Ana səhifə

Malta Sürgünü Aka Gündüz’ü Yeniden Keşfetmek


Yüklə 106.67 Kb.
tarix26.06.2016
ölçüsü106.67 Kb.
Malta Sürgünü Aka Gündüz’ü Yeniden Keşfetmek
1885 yılında bir yolculuk sırasında Serez civarında bir dağ köyünde dünyaya geldi. 6 Kasım 1958 de 73 yaşında hayata veda etti.

Romancı, hikâyeci, şair ve gazeteci olarak 50 yıl Türk edebiyatına hizmet verdi. 50 den fazla eser verdi.

Asıl adı Enis Avni’dir. Rizeli Finci oğullarından (Nüfus kütüğüne aile soyadı Fencioğlu olarak geçmiştir.M.M.) Binbaşı İBRAHİM KADRİ beyin oğludur. Annesini küçük yaşta kaybetti, babası ikinci evlilik yaptı.

Çocukluğu binbaşı olan babasıyla birlikte Balkanların değişik bölgelerinde geçti. Bu nedenle Balkan bozgunu onu derinden etkilemiş, çocukluğunu geçirdiği yerlerin sınırlarımızın dışında kalmasından derin üzüntü duymuştur. Ünlü BOZGUN şiirindeki duyguların kaynağı bu hazin anılardır.

İlkokulu Serez’de ve Selanik’te okudu. Şemsi Efendi mektebi Mustafa Kemal’in de okuduğu mekteptir. Buradan Selanik’teki Askeri Rüştiye’ye yazıldı. Üvey annesi okumasını istemedi ve o da İstanbul’daki amcalarının yanına kaçtı. Abdülhamit’in yakın adamlarından olan amcası Kadri Bey etkisini kullanarak onu Galatasaray İdâdisine yazdırdı.

Babası binbaşı İbrahim Kadri bey 1896-1897 yıllarında Yunan Harbi sırasında cepheye gidince Aka Gündüz, babası cephede olan öğrencilerin alındığı özel sınıfa alındı. İstanbul Eğrikapı’daki Askeri Rüştiye’ye geçişi yapıldı. Buradan Ömer Seyfettin ile birlikte mezun olduktan sonra Harbiye’ye devam etti, fakat 2.sınıfta hastalanarak okuldan ayrıldı.

Aka Gündüz, Harbiye’deyken öğrencilerin yemeklerine musallat olan bir çeteye karşı, Ömer Seyfettin ve sınıfların ileri gelenleriyle birlikte yürüyüş ve boykot yaptırdı. Boykot padişaha karşı düzenlenmiş görülerek bundan mahkeme edildi. Prangaya vurularak mahkemeye çıkartıldı. Divan-ı Harp reisi ona “Seni mahvederiz” deyince Aka Gündüz, boykotun padişaha karşı değil bir çeteye karşı olduğunu izah ettikten sonra, pranga söküldü ve serbest bırakıldı.

Delikanlı yaşta 1908’de Selanik’ten İstanbul’a yürüyen Hareket Ordusuna gönüllü katıldı. İstanbul’daki gerici bir ayaklanmayı bastırmak üzere yola çıkan Hareket Ordusunun içerisinde babası İbrahim beyin Balkan cephesinde birlikte savaştığı arkadaşlarından Mehmet Kemal bey de vardır. Mehmet Kemal 1919’da Mustafa Kemal ile birlikte Bandırma Vapuruna binen Binbaşı Kemal beydir. Doğan takma adıyla Adana Saimbeyli –Doğanbeyli-Maraş civarında Ermeni çetelerine ve Fransızlara karşı çete savaşı hazırlamış olan Mehmet Kemal bey Cumhuriyetten sonra Doğan soyadını almıştır. Aka Gündüz ona olan sevgisinden oğluna Doğan adını koyar.

Mersin’den Maraş Elbistan’a kadar olan geniş bölgede hem soyadı hem isim olarak gördüğümüz Doğan adı kahraman Mehmet Kemal Doğan beye sevgiden hürmetten gelir. 1940’da Trakya cephesinde en yüksek rütbeli subay olan, general Doğan bey, İnönü tarafından ısrar üzerine askerliği bırakıp milletvekili olmuştur. (1940’lı savaş yılları için hazin bir ısrar ve geri çekiliş. M.M.) Dikmen Yıldızı romanının sonunda yazar devreye girerek okuyucuya seslenir, oğlu Doğan’ı romanın kahramanı yurtsever pilot olan Murat gibi yetiştirmesi için, okuyucuya vasiyet ederken, “Eğer bir sehpa altında can verirsem…” der. 1927’de hala gericilerin tehditleriyle karşı karşıyadır! Romanın 1938 baskısında bile bu bölüm vardır, ancak ölümünden sonraki baskılarda (Toker 1990) son bölümde bu vasiyet bölümü sansürlenmiş, bazı cümleler değiştirilmiştir.

Harbiye’den ayrılınca Paris’e kaçarak gitti, orada Hukuk ve Güzel Sanatlar Eğitimi aldı, okulu bitirmeden döndü. Hariciyede memur olarak iş buldu, fakat 1910’da Selânik’e memur olarak sürüldü.

Paris’e kaçarken kendisine yardım eden iki arkadaşı Ömer Naci ve Hüsrev Sami Selanik’te bu yüzden hapsedilmişti. Selanik valisi Rauf Paşa bu nedenle Aka Gündüz’e kızgındı. O günlerde askeri okuldan çıkanlar nahiye müdürü yapılmaktaydı. Valiye dilekçe verip nahiye müdürü olmak istediğini söyleyince, Rauf Paşa isteksiz davranmış ve sakalsız olduğu için kendisini tayin etmeyeceğini söylemiş. “Mutlaka sakal mı lâzımdır?” diye sormuş. “Evet” cevabını alınca, “Bari zatı devletiniz sakalınızı iki parmak daha uzatın da sadrazam olun” demiş ve vali de onu odasından kovmuştu. Valinin, Aka Gündüz’e vatanperverliği nedeniyle hoş davrandığı, daha sonra bu sakal uzatma meselesini aralarında şaka yaptıkları anlatılır; bir karşılaşmalarında ona “Sakalımı dört parmak uzattım, hâlâ sadrazam olamadım” demiş.

Nazım Hikmet’i ilk keşfedenlerden olduğunu, onu desteklediğini anıları içinde anlatır. Yine anılarında Selanik’te çocukluğunda Mustafa Kemal ile aynı sohbet masasında oturduğunu, Mustafa Kemal’i bir çok defa hayranlıkla dinlediğini heyecanlanarak anlatır.

1919’da, işgal altındaki İstanbul’da İngiliz valinin emriyle, Ermenilere soykırım yapmakla suçlanarak Malta’ya sürülen toplam 140 Osmanlı vatanseveri (vali/mebus/paşa/aydın) arasındaydı. Malta’da kendi deyimiyle kale içindeki hapishanede 2 yıl karın tokluğuna aşçı yardımcılığı yapmış, oradan kaçış planlarının içinde bizzat yer almıştı. Malta’dan kaçış üzerine 1934’de HAFTA dergisinde yayınlanan bir sohbeti tarihi belge niteliğindedir.

1932’de Ankara milletvekili olarak meclise girdi..

1950’li yıllarda onu radyo sohbetleriyle anımsayanlar hâlâ hayattadır (2006).

“Dikmen Yıldızı” romanının son satırlarında oğlu Doğan’ı yetiştirmeleri için Türk halkına emanet ettiğini söyler. Yaşayan akrabalarından Erzurum’a yerleşmiş olan amca oğullarından biri olan Doğan Fencioğlu’na onun oğlunun adı verilmiştir. Doğan Fencioğlu’nun 2000 yılında Kanada’ya yerleşen müzisyen oğlu İsmail Hakkı Fencioğlu, henüz İstanbul’da konservatuarda öğrenciyken (1990) Unutulmayan Şarkılar adıyla yaptığı kasette sözleri Aka Gündüz’e ait “Nereden sevdim o zalim kadını” (Selahattin Pınar) adlı şarkıyı onun anısına seslendirmiştir.

Rize’de kalan akrabalarından yine amca torunu olan bu satırların yazarı Mahiye Morgül (annesi İbrahim kızı Fatma Fencioğlu), şiiri Aka Gündüz’e ait olan, “Türk Çocukları” ve “Ankara Ankara güzel Ankara” marşlarını müzik öğretmenliği yapmış olduğu 36 yıl boyunca öğretmiş ve söyletmiştir.

1920’de başyazarlığını yaptığı “Alay” gazetesinde (3.sayı) Aka Gündüz’ün iki eseri şu satırlarla tanıtılmıştır. İşgal altında yazıldığını anımsayarak okuyalım.



KURBAĞACIK

Memleketimizde sahte aristokrat geçinen, Frenk kalemiyle Türk edebiyatına katışan, Beyoğlundan Üsküdara olsun geçip halkın halini görmeyen güruhun anlayamadığı ve anlayamayacağı bir eserdir.



Öz muhitimizden ve onun öz ruhundan alınarak vatanın öz evladına ithaf olunmuştur.”
BOZGUN

Vatani ve ahlâki bir mecmua-i eş’ardır. Bir takım monşer tabiatlı ve Bizans ruhlu adamcağızlara faidesi yoksa da halkın ve ailelerin terbiye-i hissiye ve milliyelerine epeyce heyecan ve istifade verebilir.”


Takma adları: Aka Gündüz, Enis Saffet, Avni, Muallim, Serkenkebin efendi, Seniha Hikmet ve gerçek adıyla Enis Avni.

Romanlarında milli mücadelenin ve büyük devrimimizin düşüncesini yaşatan, konularını Türk toplumunun hayatından alan Aka Gündüz, tiplerinde ve tasvirlerinde daima gerçekçi olmuş, ümitsizlik içinde çırpınan ruhlara kuvvet ve ümit vererek vatanseverlik duyguları aşılamıştır.

Aka Gündüz, Kendisini etkileyen ilk yazar Hüseyin Cahit olmuş, onun “Hayatı Muhayyel” adlı küçük hikayesinde hür yaşama duygusunu öğrendiğini söyler, Türk romancılığında Hüseyin Cahid’i anımsatır, ilk yerli malı roman olan onun “Hayal İçindeki” romanındaki tipler için oradaki tipler tamamen bizim tipimizdir der.

Köy Enstitülerinde 1940 lı yıllarda okuyanlar onu bütün eserleriyle tanımakta ve harf devrimi yapıldıktan sonra onun Türk alfabesini kullanan ilk romancı olduğunu söylemektedirler.

Aka Gündüz’ü edebiyat tarihine yazdıran “İki Süngü arasında”, “Dikmen Yıldızı”, “Bu Toprağın Kızları”, “Üvey Ana” gibi romanlarının yanında, “Muhterem Katil”, “Yarım Türkler” piyesleri ve Balkan yenilgisi üzerine yazdığı ünlü BOZGUN şiiridir. 1913’de Türk Yurdu dergisinde Ali Canip Yöntem onun için “İkinci Namık Kemal” ifadesini kullanmıştır.

1958’de ölümü üzerine bir yazı yazan Hasan Ali Yücel yazısında BOZGUN şiirinden bazı satırları birleştirerek onu anmıştır:

Göz gözü görmüyordu. Üstümüze çöken ümitsizlik bulutu, Fikret’in dediği gibi, beyaz bir karanlık değil, elle dokunulur kapkara bir geceydi. Hükümet, memuruna muntazam maaş veremiyor; yaşa şartları köyde kentte yoksulluk denecek şekilde ağırlaşmış bulunuyordu. Balkan Harbinden sonraki dönemde umumi bir bitkinlik hâkimdi. Okullarda;

Bin üç yüz yirmi sekizde Türk namusu lekelendi, of…” türküsünü, her “of” dedikçe söyleyip dinleyenleri harap ediyor, ağlatıyordu. Yirmi gün önce tabutunun arkasında yürürken, “Türk Kalbi” kitabıyla Bozgun şiirini acı acı hatırlayıp rahmetle andığım coşkun Aka Gündüz, o zaman bu ruh hâlini şöyle dile getiriyordu:



Utan ey Türk oğlu, halinden utan,

Bunu mu diledi senden Kayı Han?

Düşman bayrağını yırtan ararım,

Namus ocağını kuran ararım.

Ağla gözüm ağla hicran yaraşır

Vatansız erkeğe zindan yaraşır!

Türk bu muydu? Elbette değildi!.. Başkan’da bozgun veren aynı Mehmetçik, Galiçya’da, Kanal’da, Çanakkale’de, Kafkas’ta, Irak’ta, kahramanca dövüşmedi mi? Neticede yenildik. Ama İstiklâl savaşını bu yenilen millet yapmadı mı? Demek ki, bozuk olan millet değil; bozan, onu idare edenlerdi. Hakikat de tamamiyle budur…. Bozgunların pısırık, etrafını sisler saran çocuğu olmaktan kurtulmuşum; zaferlerin, güneşe bakan ümitli evlâdıyım.

8.12.1958. Cumhuriyet Hasan Âli Yücel”

Balkan bozgunu üzerine yazdığı bir şiirden:

Ağla bülbül, çok zehir var dilinde,

Türk kalmamış koca Urumelinde.”

Sakarya savaşı ve zaferi sırasında hapis tutulduğu Malta –Polverista Kalesinde yazdığı şiirle Kurtuluş savaşına ruh vermeye devam etmekte olduğunu görürüz.

Yürü asker, yürü subay, yürü tarih!

Ufukları zaferinle bürü tarih!

Zalimleri eze eze sürü tarih!

Onun adı: Türk yurdunda Türk-Sakarya…”
“Çoban Türküsü” şiirinde, Balkan Bozgununda orada kalan insanların haline tercüman olmuştur. Şiirden bir alıntı:

Düşmanlar mı vatanına ettiler akın?



Hazin hazin ağlıyorsun gözlerin dalgın

Yavuklunun başı için çal! Susma sakın!

Boynun bükme, için çekme, çal çoban kızı…”

Dikmen Yıldızı” adlı romanın 1990 yılında Toker Yayınları tarafından 5. baskısı yapılmış ve bu baskıda romanın son satırları şu şekilde değiştirilmiştir:

Subaylar! Etrafınızdaki Dikmen Yıldızlarını;

Dikmen Yıldızları! Etrafınızdaki Muratları seviniz!

İnkilâp subayları ve inkilâp Yıldızları!

Sizi çok iyi tanıyan ve sizin çok iyi tanıdığınız ben, bu dünyaya gözlerimi kapamadan vedâ ediyoru: Allahaısmarladık feragatli Yıldızlar! Allahaısmarladık feragatli subaylar…

Ankara-Dikmen”

Oysa, kitabın 28 Mayıs 1927 tarihli ilk baskısında ve 1938’de Edebiyatçılar serisinde çıkan Aka Gündüz’ün eserlerinin tanıtıldığı kitapta, son bölüm şöyledir:

Genç Türk Tayyarecileri!

Genç Türk zabitleri!

Genç Türk bahriyelileri!

Bu eserimi sizin büyük namınıza yazdım ve büyük namınıza ithaf ediyorum.

Bu nesil ve siz, üç kuruşlu aylık ve iki para gündelik için mukaddesatını çiğneyip size ve bana düşman edenlere tesadüf edeceksiniz. Yılmayınız inkilâbın mülazimleri! Darılmayınız inkilâbın yüzbaşıları, münkesir olmayınız inkilâbın kumandanları! Madem ki hepiniz bir Muratsınız ve her Türk kızı bir Dikmen Yıldızıdır.

Yağız ve şık zabitler! Lepiska ve şirin zabit sevgilileri! Birbirinizi seviniz. Murat gibi ve Yıldız gibi seviniz. Başlarından az veya çok sene geçmiş, aylık mütereddilerine karşı kalpleriniz Türk tarihinin birer çelikten barikatı olsun.

İnkilâpçı Türk genci ve genç zabit!

Ben bu romanın ortasında iken bana sümbül bebek tohumları küfretmişlerdi. O babası bilinmezlere, sizin malûm olan tarihimiz ve seciyeniz hürmetine sükût ettim. Genç tayyareciler! Genç zabitler! Genç denizciler!

Ben, şu, öteki ve beriki göçüp gideceğiz. Bizden sonra siz varsınız. Ve benim mezarımın başında yine bir orospu çocuğu haykırırsa, işte o zaman o gün onu hançerleyiniz! Ben saçı ak pak olmuş bir inkilâp çocuğu idim. Sizin de saçı ak pak olmuş ve inkilâptan kurtulamamış birer vatan çocuğu olmanızı diliyorum.

Yıldızlar! Dikmen Yıldızları! İzmir kızları ve vatan kızları! Meyus olmayınız. Hepinizin kalbine bir Murat mukadderdir ve inkilâp ordusunun karada, havada, toprakta can verecek nesilleri sizde mevcuttur.

Dikmen Yıldızı!

Görüyorsun ki sözümü tuttum, adını vermedim ve adını ideal adlar meyanına soktum. “Karagöz” gazetesinin başına geldiğim hafta bir mektubunu aldım. Cevap vermedim ve sen de, Murat da çocuğunuz da beni affediniz. Size bir şey yazmadım, fakat bu eserim, candan mektubunuza bir cevap olsun!



Zabitler! Etrafınızdaki Dikmen Yıldızlarını…

Dikmen Yıldızları! Etrafınızdaki Muratları seviniz!

İnkilâp zabitleri ve inkilâp Yıldızları! Sizi çok iyi tanıyan ve sizin çok iyi tanıdığınız ben, bir gün bir kurşun yahut bir sehpa altında can verirsem, bırakacak hiçbir mirasım yoktur, bir tek evlâdım “Doğan” vardır, onu da bir Murat yapmak için size tevdi ediyorum. Allahaısmarladık feragatli Yıldızlar! Allahaısmarladık feragatli zabitler…

Ankara-Dikmen bağları, 28 Mayıs 1927”
Dikmen Yıldızı romanının son bölümünü ilk baskısındaki gibi tarihe not düştükten sonra Aka Gündüz’ün tarihe tanıklık ettiği çok değerli bir konuya geçelim.

Aka Gündüz Anlatıyor:

Mütarekede Malta’ya nasıl sürüldük?

İstanbul sokaklarında düşman süngülerinin dolaştığı kara günlerde işlenmiş cinayetlerin sayısını bilen kim var?

O meş’um devirde, her gün yüreğimizi yakan facialara kanaat etmeyen düşmanlar Türk münevverlerine de musallat olmuşlardı. Bunlardan bir kısmını evlerinden yakalayarak Malta’ya sürdüler.

Malta’da tel örgülerle, burçlarla, hendeklerle sarılı zindanlardan kaçmağa muvaffak olanların hemen hepsi sağ ve bugün aramızda bulunuyorlar.

Bir roman kadar heyecanlı, bir tarih kadar meraklı ve doğru olan bu satırları, lezzetle okuyacağınızdan eminiz. O zaman İstanbul sokaklarında vatanperverleri nasıl yakaladılar ve bunlardan bir kısmı İngilizlerin elinden nasıl kaçtılar?

Bunu Malta’ya sürülen Aka Gündüz şöyle anlatmaktadır:

16 Mart….Kara gün….

Ben o zaman Celâl Nuri Beyle İleri gazetesinde çalışıyor; Ercüment Ekrem Beyle de Alay adında bir mizah gazetesi çıkarıyordum…

Erkenden matbaaya geldim: Kızılca kıyamet…

İngiliz zabitleri, memurları gelmişler, gazeteyi kapatıyorlar.

-“Bizim Alay’ı da kapatacak mısınız?” dedim

- “Alay’ınız devam edebilir” dediler.

Celâl Nuri, sonraları İstanbul mebusu olan Ali Rıza, Antalya mebusu Ahmet Saki Beyler ile daha birkaç zat yukarı salonda sinirli sinirli fısıldaşıyorlar. Ben işin alayındayım.

Meclis’i imaret kapatır gibi kapatmışlar.

Şehzadebaşı’nda İngilizler uyuyan askerlerimizi süngülemişler.

Ortalık karman çorman….

Celâl Nuri Beye yanaştım:

-“Büyük patron, dedim, sıvışmanın yoluna bak, nerede ise senin de o pembe ensene yapışırlar.”

-“Hiç ummam” dedi.

Zaten o böyledir. Neye uğradıysa hep böyle ummaya ummaya uğradı.

Fakat büyük patron Sedat Nuri çok zekidir, işini bilir. Hemen bir otomobil getirtti. Böylece büyük patronu evine aşırttık.

Evinde saklı parası mı varmış, altınları mı, onları selâmete koymağa gitti.

Tam bu sırada idi ki muharrir arkadaşlardan Osman Cemal Bey çıka geldi. Sapsarı idi, beni bir kenara çekti, soluk soluğa;

-“Aman, seni arıyorlar” dedi.

-“Ben kahraman falan değilim, neye arasınlar?”

-Ben o kadar söylerim işte. Ağzımı aradılar, hem de bir şiddetli derdest emrinden bahsettiler.”

Ne olsa insan beşer. Daralınca şaşırıyor. Sedat Nuri Beyin cömertliği üzerinde. Yazılacak yazılara mahsuben bana bir çok paralar verdi. Vakit de gecikti. Şimdi nereye gitmeli? Eve gitmek olmaz.

Öyle uzun uzadıya akraba falan da yok ki gidip saklanayım.

Cevizlikteki ablama gittim. Onun da beni aradıklarından haberi varmış. Tanıdıklarından bir sivil memur gelmiş, ona beni aradıklarını haber vermiş ve;

-“Burada saklanırsa şüphelenmezler” demiş.

Eve girdim, birkaç gün orda kaldım. Fakat fazla duramadım. Canım sıkılmağa başladı. Hariçle temas ettim. Anadolu’ya kaçmağa karar verdim ve hazırlığa başladım. Hemen hemen her şey yolunda gidiyordu. Bir de baktım ki ayağımda lostrin ayakkabılar… Bu fotinlerle dağda bayırda nasıl yürünür?..

Bir spor potini alayım, dedim. Karaköy’e gittim. Potini ayağıma giydim, fakat bir buçuk liram eksik çıktı.

İleri matbaasına geldim. Burada oturmanın manası var mı? Çıkıp gitsek… Hayır, adamın ayağına dolaştı mı dolaşır…

Bir çay içeyim, dedim, yukarı çıktım.

Âlâ… Lonca kurulmuş… Celâl Nuri’yi yakalamışlar…

İsmail Müşfak Bey şakalaştı:

-“Bu ne ihtiyatsızlık, pek o kadar görünme, karışmam…”

Çayım yarıda kaldı.

İçeriye suratsız bir adam girdi. Beni sordu, söyledim ve galiba korkudan olacak, çişim geldi. Çıktım.

Herif peşimde. Merdiven başında da kalpaklı iri bir adam bekliyordu.

Matbaa müstahdemlerinden biri bir işaretle etrafın sarıldığını anlattı.

Merdiven başında aklıma geldi:

-“Nereye gidiyoruz?” diye sordum.

-“Galata’da İngiliz siyasi dairesine!”

-“Sen kimsin?”

-“Memur.”

-“Türk müsün?”

-“Nene lâzım.”

-“Öyle ise vesikanı göstermeden seninle bir yere gitmem.”

-“Cebren götürürüz.”

-“Silah istimal ederim”

Yalan… Pabuç alacak kadar ahmaklık ederim ama bunu yapacak kadar budala değilim.

Fakat herif inandı, durakladı...

Hüviyet cüzdanını çıkardı, gösterdi. Bunun üzerine yürümeğe başladık.

Şimdiki Milliyet matbaasının – o vakit Sabah matbaası- karşısındaki tütüncünün önünde durdum. Sigara, iğne iplik, bir küçük makas, kalem defter, iki üç mendil aldım.

Sonra eczaneye uğradık, biraz tentürdiyot, bir tüp aspirin aldım.

Galata rıhtımından çıktık.

İkinci sokakta bir hana girdik. Birinci katta bir odaya aldılar.

Şef bana kahve ısmarladı, sigara verdi. İki gün evvel bir parti milliyetçinin daha Malta’ya gönderildiğini söyledi ve birkaç defa şu sözleri tekrar etti:

-“Sizden iki üç zat daha Malta’ya gönderildi.”

Anladım ki:

-Sen de gidiyorsun, ona göre davran demek istiyor.

Fakat benim ona göre davranacak hiçbir işim, vaziyetim yoktu. İpi billah, sivri külâh bir adamım işte…

Nihayet Benet dedikleri kart genç geldi, protestan ve azalarının konuştukları Tevrat Türkçe’siyle konuşuyordu.

-“Buyurunuz, refakatimde hareket eyleyiniz efendim!..”

Buyurduk. Sokakta yan yana gidiyoruz. Biliyorum ki etrafımızda bir sürü muhafız var. Büyük kapının üstündeki levhayı okudum:

“Arapyanhanı”

Burası bir hapishane. Kumandanı da galiba binbaşı rütbesinde sert bir İngiliz’di.

Yüzleri duvara dönük iki asker. Önlerinde mühendis masası gibi mail birer masa. Benet, hapishane kumandanına bir şeyler söyledi. Yazıcı neferler toparlandılar.

Konuşmağa başladık.

Ben sustukça neferlerin kolları da hareketsizleniyordu. Hissettim ki bu hasbıhal süsü verilen bir isticvaptır.. Ona göre iyi zabtetmeleri içi ağır ağır konuşmağa başladık.

Bu konuşma uzun sürdü. En sonunda dedim ki;

-“Arkamız Porartör’e, Viladivostok’a kadar açıktır. Biz geriledikçe canlanır, kabarır, dayanırız, kırk dayak yeriz, fakat kırk birinciyi biz atarsak sizin büyük ordu Üsküdar’ı tutamaz.”

-“Tenk yu.. Centilmen!”

Bu iki kelime dudaklarının arasından gayri ihtiyari döküldü ve hapishane kumandanı bana tabakasından bir sigara ikram etti!

-“Şimdi sizi odanıza çıkaracağız. Muameleniz çabuk bitecek. Nihayet iki üç gün sonra Malta’ya hareket edeceksiniz.”

Bir gün sonra Tophane rıhtımında bir Harp motoruna bindik. Zabitin elinde bir zarf vardı. Zırhlıların arasından geçtik. Bir dritnavtın iskelesine yanaştık.
Malta’dan nasıl Kaçtılar?

İngiliz dritnavtı Malta’da büyük limana demirledi. Liman içinde limanlar… Dantelâ gibi bir yer, daha ilk saatte Malta hoşuma gitmedi. Motorla askeri bir dairenin rıhtımına çıktık.

Zabit piyade kumandanına bir şeyler söyledi.

Bir araba ile kalelerden bürçlerden gire çıka Polverista kalesine geldik.

Üç dıllı koca bir bina… Her üç dıl’ı kale burcu.. Haricinde hendekler, burçlarla tel örgüler ve nöbetçiler…
KALE İÇİNDE

Öğle yemeği zamanı imiş.

Kampa soktular. Kimseler yok. Birdenbire karşıma birisi çıktı:

-“Vay Akam!”

-“Vay Numan ustam!”

Bu, bizim Numan usta idi. Hani bir anda İstanbul mebusu oluveren Numan usta.

Derken bir vay daha!…

Beni alt katta dipte bir odaya götürdüler. Bir çokları sofrada henüz yemeğe başlamışlar. Feyzi Zülfü (Diyarbekir mebusu), Celâl Nuri Beyler ve saire..

Birkaç ”vay”dan sonra tas kebabının başına oturttular.

Oturuş o oturuş… Artık ordan kalkabilirsen kalk…

Uzun müddet bu kalede mahpus kaldık. ( Aka Gündüz orada 2 yıl, kendi deyimiyle karın tokluğuna aşçı yamaklığı yaparak yaşadı. M.M.)

Hiç bir tarafa çıkarmıyorlar, tel örgüsüne bile yaklaştırmıyorlardı.

Hırsımızdan, hiddetimizden İngilizlere öyle mektup yazanlarımız, istida verenlerimiz olurdu ki, en hafif yazılmışını peynir tulumuna koyup ta aç fareye ikram etseniz yemez.

Fakat onlar en ağırına bile cevap vermezler ve sizin âsabınızı çuval elyafına döndürürlerdi.

Hele bir gün Süleyman Nazif öyle bir istida yazdı ki, bir insanı birbiri üstüne birkaç defa kurşuna dizdirmeğe kâfi gelirdi.

Buna da cevap çıkmadı.

Kös dinlemişler…
KAÇMA KARARI

Sinirler gittikçe bozuluyor, ruhlar bunaldıkça bunalıyordu. Evlerimizden de daima fena haberler gelmeye başladı. Günler geçtikçe hepimiz bir çeşit maniye, meraka tutulduk. Velit Beyin manisi kitap, resimli mecmua toplamaktı. Şükrü Kaya beyin manisi şarljit tercüme etmek ve etrafındakilere vakit vakit iktisada, idareye dair kısa dersler vermekti.



Mustafa Abdülhalik Beyin manisi filüt, Ardıhan mebusu Tahsin Beyin manisi de keman çalmaktı. Fethi Bey İtalyanca ve İngilizce öğrenmeye çalışırdı.

Afyon mebusu Ali Bey, sabah akşam muntazam ve muayyen müddetle bahçede gezinti yapardı.

Bu zından, bu Malta artık usanç vermişti.

Anadolu gözümüzde tütüyordu. Oraya bir ulaşabilsek… Hepimizin kafasını bu fikir, sadece bu işgal ediyordu: Kaçmak…

Ve kaçmaktan başka hiçbir düşüncemiz yoktu.

Tevfik Hadi, Rauf, Vasıf, Kara Kemal, Bedri, Rahmi, Ahmet Emin, Ali Nazmi, Celâl Nuri, Cemal, maliyeci Ferit Beyle, Rafet Paşa, Numan usta, Ferit ağabey, Ağaoğlu Ahmet ve ben toplanmıştık, kaçmak için çareler arıyor, müzakereler ediyorduk.

-“Mademki kati ve pratik olacağız. O halde arkadaşlara soruyorum, bu işe ne kadar para lazımdır?”

Kısa bir münakaşadan sonra:

-“En az elli bin Türk lirası” dediler.

Firar planının tanzimi ne kadar kolay ve muntazam oldu ise tatbiki için lazım gelen paraların tedariki o kadar zor oldu. Bunun nasıl tedarik edildiğini söylemek selâhiyetini kendimde bulamıyorum.

Bir gün postadan çıkan paketler arasında lokum paketleri geldi. Vatandan gelen lokuma can mı dayanır?

Bu lokumlardan birinin içinden çıkan küçücük bir kâğıt parçasında beklediğimiz şu satırları heyecanla okuduk:

On iki gün sonra beklenen vapur Salima’nın iç limanına tecrübe seferi yapacak. Vaziyeti iyice tesbit ettikten dört gün sonra tekrar avdet edecek ve dört gün zarfında ise tahtelbahirin Marsa İskala limanının methalinde bulunan küçük adaların arkasındaki batak yerine geleceği beklenmelidir.

Sivastopol’dan tarihi hareketine ve İstanbul’da….. den dolayı geçireceği otuz altı saate nazaran bu günden itibaren on üç on dört gün sonra orada bulunacaktır.”

Lokumdan çok daha tatlı gelen bu haber hepimizi nasıl sevindirdi, bunu şimdi siz asla tasavvur edemezsiniz. “Bunlar da ne? Ne vapuru, ne tahtelbahiri?” demeyiniz.

Ya ne zannettinizdi, biz Malta’da zindanda İngilizlerin emri altında armut toplamıyorduk ya, bizim de bir işlediğimiz, bir faaliyetimiz vardı. Bizim bir benekli madamımız, İskoçyalımız, nelerimiz nelerimiz vardı.

İngilizler bilmem bilirler mi idi. Fakat her halde sonradan öğrendiler ki, su uyur düşman uyumaz.

Hem öylesine uyanıktık ki…

Ancak size burada bu işlerin iç yüzünü şimdi daha açık saçık bildiremeyeceğim. Onun da zamanı var. Gelecek…

Şunu bilin ki günün birinde vapurumuz Malta’ya geldi. Dört gün zarfında da tahtelbahir gelecekti. Demek daha biraz bekleyecektik.

Fakat bu bekleyişin ne kadar güç, nasıl zor bir bekleyiş olduğunu tahmin edebilmek kolaydır. Arada vapurumuzu görelim dedik ve ikişer üçer arkadaşlık kafilelerle karadan Salima’ya gider gibi ağır ağır yollandık.



İŞTE VAPURUMUZ!

Beş altı bin tonluk eski sistem bir gemi.

Vapurumuzun süvarisi Karadenizli Süleyman kaptandı. Parola mucibince kaptanımızla büyük pastacıda görüşecektik. O, soldaki birinci masada yalnız oturacaktı.

Süleyman kaptanın şimdiki ismi Cose Peterrers idi.

İngilizleri büsbütün şaşırtmak için kaptanımızın ismi İtalyan olduğu halde tabiiyeti Portekiz idi. Vapur da Odesa limanına mensuptu.

Bayrağı ve patentesi İngiliz’di.

Dört gün sonra Marsa İskala limanında, denize karşı oturmuş sohbet ediyorduk.

Sular kararmağa başlamıştı. Güneş kızıl bir tepsi gibi kudretsiz ve donuk batıp gidiyordu.

Birden iki adacığın arasında bir kaynaşma oldu. Sular harelendi ve bir su aygırının başı sudan çıktı.

Tahtelbahirimiz gelmişti ve işte karşımızda idi. İki dakika sonra üstteki kapak açıldı. Orada bir gölge peyda oldu. Yüreklerimiz çarpıyordu.

-“Urs, Urs!”

Bu, bizim itina ve ihtimamla beslediğimiz köpeğimizin ismiydi. Bu köpek öyle iyi yetiştirilmişti ki, zindanda ağzına para verirdik, o da gider şehirde bir pastacı dükkanına girer, parayı verir, uzatılan pastayı yiye yiye döner gelirdi.

Tahtelbahirin kaptanı şimdi onu çağırıyordu. Urs denize atladı, tahtelbahire gitti ve orada ağzına verilen kâğıdı, ıslatmadan bize getirdi. Kaptan bizim orda Urs’la bekleyeceğimizi biliyordu.

Bu kâğıtta kısaca, harekete hazır olduğu, bir kaza geçirdikleri için tahtelbahirde bir ölü ile bir yaralı bulunduğu yazılı idi.

Demek ki artık her şey hazırdı.

Fakat daha gemiler gelmeden biz aramızda, yani birkaç arkadaş, kimlerin kaçacağı hakkında müzakereler etmiştik. Bu müzakereler umumi şekilde olmuyordu. Birbirimize emniyet etmediğimizden değil, fakat her ihtimal ve ihtiyata riayet etmek için böyle yapıyorduk. Neticede şu arkadaşlardan mürekkep yirmi kişilik bir liste yaptık:

Valilerden Sabit, Tahsin, Rahmi, Mustafa, Abdülhalik, Muammer, Süleyman Necmi, Memduh, İbrahim Bedrettin Beyler.

Kara Kemal.

Diyarbekir mebusu Feyzi Bey, Ali İhsan ve Mehmet Kâmil Paşalar, İstanbul Merkez Kumandanı Miralay Cevat, Muhacirin Müdiri umumisi Şükrü Kaya, muavini Veli Necdet, doktor Fazıl Berki, Sivas kâtibi mesulü şişman Gani ve Divanı Muhasebat mümeyyizlerinden Macit, Musul Merkez Kumandanı Nevzat Beyler.

Bu liste gizli tutuldu. Hattâ, o kadar ki listeye dahil olan arkadaşların çoğu kaçacaklarından haberdar değillerdi.

İki gün sonra kat’i hareket haberi geldi: “İstenilen kışlık eşya bu ayın altısında Kaptan Zade Süleyman Efendiyle behemehal postaya verilecektir.”

Demek ki Eylül’ün altısında hareket mukarrerdi. O gün zaten Malta’nın büyük dini bayramlarından biri olan San Glea bayramı vardı.

Son defa olarak Nasyonal sinemasında seyirciler arasında, karanlıkta kaptanla teferruat görüşüldü ve her şey kararlaştırıldı.

Ancak kaptan:

-“Vapurda 12 kişi için yer hazırladım. Bundan fazla olursa yakalanırız. On ikiden fazla arkadaş alamam” demişti.

Bu vaziyet karşısında kaptanla uzun uzadıya münakaşadan sonra onun da, bizim de birer parça fedakârlık etmemiz esası tekarrur etti. Biz şimdi listemizden kimleri çıkaracaktık? Evvela Mustafa Abdülhalik Bey:

-“Beni siliniz” diyerek, büyük bir fedakârlık nişanesi gösterdi.Arkasından Miralay Cevat Bey, aynı hareketi izhar etti. Bu suretle on sekiz kişi kaldı.

Ve bu on sekiz arkadaş, Malta bayram neşesi içinde çalkalanırken bir sandal sefası yapmağa çıktılar. Sandallar açıldı. Yelkenler rüzgâra göğüs gerdi. Tahtelbahir çoktan açık denize çıkmıştı.

Ve Süleyman Kaptan yolcularını gemisinin sinesine alarak Napoli’ye dümen kırdı.

Akdeniz’de o ne korkunç, o ne müthiş bir seyahatti.

Yakalanıp da bir İngiliz zabitinin huzuruna kaçak diye çıkmak.. Kaçak, fakat beceriksiz, yakalanmış bir kaçak diye çıkmak…

Onlar yakalanmadılar.

Malta’da bir baykuş öttü sanki… Acı çığlık gibi etrafı saran bu habere İngilizler hiç aldırış etmiyor göründüler.

Şiirleriyle Aka Gündüz
BOZGUN -Balkan bozgunu üzerine yazılmıştır- 1911

Müslümanı, Türkü düşman sürümüş

“Altındağ” üstünü duman bürümüş

Ruhlarla melekler ufka yürümüş;

Başını çevirip bakan kalmamış,

Tanrı korkusunu duyan kalmamış:

Ağla, gözüm, ağla! Hicran yaraşır,

Vatansız erkeğe, zindan yaraşır!

“Halk güneşi” midir karşımda batan?

Nazlı ninem midir yerlerde yatan?

“Sen misin, sen misin ey garip vatan”

İllere satılmış ırzın, yaşmağın

Harap edilmiş hep otağın, bağın

Ağla, gözüm, ağla! Hicran yaraşır,

Erkeksiz vatana düşman yaraşır!

Ey öksüz ocağım! Zavallı ana!

Kıydılar mı sana? Kıymadan cana..

Kara mı sürüldü eski bir şana?

Rabbin mekânına sanem asılmış,

Bembeyaz alnına neler yazılmış?

Ağla, gözüm, ağla! Figan yaraşır

Kaygısız imana hüsran yaraşır!

Ne ettiler sana, ne oldu bana

Kulağımı verdim vurulan çana,

Bir gariplik geldi çöktü her yana;

İslâm diyarında Kur’an ağlıyor,

Kur’anı başında Turan ağlıyor,

Ağla, gözüm, ağla! Figan yaraşır,

Bülbülsüz bağına hazan yaraşır!

Rumeli tutuştu, vatan dağıldı

-Türk kuzularına altın ağıldı-

Can memelerinden kanlar sağıldı

Kucağını açıp saran nerede

Ertuğrul’un oğlu Osman nerede?

Ağla, gözüm, ağla! Hicran yaraşır,

Goncesiz bülbüle figan yaraşır!

Utan ey Türk oğlu, halinden utan;

Bunu mu diledi senden Kayıhan?


Böyle mi emretti ulu yaradan?

Hüdavendigârı soran yok mudur?

Fâtih türbesine varan yok mudur?

Ağla, gözüm, ağla! Hicran yaraşır,

Kurumuş sineye al kan yaraşır!

Mâbeder değişmiş, atılmış kitap!

Ne hanüman kalmış ne de bir ahbap!

Sahi mi katılmış zemzeme şarap?

Kalmamış mı duyan, ağlayan, ölen?

Her tarafı sarmış, sevinen, gülen:

Ağla, gözüm, ağla! Figan yaraşır,

Kör olası göze tuğyan yaraşır!

Akan sularından kanlar çağlıyor,

Tütmeyen ocaklar, vicdan dağlıyor,

Çoluk, çocuk, gelin civan ağlıyor,

Düşman bayrağını yırtan ararım,

Namus ocağını kuran ararım,

Ağla, gözüm, ağla! Figan yaraşır,

İmansız cihana tufan yaraşır!
AH!

Kartal basmış, ıssız kalmış yuvalar,

Bülbül susmuş, gül kurumuş bağında..

Damlar çökmüş, şehid dolmuş ovalar,

Çağlayanlar kan köpürmüş dağında…

Ağla bülbül! Çok zehir var dilinde

Türk kalmamış koca Urumeli’nde

Birer binek taşı olmuş mezarlar;

Ninem, ninem seni de mi çiğnettik?

Ey türbeler! Ey şehidler, hisarlar!

Sizler için biz ne yaptık, ne ettik?

Ağla bülbül çok zehir var dilinde

Türk kalmamış koca Urumeli’nde

Kavalını kırmış çoban ağlıyor,

Sahrâların yeşil benzi sararmış..

İhtiyarlar hicret yükü bağlıyor,

Yeller susmuş tan yerleri kararmış..

Ağla bülbül çok zehir var dilinde

Türk kalmamış koca Urumeli’nde

Ben ne ettim? Nedir benim günahım?

Zindanlarda garib kaldım nideyim?

Hak yolundan ayrılmadım Allah’ım!

Kurtar beni, kurtarmaya gideyim…

Ağla bülbül, çok zehir var dilinde

Türk kalmamış koca Urumeli’nde
ÇAL ÇOBAN KIZI

Güzel çoban! Kuzuların niçin dağıldı?

Koyunların memesinden kan mı sağıldı?

Urumeli baştan başa sana ağladı

Boynun bükme, için çekme, çal çoban kızı..

Senden başka bu yerlerin var mıydı sazı?

Görmüyor mu ahu gözün baharla yazı?

Sahraların bülbülüsün öt çoban kızı!

Boynun bükme, için çekme, çal çoban kızı..

Düşmanlar mı vatanına ettiler akın?

Hazin hazin ağlıyorsun gözlerin dalgın

Yavuklunun başı için çal, susma sakın!

Boynun bükme, için çekme, çal çoban kızı…

Özel not:

Aka Gündüz, anne tarafımdan dedemin amcaoğludur. Yaşayan akrabalarından olan ben, Mahiye Morgül, diyorum ki:

-1908’de Selanik’ten İstanbul’a yürüyen “Hareket Ordusu” içinde yer aldı. Bu ordunun içinde Mustafa Kemal’in arkadaşı Binbaşı Mehmet Kemal Doğan bey de vardır.

Bu noktada benimle benzerliği şudur; ben de 1968’den beri birçok antiemperyalist yürüyüşe katıldım.


-İşgalci İngiliz emperyalizmi tarafından Malta zindanlarında hapis kaldı. Suçu emperyalist işgalcilere karşı yazılar yazmaktı. Anadolu’ya geçme hazırlığındayken tutuklandı.

Ben de 1971 Amerikancı askeri yönetim tarafından Yıldırım Bölge Askeri cezaevinde bir yıl hapis kaldım. Suçum Konya Ereğli’de öğretmenleri TÖS etrafında örgütlemekti.


-Bilecik’e sürüldü.

Ben de 1980 Amerikancı askeri yönetim tarafından İzmir’den Konya’ya sürüldüm.


-Harf devrimi yapıldığında yeni alfabeyi kullanarak ilk roman yazan o oldu. Köy Enstitülerinde bu yönüyle örnek alındı, derslerde anlatıldı.

Benim kitaplarım da müzik eğitiminde yenilik getiren kitaplardır. Dünya konferansında işlik çalıştıran ilk Türk müzik eğitimcisi oldum.

-Adana’ya gönderilen Osmanlı valisinin yanında katip olarak verildi. Gittiğinde Adana’da bir gazete çıkardı.

Ben de Adana’ya gelin gittim. İlk kitabımı Adana’da yazdım. Yazılarım gazetelerde yer aldı.



M.Morgül


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©atelim.com 2016
rəhbərliyinə müraciət