Lewton, yönetmenliğini Jacques Tourneur yapmıştı. İsimleri korkunçtur ama şiir gibi filmlerdir. Ayrıca “The Isle of the Dead” adlı bir başka Lewton filmi daha gösterim. Yönetmenliğini Mark Robson’un yaptığı o film de ilginçtir.
Bunların yanısıra tabii ki Roman Polanski’nin “Cul-de-sac”, “Repulsion” ve kendi türünün en muhteşem örneği kabul edilen “Rosemary’s Baby”sini izledik. “Rosemary’s Baby” öyle müthiş bir filmdir ki, sonunu bildiğiniz halde tekrar tekrar izlemeye doymazsınız. Çünkü meydana gelen olaylardan sonra geride kalanların nasıl davrandığını büyüleyici şekilde gösterir. Oyuncular olağanüstü, çekim tarzı mükemmeldir. Karakter davranışları açısından kendi kendisini açığa çıkaran bir filmdir.
Leo ile Mark’a, “Laura” ve “Out of the Past” adını taşıyan iki film daha gösterdim. Bunları Sir Ben Kingsley’de gösterdim. “Out of the Past”ın sonuna gelindiğinde Leo ayakta alkışlayarak, “Bugüne kadar gördüğüm en müthiş film” dedi.
Leonardo DiCaprio ile ortak çalışmanızın doğası yıllar içerisinde değişti mi?
İşbirliğimizin zaman içerisinde değiştiğini sanmıyorum. Ancak daha yoğun hal aldı diyebilirim. Bu film Leo açısından zor oldu. Çünkü açığa çıkarılması gereken çok şey vardı ve açığa çıkarttıkça daha fazlası onu bekliyordu. Daha önce hiç aklımıza gelmeyen şeyleri bile denemek zorunda kaldık. Son derece karmaşık bir çalışmaydı. Leo kendisini bu projeye öylesine adadı ki, onun açısından o dünyada uzun süre yaşamak gibiydi.
Peki, orası yaşamak için iyi bir yer miydi?
Hayır, kesinlikle değildi. Geçenlerde yaşadığımız güzel bir anı hatırlıyorum. Birbirimize şöyle bir baktık. Ben “Teşekkür ederim” dedim ve birbirimizi kucakladık. Sonra ayrıldık ve kendi yolumuza gittik. Ekibe teşekkür ettikten sonra evime gittim. İki ay boyunca da hiç kimseyi görmedim. Leo da gitmişti. Sonra geri geldiğinde bazı sahneleri tekrar izledik. Ekrandaki görüntüye bakıp, “Oh o sahne, ne iğrenç gündü!” diyordu. Veya “Sanki cehennemde gibiydik” diye anılarını dile getiriyordu. Sonra başka bir sahne geldi, “Oh ne kötüydü!” dedi. Ekrana gelen her görüntüde “Oh müthişti” deyip duruyordu.
Hatırlıyorum da çok zor ve ızdırıp verici bir gündü. Kusma sahnesinden tutun da, ormanda koşma sahnesine kadar her türlü zorluk vardı. Çok sıkı çalışma yaptık. Doğrusu bu kadarını beklemiyorduk. Sanki klostrofobik dünyada iki acemi çaylak gibiydik. Ancak Leo devam etmekten hiç korkmadı ve başardı.
Leo’yla tekrar çalışacak mısınız?

Evet, umarım çalışırız. Daha şimdiden yeni projeler bakıyoruz. Evet, yeniden birlikte çalışmayı ikimiz de çok istiyoruz.


Film setinin modu nasıldı?

Setteki mod çok iyi ve çok pozitifti. Son haftalara geldiğimizde herşey daha zor hale gelmeye başladı. Kötü hava koşulları yakamızı bırakmadı. Karar verirken dikkate almamız gereken unsurların başında hava koşulları geliyordu. Kamyonları harekete geçirerek başka bir mekana taşınırken sürekli olarak meteoroloji bürosuna, uydu gözlemcilerine danışmak zorunda kaldık. Ancak ne zaman bir tercih yapsak her defasında koşullar aleyhimize döndü. Sonunda kahkahalarla gülmeye başladık. Aynı durum aktörler için de geçerliydi. Her aşamada çok sıkı çalıştılar. Buna rağmen herşeyi yoluna sokmayı başardık. Bu da filmin güzel olmasına ve aktörlerin performansına yansıdı.


Filmlerinizin hepsinde çekim zorluğu boyutu var. Siz film yaparken hep zorluk mu çıkıyor?
Evet zorluk çıkıyor. Aslına bakarsanız diğer yönetmenlerin de başına birçok iş gelir ama onlar hiçbirşey demezler. Bana gelince, şikayet etmeyi severim. İşin keyifli yanı da şikayet etmektir. Ama bazen gerçekten çok zor olduğu da bir gerçek. Aslında bu iyi bir şey, çünkü o zorluğu hep birlikte çekiyoruz.
“The Departed”ı çekerken bambaşka zorluklar yaşadık. Sürekli olarak farklı mekanlara savrulduk. Her defasında farklı görüntü veren aktörlerimiz vardı. Ancak ortaya çıkan sonuç mükemmel oldu.
“Shutter Island”ı çekerken de sabahın 7.15’inde doğru mekan bulabilmek için kayalara tırmandığım anlaroldu. İşte o zamanlarda “Buralarda ne işim var?” diye düşündüm. Bazı noktalarda kendinize kızıyorsunuz ama bazı noktalarda da “Böyle birşeye nasıl kızabilirim?” diyerek tam tersini düşünüyorsunuz. Tüm zorluğuna rağmen devam etmek gerekiyor. Bu film benim için ilginç ve yoğun; fiziksel açıdan da zor bir çalışma oldu. Sadece ben değil, sette görev yapan herkes bu zorluklardan nasibini aldı.
Ayrıca çok fazla rüzgar ve yağmur vardı. İnsanlar yağmurdan fazlasıyla etkilendiler. Ortalık sel birikintisiyle doluydu. Küçük bir karavanda olduğum için aslında ben fazla etkilenmedim. Yeni bir çekime başlamak istiyorlardı ama yağmur o kadar fazlaydı ki, adeta göz gözü görmez haldeydi. Sonuçta bu işin doğasını kabulleniyor; herşeyi olduğu gibi kabul ediyorsunuz. Özellikle son dört beş haftalık bölümde tüm kararlarımızı hava koşullarını dikkate alarak verdik. Aktörler her zorluğa hazırdı. Bence güzel olan da buydu.
Biraz da filmin görünümünden söz edecek olursak, Leonardo Di Caprio ile Michelle Williams’ın küller arasında göründüğü çok özel bir sahne var. Seyir açısından inanılmaz bir sahne… Siz ne diyorsunuz?
Odadaki kül olayı senaryoda vardı. Kitaptan gelen bir detaydır. O sahnede gerçek kül kullandık. Farklı çeşitteki külleri test ederek en iyisini bulduk. Sonra da bazı digital zenginleştirmeler yaptık ama çok fazla değil…
Leonardo’nun farelere karşı oynadığı sahne için ne diyorsunuz?
Fareler de senaryoda vardı. 100 fare kullandık, sonradan birkaç tane daha ekledik ama o gün çekilen sahnede 100 fare vardı.
Leo’nun farelerle arası nasıldır bilemem ama hoşça zaman geçirmek için favorilerimden değildir…
Zaten o da hoşlanmadı. En zor günlerinden birisiydi.Hatta en zor haftasıydı diyebilirim. Özellikle de elini bir farenin üzerine koyduğunda çok zorlandı. Farelerden bir tanesi ona dokununca Leo’nun öyle bir geri tepmesi vardı ki, hepsi gerçekti. Dediğim gibi 100 kadar faremiz vardı ve hepsi harikaydı. Bize çok iyi uyum sağladılar. Biz de hiçbirisine zarar vermemek için elimizden geleni yaptık.
Kariyeriniz o kadar başarılı ki, kendinizi evde terliklerinizle emekli olmuş düşünebiliyor musunuz?
Evde zaten hep terlikle gezerim. Üzerimde daima pijamalarım ve terliklerim vardır. Hayır hayır, işin doğrusu ben hep çalışmak isterim. Ancak şu da var ki, kariyerim bugüne kadar üç defa çöktü, sonra yeniden canlandı. Sanırım bu dördüncü yükselişim oluyor.
“The Departed”ı yaparken iyi bir gangster filmi yapmaya çalıştık. Ancak çok fazla ticari başarı göstereceğini sanmıyordum. Aldığımız sonuç iyi oldu. Çok iyi bir öyküsü vardı, karakterleri de sevmiştim. Aynı durum “Shutter Island” için de sözkonusu… Önümüzde bizi bekleyen gerçek zorluklar ama öyküyü ve karakterleri sevdim. Umarım ticari başarı da gelir.
Kısacası bundan sonra daha da çok film yapmak istiyorum. Çekimleri 30 gün süren HBO polit filmini bu yüzden yaptım. 30 yıllık kariyerimde 30 gün çekim hiç yapmamıştım.
Frank Sinatra ile ilgili biyografi filmi projeniz hala gündemde mi?

Evet gündemde… İlk senaryo taslağı elimize ulaştı. Umarım yakında hayata geçiririz. Ayrıca HBO için “Boardwalk Empire”ı ve George Harrison ile Fran Lebowitz üzerine belgeseller yapıyorum.


Frank Sinatra’yı şahsen tanıma fırsatı buldunuz mu?
Hayır, sadece bir kere Los Angeles’te karşılaştık ve telefonda bir iki kere konuştum. Hepsi o kadar...


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©atelim.com 2016
rəhbərliyinə müraciət