Ana səhifə

Jandarma komutaninin karisi


Yüklə 330.35 Kb.
səhifə1/4
tarix26.06.2016
ölçüsü330.35 Kb.
  1   2   3   4
MAHMUD İLE YEZİDA

Murathan Mungan


KİŞİLER

MAHMUD YEZİDA

AK ÇARŞAFLI KIZLAR

KARA ÇARŞAFLI KADINLAR

HAVVAS AĞA

KAYMAKAM


KÖYÜN DELİSİ

KAYMAKAMIN KARISI

TELLAL

JANDARMA KOMUTANI



JANDARMA KOMUTANININ KARISI

KOŞUCU


KÂHYA

TÜFEKLİLER

KEBİK

NIRVAN


MUHTAR

ABİD EMMl

EYŞANANA

KÖYLÜLER


RAŞAA NA

YEZİDİ KADINLAR

DOKUZKARDEŞ

ULAK


YEZİDÎ ATALARI EN YAŞLI YEZİDÎ ATASI

Defterdar, Mal Müdürü, onların eşleri, Teyfo Ağa, Yezidiler...

Birinci Sahne

AYİN


(Ortada büyükçe bir ateş yakılmıştır. Ateş, karanlığı ikiye böler, boyu adam boyu kadardır. Ve zaman zaman kuş sesleri, böcek sesleri duyulur. Doğanın gecedeki sesleri...

(Yezidiler, ateşin çevresinde iç içe geçmiş üç daire ha­linde dönerek, ayinlerini tamamlamaktadırlar. Geride, boy­dan boya, Yezidilerce kutsal sayılan tavus ku§unun kanat­larından yapılma, fallik bir totem durmaktadır. Ve sanki bu ayini izlemektedir. Onun önünde, yüksekçe bir yerde, giysi­sine tüyler ve kemikler takmış ayin şeyhi, ayini ve kalabalığı yönetmektedir. Ateşin çevresindeki ilk halkayı oluşturan küçük çocuklar, eteklerinden aldıkları tuzu avuç avuç ateşe atmaktadırlar. Kutsanan küçük çocukların çevresinde ise, genç kızlar ikinci daireyi halkalayarak dönerler; tavus kuşu tüylerinden yapılma giysileri; kollarında, boyunlarında süs-leri-takılan; ayak bileklerinde halhalları; yüzlerinde dövme­leri; burunlarında hızmalarıyla genç kızlıklarını kutlar ve kut-sarlar; çıplak ayaklarının altına serilmiş taze otları ezerler. Son olarak, onları da çevreleyen bir yetişkinler dairesi var­dır. Yetişkinler birbirlerinin bellerinden tutmuşlardır; en ke­netlenmiş, en sıkı daireyi onlar oluştururlar.

(Bir köşede Yaşlı Kadınlar bağdaş kurmuş, iki yana sallanıp durmakta ve bir y andan büyükçe bir kazan kaynata-

rak, kazanı karıştırmaktadırlar. Sonra yaşlı bir adama bembe­yaz bir kefen giydirirler, adam kefeni giymek istemez, dire­tir, sonra giyer. Yaşlı Kadınlar, kefenin üzerine kırmızı boya çalarlar. Adamın başı düşer, kolları gerilmiş gibi açık kalır iki yanında. Bir süre adamı ölü olarak gezdirirler, sonra kefeni çıkarıp ateşe atarlar. Kefen ateşe atılınca adam yerinden fır­layıp, ateşin çevresini dönmeye başlar. Genç kızlar, adam dönerken el çırparlar.

(Daireler giderek daralır. Mırıltılar, ayin duaları, inilti­ler yükselir. Daire giderek küçülmüş yalnızca adam boyu a-teş kalmıştır ortada. Daire en daraldığında, ve bir ateş, ve bir de çevresine kilitlenmiş kalabalık kalınca ortalıkta:)

YEZtDîLER — Cümle kötülükler bu daireye hapsolsun!

Cümle kötülükler bu ateşte yansın, yok olsun!

Işıklar.


İkinci Sahne

DİLEK AĞACI

(Yezida, dağ başındaki Dilek Ağacının dibindedir. Adak çaputlanndan artık dallarını kaldıramayan ağaca, ateş rengi bir çaput daha bağlamaktadır. Mahmud'un geldiğini görmemiştir bu yüzden. Mahmud bir süre oyalanır, Yezida' yi izler. Sonra sevgiyle gürleyen bir sesle)

mahmud— Nedir dileğin Yezida?

YEZtDA— Senden başka dileğim yoktur Mahmud.



mahmud— Dileğinin çaresini ağaçtan mı beklersin Yezida? Bu kaçıncı gündür bilir misin?

YEZİDA— Bu gün kırkıncı çaputu bağlamışımdır ağaca, sağ-salim gelesin diye kırkıncı çaputu bağlamışımdır bu gün.



mahmud— Bu gün kırkıncı örüğünü öreceğim Yezida. Saçı­na kırkıncı murat düğümünü atacağım. Bu gün kırk örük tamam olmuştur. Bu düğümler,-bu örükler ne za­man çözülecek Yezida?

yezida— Saçlarımın örüğünü çözmek "ilk gece hakkındır" Mahmud. Ya sen çözersin bu örükleri, ya ölüm.

mahmud— Gel deli kız gel de, ölüm araya girmeden kırkıncı örüğünü vurayım.

11

(Yezida sevinçle koşar. Mahmud, Yezida'nın saçının son tutamını da örer. Örük bittiğinde)



mahmud— Kırk! Kırkı tamam eyledik!

YEZtDA— Şükür seni kırk gündür gösterene.



mahmud— Hep bu korkuyla mı yaşayacağız Yezida? Hep günleri sayarak mı? Hep ölümle, hep sevdayla mı ya­şayacağız? Kaç bana Yezida, kaç da korkulu günler dinsin artık. Bak Dilek Ağacı bile artık kollarını kaldı­ramıyor. Onun da takati tükenmiş. Al al olmuş rengi, kızgın, öfkeli...

YEZtDA— Ya bir de köyler öfkelenirse Mahmud? Aşiretler öf­kelenirse? Bu topraklar kızarsa kanla sulamak gerekir o zaman. Kanla serinletmek gerekir bu toprakları. Ne beni sağ korlar Mahmud, ne de seni.



mahmud— Kaçarız Yezida. Tümden kaçarız buralardan. Ne­reye istersen oraya kaçırırım seni. İzimizi bile bulamaz­lar Yezida.

YEZİDA— Bulurlar Mahmud. Hangi köye gidersek gidelim bulurlar. Yezidiler öcünü yerde komaz. Bir Müslü-mana kaçan Yezidi kızı vurulmadan, o kızın kanı akıtıl­madan, canı alınmadan Şeytan rahat vermez kimseye. ..^e-ek-mter-feverir^ne-yağmıırr ne evlerde dirlik-dü-zenlik. Her şeye sebeptir kaçan o Yezidi kızı. Kanı alınmadan hiçbir yerde, hiçbir Yezidi rahat yüzü görmez. Törelerimiz böyle der.



mahmud— O zaman izin ver isteteyim seni ağandan-ba-bandan?

YEZİDA— Töremizi bilmez gibi konuşursun Mahmud. Hangi Yezidinin, bir Müslümanla evlendiği görülmüştür Mahmud? Hangi kitapta yazar bu? Sevda, aklını du-manlandırmıştır.

12

mahmud— Seni isterem Yezida. Başka bir şey bilmem.

yezida— Sen delirmişsen kurban? Daha seni köyün kapısın­da vururlar. İlk adımını kana bularlar. Al kanın bana şerbet diye içirip, beni kilitlere vururlar.

mahmud— Peki ne yapacağız Yezida? Ne olacak bu işin so­nu?,

yezida— kırk gündür bu soruyu sorarsın mahmud.



mahmud— Sorarım elbet. Nedir çaresi bilmek isterem. Ya sen ne diye bağlarsın ateş rengi çaputları Dilek Ağa­cına?^ dilersin ağaçtan? Bir çare değil? Ama nasıl bir çare? İşte ben bunu sorarım sana. Çarenin adını koy­mak isterem.

yezida— Bir çaresi bulunur elbet Mahmud. Lakin vakit er­kendir. O kadar kapıp koyvermeyelim kendimizi. Bir çaresi bulunur elbet. Bulunmalıdır.

mahmud— Çareyi biz bulacağız Yezida. Çare ağaçtan gel­mez. Zaman kısa. Köyler küçük. Bir duyarlarsa buluş­tuğumuzu, bir görürlerse; İşte o vakit sağ komazlar i-kimizi.Kara yerlere geliriz. Çareyi hemen bulmalıyız Yezida... Çare aramaya vakit geçirmek gelmez. Kır­kıncı günü geçirmeye gelmez.

YEZİDA— Bu gün beni kaçırmaya gelmiş gibisin Mahmud. Kaçırmakta kararlı gibisin... Korkmaktayım... (Ses­sizlik.)

MAHMUD— Bu gün seni kaçırmak isterem Yezida.



yezida— Ya ben kaçmak istemezsem Mahmud? Ya diretir­sem? Zorla mı kaçınrsan beni? Canımı yakarak, kırk gündür örük vurduğun saçlarımı yerde sürüyerek mi kaçırırsın?

MAHMUD— Nasıl böyle söylersin Yezida? Bu nasıl konuş­maktır? Nasıl dilin varır böyle söz etmeye? Kıyamam sana ben. Kıyabilir miyem Yezida? Hem ipek saçına

örük vururken bile canın yakmayayım diye ellerime ka­nat takmaz mıyım? Sabah yeli gibi dokunmaz mıyım saçının her teline? Nasıl böyle konuşursun benim kal­bim böyleyken?

YEZfDA— Korkaram Mahmud. Ben yalnızca korkaram.



mahmud— Gönlün olursa, nzan olursa gel benimle. Bu gün kırkıncı gündür. Bu gün, uğurlu bir gündür. Yukarı yaylalarda hısımlarım, akrabalarım vardır. Kapısına geleni geri çevirmezler. Ağalık töresidir bu. Saklarlar bizi. Sonra başka bir diyara göçeriz. Dinine karışmam. İster Müslüman olursun, ister Yezidi kalırsın. Yeter ki karım ol, can yoldaşım ol. Sen gibi çocuklar doğur ba­na.

YEZlDA— Güzel söylersin Mahmud. İyi söylersin ya; kimse rahat yüzü göstermez bize, kimse rahat komaz bizi. Hangi ana oğluna Yezidi gelin ister? Hangi ağaya Yezi­di kızını gelin diye götürürsün de evinde konuk eder?



mahmud— Her kapıyı çalarız Yezida. Her çareyi deneriz. El­bet bir anahtar bulunur derdimize.

YEZİDA— Olmaz bir iştir Mahmud. Can yakıcı bir iştir. Yalnız senin, benim canım olsa neyse ne; lakin köyler düşer birbirine. Bununla da kalmaz, bir zaman babadan oğu-la can alınır. Biz unutuluruz, Mahmud da, Yezida da unutulur. Sebepsiz bir öç kalır geriye. Böyle anılalım ister misen Mahmud? Böyle bir lanetli sevdaya bulaşa­lım ister misen? Sana sen gibi çocuklar doğuracakken, tüyü henüz bitmemiş günahsız sabiler tüfek kuşanıp kan döksün ister misen? Artık mezarında kemikleri bile kalmamış bir Mahmud için, bir Yezida için yıllar yılı böyle günahsız sabilerin kanı aksın ister misen?



mahmud— İyi söylersin, güzel söylersin Yezida. Daha doğ­mamış çocukları düşünürsün. Ya biz ne olacağız kur-

14

ban? Ya Mahmud ne olacak? Herkesi düşünen yüreğin Mahmud'u düşünür mü? Mahmud'a yanar mı? Sen de­likanlı sevdası nedir bilir misen Yezida? Delikanlı ya­rası nedir bilir misen? Bunu anlatmak sana hayli müş­küldür sevdiğim, hayli müşküldür.



YEZİDA— Sanki benim yüreğim buza kesmiş gibi konuşursun Mahmud? Yüreğimin yalazını görmez gibi konuşur­sun.

mahmud— Sevdalıyım sana Yezida. Bu sevdadan murat al­malıyım. Bütün dediklerimin, diyeceklerimin mayası budur.

Dilersen anama götüreyim seni. O beni sever. Hem de çok sever. Geri çevirmez dileğimi. Başta biraz huysuz­luk eder ya, sonra sonra alışır sana. Hem sen sevdirir­sin kendini, sen kendini dokuz köye, dokuz cihana sevdirirsin...

YEZtDA— Sevmezler Mahmud sevmezler. Kendi yüreğine ha­yal salma. Hiçbir Müslüman Yezidiyi sevmez Çok çektirmişlerdir bizlere, çok taşlara tutulmuşuzdur. Ata­larımıza da, dedelerimize de, bizlere de çok etmişlerdir çok... Ve de bin yıllık nefret dururken surda olanca haşmetiyle, kimse bir garip Yezida'yı sevmez Mah­mud. Sevemez!

mahmud— Ben sevdim Yezida. Hem de çok sevdim. İnan ol­sun ölümüme sevdim!

yezida— (Boynuna atılır) Mahmud! Mahmud'um! Ölüm istemekteyim! Çaresi budur!

mahmud— Deli kız, ne dersin sen? Nasıl söz edersin öyle? Ölümün ne işi var aramızda? Daha bana sen gibi ço­cuklar doğuracaksın Yezida. Karım olacaksın. Kırk örüğün benimdir. Bu sevda, bu beden benimdir!

yezida— Senindir Mahmud! Ölümüme senindir!

mahmud— Seni ilk gördüğüm günü hatırlamakta mısın Ye-zida?

YEZIDA— Hiç unutabilirim Mahmud?



mahmud— Hele deli kız ağlayacağına, gel yine oyun oyna­yalım. Seni ilk gördüğüm o günü oynayalım. En güzel oyun odur.

(Bu sahne "oyun içinde oyun" olarak sürecektir, za­man zaman kopsalar bile oynadıkları oyundan, gene de oyun biçiminde sürecektir. Düş ile gerçeğin ayrımını yitirmişlerdir artık.)

YEZIDA— Seni gördüğüm o ilk gün ırmağın öte yakasınday-dın.

mahmud— Seni görünce ırmağı geçtim Yezida.

YEZtDA— En mümkünsüz işi basardın.

MAHMUD— Ben ırmağın öte yakasındayken, sen benimle eğlendin uzaktan. Sandın ki ırmağı geçemem. Sandın ki yanına ulaşamam. Sandın ki ırmak geçilmez.

YEZIDA— Irmağı yüzerek geçen görülmemiştir bugüne dek. Irmağın da töresi vardır kendince: Adam yüzdürmez üstünde, insan barındırmaz, kendine yüzmeye geleni çeker suyun dibine, yutar.



mahmud— Önümde ırmak vardı. Ve de başka çarem yoktu.

YEZIDA— Yukarı koyaktaki dağ yolundan başka hiçbir yol bu tarafa adam getirmez, başka hiçbir yol bu yana iz sürdürmez... İnsan taşımaz.

MAHMUD— O yolu her gün senin için geçmekteyim Yezida.

YEZIDA— O yol sarptır Mahmud. Herkese geçit vermez, her babayiğit aşamaz yukarı koyağı. Yol izin verse kartal­lar, akbabalar, alıcı kuşlar izin vermez.



mahmud— Ben izini sevdamdan almm Yezida. Gücümü sen-

16

den almm. Irmağın öfkesini yendim, dağın öfkesini yendim...



YEZIDA— Ya köylerin öfkesi Mahmud? Ya insanların? Ya törelerin, aşiretlerin? Onları yenebilir misen sen? Bin yıllık çaresizliği?

mahmud— Yeneceğiz Yezida. Seninle birlik olup yeneceğiz. Tek başıma benim de gücüm yetmez. Ama sen olursan yanımda, sevdan olursa, desteğin olursa. Tüm civar köylerden ağalar, beyler gelse de; İdil'den, Cizre'den, Midyat'tan kaymakamlar gelse de; Mardin'den, Diyar-ı Bekir'den, Siirt'ten valiler gelse de; Ankara'dan vekil­ler gelse de yeneriz Yezida. Her mâniyi aşarız, her güçlüğü yeneriz. Yeter ki bileklerimiz birleşe senin­le...

YEZtDA— O gün ırmağı geçmeyecektin Mahmud. O gün ırma­ğı geçmeyecektin. Şimdi çaresiz olmazdık böyle.



mahmud— Şimdi sevdasız olurduk.

Ve de bir kez girmiştim suya, dönmek olmazdı.

YEZIDA— Bir kez geçmiştin ırmağı. Boğulsan sebebin olacak idim. Büyük bir iş başarmıştın. Er kişiydin. Yiğittin. Dağlar gibiydin. Yüreklendirmiştim seni, el etmiştim. Dönmek olmazdı. Saçından sular sızıyordu bedenine.

mahmud— Şaşkın öyle bakıyordun.

YEZIDA— Bakıyordum. İlkin saçlarını kuruladım, sonra yü­zünü, boynuna inmiştim ki...

MAHMUD— Bileklerini kavradım.

yezıda— Gözlerimiz değdi birbirine.

mahmud— Şaşkın bakıyordun.

yezıda— Gözümü alamamıştım.

mahmud— Uzun zaman elin kalakaldı yüzümün bir yanında.

YEZIDA— Yüzünde kalakaldım. Yüzümde kalakaldın. Taze ömrümde gördüğüm en güzel er kişi yüzüydü. Göz-17

lerin güleçti. Gözlerinden ırmaklar geçiyordu çağıl ça­ğıl...

MAHMUD— Mecnundum. Gözlerim dünya sığıyordu.

YEZIDA— Yüreğime soluk yetiştiremiyordum. Orada yığılıp kalmaktan korktum.

MAHMUD— Genç ömrümde gördüğüm en güzel kız yüzüydü. Uzaktan el etmiştin bana. Hâlâ onun sevincindeydim.

YEZIDA— Önce sen seslenmiştin.

MAHMUD— Irmağın kıyısında, karşı kıyısında bir ceren var dedim kendi kendime. İlk gördüğümde bir ceren mi, bir kız mı diye akıl erdiremedim. Seslendim!

YEZIDA— Sen seslenince dönüp baktım ardıma.

mahmud— Bir hayal dedim kendi kendime. İnsanın böylesi olamaz. Sonra güldün. Gülmen insan olduğuna dela­letti.

YEZtDA— Irmağın öte yakasındaydın. Nasılsa erişemezdin ba­na. Ferhat dedikleri herhal bu olmalı dedim kendi ken­dime. Irmağın öte yakasındaki Ferhat! Yüreklendim. Güldüm.

MAHMUD— Sen gülünce, sen gülünce, bu gülüşe ulaşmak ge­rek dedim. Pahası ne olursa olsun ulaşmak.

yezida— Müslüman eri hep bir garip korku, hep bir garip duygu salmıştır yüreğime. En dokunulmayandır. En gizli olan. En yasak olan. En günah olan. Böyle bir korkulu sevdadır Müslüman. Irmağın öte yakasınday­dın. Bütün Müslümanlar gibi. Ve ölüm gibi bilinmez­din. Hakkında hiçbir şey bilmediğimiz ölüm gibi.

MAHMUD— Bir zaman ırmağın kıyısından izledim seni. Lakin sen de ayrılmadın ırmağın kıyısından. İkimiz ırmağın iki kıyısında yürüdük bir zaman. yezıda— Aynlamadım ırmağın kıyısından. Hep sana bakmak

18

istedim. Hep sana bakmak. Yüzünü seçmeye çalışı­yordum uzaktan. Bir dağ yürüyor gibiydi. Mümkünü yok bu Ferhat dedim kendi kendime.



mahmud— Sen oradaydın, ırmağın öte yakasında bir ceylan. Gülmesen bu ceylan diyecektim. Bu ceren diyecektim. Ve yoluma yürüyüp, geçecektim. Lakin güldün bana ırmağın öte yakasından. İnandım. İnsandın. Bana gü­lüyordun. Irmağı geçmek gerek, dedim.

YEZIDA— Irmağı nasılsa geçemez dedim. Nasıl olsa varamaz benim yanıma. Böyle bir babayiğidi bir. daha nerde görürem dedim kendi kendime... Böyle bir Ferhad'ı... İyice bir bakayım dedim. Doya doya bakayım. Gözle­rime yüzünün suretini çıkarayım dedim. Canım, bede­nim unutmuş gibiydi. Yürüdüm yanınsıra, yürüdüm ırmak kıyısında. Sonra anladım elinde uzun kavalın vardı. Lakin çalmadın.



mahmud— Sonra el ettin. Sen el edince bana. El edince...

YEZIDA— İlkin bir oyun gibi gelmişti bana. Eğlenmek istedim fikrimce. Nasılsa ırmağın iki kolu kavuşmaz, bir araya gelmez dedim.



mahmud— Sen el edince bana, bu iş tamam, dedim. Sonra ırmağın kollan kavuştu. Sonra kollarımız kavuştu.

YEZIDA— Şaşkındım. Dilim yoktu sanki ağzım içinde. Konu-şamıyordum. Gittikçe yaklaşıyordun. Korku basmıştı yüreğimi, tenim yalazlanmıştı.



mahmud— Sen bana el edince, işte o zaman soyundum esvap lanmı, girdim ırmağa. Dönüşü yok artık bu yolun, de­dim. Ya sen kazanırsın, ya ırmak, dedim.

YEZIDA— Hep böyle oldu şimdiye dek. Ya bir şey kazandı; Ya öteki şey. Hayatla ölüm arasında her şey.



mahmud— Irmak güç yetiremedi bana, kulaçlarımın hakkın-

19

dan gelemedi, sanki ellerimden tutmuş karşı kıyıya çe­kiyordun beni. O gücün başka bir kudreti olmazdı. O-lamazdı. Bütün hikmeti buydu. Sen elimden tutmuş­tun.



yezida— Bu iyiden iyiye aklını yitirmiş, dedim. Kim girer bu coşkun, bu asi ırmağa? Bu asi ırmak kaç can aldı şim­diye dek? Kaç ocak söndürdü? Sen yaklaştıkça bu ya­na dua ettim içimden, boğulmayasın diye, deli dalgalar alıp götürmesin seni diye, töresini bozduğun ırmağın öfkesine gelmeyesin diye.

MAHMUD— Irmağın öfkesini yendim. Irmağın töresini yen­dim. Sonra çıktım ırmaktan, bedenimde binlerce ırmak.

YEZtDA— Yapacak bir şey kalmamıştı artık. Bu Ferhat dedim kendi kendime. Oyun bitti dedim. Düş gerçek oldu de­dim. Dağ yanıma geldi dedim. Yezida, bu yiğit senin yazgındır dedim, kendime ve de bedenime.

mahmud— Irmağı geçtim, dağı aştım, sana geldim Yezida.

YEZtDA— Tam kırk gün!



mahmud— Tam kırk gün geldim sana.

YEZtDA— Her gün için bir örük ördün saçlarıma.



mahmud— Artık saçlarını çözmek isterem Yezida. İlk gece hakkımı isterem.

YEZtDA— Irmağı geçtin, dağı aştın Mahmud. Ben senin hakkınım artık. Bir diyeceğim yoktur buna.

MEHMUD— Hakkımı isterem Yezida. Sevdalılık hakkımı. Sevdalılık hakkımı ödeyesin bana.

YEZtDA— Var git babama iste beni desem, vururlar seni Mah­mud. Sağ komazlar bilirem. Babam Deli Miro ki, elini bacı kanına bulamıştır, evlat kanına da bular. Babam ki ağasıdır köyün, babam ki Deli Miro diye nam sal­mıştır, bin yıllık töresini bozup da Müslümana kız ver-

20

mez. Diyelim ki verdi beni Deli Miro, deli aklına uydu da verdi beni sana. Bacısını namus uğruna vurduğunu unuttu da verdi. Senin köyün, senin köylün beni kabul eder mi sanırsın? Anan etmez, kardasın etmez, ağan et­mez, komşun etmez, kapındaki itin etmez. Ben kapına it olmaya hazırem Mahmud, lakin, eşikteki çomağın et­mez. Her gördükleri yerde taşladıkları Yezididen köy­lerine gelin gelsin istemezler. Çocuklar ardımdan gü­ler, kadınlar arkamdan fesat salarlar. Böyle bir ömür nasıl geçer Mahmud? Nasıl geçer? Sen kıyabilirsen bana? İstersen her gün ağlayıp gözyaşımla durayım karşında?



mahmud— O nasıl söz Yezida? Mardin'den öte diyarlar var­dır. Dilersen seni oralara götürürem.

YEZtDA— Ben başka diyarlarda solaram Mahmud. Ben kapı önüne dikilmiş ince bir dalım. Başka diyarlar bilme-mişem bu boya kadar. Başka topraklar görmemişem. Başka topraklarda kök salamam Mahmud, kurur gide­reni. Ben bir Yezidiyim Mahmud. Anam-atam Yezidi­dir. Yüreğim ne olursa olsun gördüğüm töre Yezidi töresidir. Âdetim, törem başkasına el gelir. Kimbile belki bir zaman sonra sen dahi yaban bakarsın bana.



mahmud— Ben yüreğimden başka töre bilmezem Yezida.

YEZtDA— Yüreğin aklı yoktur Mahmud. Ve de yüreğin töresi uçan olur.



mahmud— Naçar bırakma beni Yezida. Bir it gibi severem seni, bir it gibi. Dileğin buyruğum olacaktır. Daha ne istersen?

yezida— Aha bir it de ben olmuşam sevda uğruna. Lakin iki­miz yalnız değiliz dünya üstünde Mahmud. Ve bizim dünyamız üç-beş köyden öteye geçmez. Sanma ki seni sevmiyrem, sanma ki sevdam azalmıştır, muhabbetim

21

eksilmiştir. Her gördüğümde kırk misline çıkar sev­dam. Muhabbetim Leylâ ile Şirin'e emsaldir. Lakin her bir müşkülü düşünmek ve de aklıma vurmak zorunda kalmışem. Çünkü ben bir Yezidiyem Mahmud. Ben bu topraklar üzerinde çok kimsesizem, ve de dişiyem. Yarın bir gün sen ölende tutunacak dalım olmaz, yas­lanacak ağacım. Sen hiç Yezidi olmamışsen Mahmud, nerden bileceksin yüreğimin gizlisini? Çöz saçlarımı Mahmud. Çöz saçlarımı da köyüme gön­der beni. Kırk gündür bir düş gördük diyelim. Kırk gündür bir sevdalı uykudaydık diyelim. Kırk gün geldi geçti diyelim. Çöz saçlarımı Mahmud. Çöz de sal beni.



mahmuı>— Çözmem saçlarım Salmam gidesin köyüne. Onlar benim ilk gece hakkımdır. Sevdamızın töresi böyle buyurur... Ne çabuk unutmuşsan Yezida. Karım ola­caksan. Ölümüme olacaksan.

YEZtDA— Son sözün budur Mahmud?



mahmud— Son sözüm budur Yezida.

YEZIDA— Madem öyle, kaçacağam sana Mahmud. Lakin bana bir vakit mühlet veresin. Nereye götürürsen oraya gi-decağım. Sevdam gibi canım da sana emanettir. Bizim­kisi hayat sevdası değil, ölüm sevdasıdır. Lakin ma­dem ki beni ömrüne ortak etmek, can yoldaşı kılmak istersen, gelecağım seninle Mahmud, nereye götürür­sen götür gelecağım. Şimdi ikimiz de köylerimize dö­nek. Ve de her kim hazır olur ki, Dilek Ağacının dalına bir yeşil çaput, bir yeşil murat mendili bağlar. Üç günde bir çıkar bakaram ağacın dallarına, senden bir işmar beklerem. Sen de üç günde bir çık dilek ağacının tepesine ve de benden bir yeşil mendil bekle.



mahmud— Sözün sözdür Yezida? Sözün sevda sözüdür?

YEZîDA— Sözüm sözdür Mahmud! Sözüm sevda sözüdür. Sözüm senin sevdana sözdür. Ve de başının üstüne sözdür. Seni çok sevmekteyim Mahmud, çok sevmek-_teyim.



mahmud— (Yezida'yı kollarının arasına alır.) Göreceksen se­ni Sultan edecağım Yezida. Pişmanlık yoklamaya.cak yüreğini. Erliğimin üstüne başım koyarım ki, bir kara gün göstermeyeceğim sana. Yezida'm, Yezida'm be­nim! Alnı top perçemli yiğit oğullar isterem senden!!

yezîda— Hurma dalından beşikler isterem senden... Hurma dalından...

Işıklar.


Üçüncü Sahne

DÜĞÜN


(Havvas Ağanın köyünde Düğün Evinin önü. Açıklık, meydanlık y er. Sahne gerisinde uzun masalar, üstlerinde kar beyazı örtüler, yerlere kadar... Üzerinde türlü yiyecekler, içecekler. Meydanın iki yanında el çırpan kalabalık. Ortada ve önde oyuncular, oyun oynayan köylüler, hüner gös­terenler. Yüksekçe bir yerde Tüfekliler. En arkada uzun bir merdiven. Merdivenin üstünde altında birikmiş kadınlı bir kalabalık, gelini beklemekte. Ak Çarşaflı Kızlar, Kara Çar­şaflı Kadınlar. Merdivende kınlan testiler, dağılan şekerler, yuvarlanan bozuk paralar, kapışan çocuklar, curcuna, şen­lik...

(Uzun masaların ortasında, Kaymakam ve eşi, Jandar­ma Komutanı ve eşi, Defterdar, Mal Müdürü ve onların eş­leri, komşu köylerden gelen konuklar, Teyfo Ağa, Muhtar, Kâhya, köyün ileri gelenleri, eşraf, ayan... Ortalık yerde Köyün Delisi, ve Tellal...

(Merdivenin dibine birikir Kara Çarşaflı Kadınlar. Merdivenin üzerine dizilir Ak Çarşaflı Kızlar.)

24

AK çarşaflı kızlar— Ay gelin, kız gelin Yeter gayrı naz gelin Çık kapıya yüzün göster Ak çarşafın boz gelin. kara çarşaflı kadınlar— Ay gelin, kız gelin



Çarşafın renk değiştirdi Büyüdün gelin oldun Ayağın ev değiştirdi.

—Gerekirse karşılıklı tekerlemeler sürer—



havvas ağa— Düğünümüzü şenlendirmişseniz Kaymakam Bey, şeref vermişseniz, sağolasınız, varolasmız. Siz de sağolasınız yenganım. Komutanım sizler de (Her­kese teker teker} sizler de... sizler de... sizler de...

kaymakam— Sen de sağol Havvas Ağa, sen de sağol, köyün de sağolsun.

havvas ağa— Köyüm sağolmaya sağolacak da, lakin şu top rak reformunun kolu bizim toprağa uzanmasa...

kaymakam— Politika yok Havvas Ağa, düğünde olsun poli­tika yok. Burda olsun politika konuşmayalım.

havvas ağa— İyi dersin de Kaymakam bey, diyiler ki, top­rak reformuyla hökümet bizim topraklarımızı alıp ona buna dağıtacak imiş.

kaymakam— Olur mu öyle şey Havvas Ağa, olur mu öyle şey? Kimsenin malını kimsenin elinden almaz Devlet Baba. Dağıtılacak olan hazine topraklandır. Yüreğinizi geniş tutun. Hem sen Defterdar Beyin ahbabısındır. O-na sorsaydın, o açıklardı sana işin doğrusunu. Toprak reformuyla hazine topraklan yoksul ve topraksız köy­lüye dağıtılacaktır. Hepsi bu.

köyün DELlsl— Kimin malı, kime dağıtılıyor Kaymakam Bey?

25

kaymakam— Ne diyor yahu bu? Ne diyor bu?

Nerden çıktı bu?

havvas ağa— Aldırmayın Kaymakam Bey. Köyün delisidir o! Ağzına geleni söyler ya kimse kulak asmaz ona. Or­talıkta gezinir durur öyle. kaymakamın karısı— Ay deli meli ama baksanıza talebeler

gibi konuştu vallayi. tellal— Hele hele hele huuu! Bu köy düğün yeridir Şenliğinden bellidir Düğünde oynamayan ya divane ya delidir.

(Türlü oyunlar oynanır. Açıkta bıraktıkları bellerine kaş-göz çizerek bellerini yüz haline getirmiş oyuncular çıkar ortaya. Çevrelerine topladıkları kalabalıkla sahnenin bir ya­nına yığılırlar. Bu bölüm boyunca zaman zaman, kalabalıklar öbekler halinde, sahnenin bir yanından ötekine sürekli bir akım sağlayacaktır. Konuşmalar bu yer değiştirme sıraların­da yapılacaktır. Oyunla ilintili olarak, değişik yöre oyunları eklenebilir, ya da çıkartılabilir. Bir tek "Yezidi Taşlama Oyu­nu" nün işlevi çok açık bir biçimde belli olduğundan de­ğiştirilemez.)

kaymakamın KARISI— Şu köyler çok ilginç yerler oluyorlar. İnsanın burada hiç canı sıkılmazmış gibi geliyorlar bana.

jandarma komutanının KARISI— Ben de öyle sanıyorum. Bana da öyle geliyorlar. Bu gibi bu gibi yerlerde çok eğleniyorum. Zaten bizimki beni hep gezdirir. Tayi­nimiz bu gibi yerlere çıktığı zaman, önce hep üzü­lürüm, sonra hizmet aşkıyla sevinirim. Sonra bizimki beni daha fazla üzülmeyeyim diye beni hep böyle gez-

26

dirir. Köylere falan gideriz. Kaşık, kilim toplarız.



kaymakamın KARISI— Öyle öyle, vatanın her bir parçası, her bir karışı bizden hizmet bekliyor. Kocamın tayini nere­ye çıkarsa çıksın aynı hizmet ateşiyle koşarız. Koşarız, koşarız. İlden ile koşarız. Biz kaşık ve kilime ilaveten çorap ve heybe de toplarız.

tellal— Koşun, koşun koşmacadır yansın adı Kazanana armağandır kendi muradı.

(Sahnenin gerisinde bir yerde koşmaca başlar. Ko­şanlar az sonra öteki yandan gireceklerdir, sanki köyün çev­resini koşmuş gibi.)



havvas ağa— Hazine toprakları demektesin Kaymakam Bey... Hangi tarafın toprağıdır bu? Dağıtılacak olan toprak bellidir?

kaymakam— Aklın fikrin toprakta Havvas Ağa. Allah gözü­nü doyursun! Uçsuz bucaksız, göz alabildiğince top­rakların var. Hâlâ üç dönümlük toprağın lafım edersin. Dağıtılan topraklar sizin topraklardan uzaktır, gönlünü geniş tut.

havvas ağa— İlahi Kaymakam Bey, Ağa kısmının aklı başka nerde olur? Bizim fabrikamız, dumanımız yok. Tek sermayemiz toprak. Ve de bizim işimizdir çiftçilik!

kaymakam— Senin işin çiftçilik değil Havvas Ağa, çiftçilik değil, ağalık, senin işin ağalık.

havvas ağa— İyi dedin Kaymakam Bey, doğru dedin. Adını üstünde dedin: Ağalık... Lakin ağalık vermekle olur denilmiştir. Onca yancı, onca ırgat çalışır kapımızda. Ola ki veresin değil? Olmayınca nereden vereceksin? Bunun için ağa kısmının aklı fikri toprakta olmak ge­rektir.

kaymakam— Yine de bu kadarı fazla Havvas Ağa. Açgöz­lülük yani. Danlmayasın sözüme ama işin gerçeği bu.

havvas ağa— Öyle deme Kaymakam Bey, öyle deme. Eski­den ağalar eşkıya beslerlerdi dağlarda. Başlan sıkıştı mı, bir kemlik oldu mu, bir habar uçururlardı dağlara. Eşkıya ossaat inerdi dağdan, giderdi ağasının kapı­sına. Emri neyse yerine getirirdi ve yine dönerdi dağı­na. Köy mü basılacak, adam mı vurulacak; Ossaat ağanın muradı gerçek, dileği sahi olurdu. Şimdi dağ­larda eşkıya kalmadı Kaymakam Bey. Şimdinin ağa­lan dağlarda adam beslemiyi. Bizim adaletimiz nasıl sağlanacak pekiy?

kaymakam— Kanun kuvvetiyle Havvas Ağa, kanun saye­sinde. Kanuna karşı gelinmez, kanun ne derse o olur.

kaymakamın karısı— Havvas Bey, Havvas Bey, kim evle­niyor?

havvas ağa— Evlenen yegenimdir yenganım. Gelinin dayısı

oluram.


jandarma komutanının karısı— Gelinin adı ne? havvas ağa— Nirvan'dır yenganım.

JANDARMA KOMUTANININ KARISI— (BaŞMl Sallar)
  1   2   3   4


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©atelim.com 2016
rəhbərliyinə müraciət