Ana səhifə

İKİNCİ baski


Yüklə 1.91 Mb.
səhifə1/40
tarix27.06.2016
ölçüsü1.91 Mb.
  1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   40
GÜN OLA

HARMAN OLA
MUSTAFA EKMEKÇİ

ÇAĞDAŞ GAZETECİLER DERNEĞİ YAYINLARI NO: 14


İKİNCİ BASKI


OCAK 1995

ANKARA

BİRKAÇ SÖZ...


12 Mart sonrası dönemi, teleks başında "Ankara Notları"nı yazmaya hazırlanıyordum. Bir ara, her halinden "Seni götürmeye geldim" diyen biri girdi içeri. Omuz başımda duruyordu. Sessizliği o bozdu.

- Mustafa Ekmekçi'yi arıyorum...

- Benim, buyurun...

- Sıkıyönetime kadar gideceğiz. Savcı istiyor...

- Olur, yalnız bir yazıya başlıyorum. Biraz bekleyebilir misiniz?

"Olur" dedi, ama oturmadı, başımda bekledi. Başımda bir polis beklerken yazıya nasıl başlayıp, nasıl bitireceğimi kurmaya başladım yeniden. Bir kaç saniye geçti geçmedi. Polis, yazının başlığını omuz başımdan, içinden okudu:

- Karaoğlan iktidara geliyor...

Rüzgârlı Sokak'ta bir gazeteye polis geldi mi, kısa sürede yayılır. Han'ın tüm katlarına. Dost gözler, kapı aralarından bakar çekilir. Yazıyı noktaladım...

- Tamam, buyurun gidelim.

Aşağı indik. Cip bekliyordu. Gazeteciler pencerelerdeydiler...

Bir şey mi oldu, yooo... İfadeyi verip döndüm, işime.

*

Gazetecilik, yazarlık uğraşını seçenler, yüklendikleri görevi hakkıyla yerine getirmelidirler. Hem de titizlikle. İzlemiş, yazmış olmak yetmez, her taşı kaldırıp altında ne var diye bakmak, yerine göre bulanık suda balık avlar gibi uğraşmak da var.



Yıllardır yazarım. Bir yargıç titizliği ararım gazetecide. Bilerek, isteyerek haksızlık olsun diye yazmadım. Gerçeklerin aydınlığa çıkmasını, haksızlıkların sergilenip düzeltilmesini istedim. Çok kimseyi kızdırıp, düşman ettim. Ne yapayım, ezileni savunurken ezen düşman kesiliyorsa...

Ölüme giden insanın olayını nasıl yazarsınız? Söylemesi kolaydır, daktiloya kağıdı takıp harflere basması da belki. İçlerinde bunu yaşayanlar, ölüme gidenle ölüme gidenler, öldürülenle ölenler için kolay değildir bu.

Müsvettesiz yazdığımı bilenler, çok kolay yazdığımı sanırlar. Bense aksini düşünürüm. Çocuk doğurmak nasılsa o da öyle.

İlk tekzibi az kaldı, anamdan yiyordum. Konya'da Öğüt gazetesinde bir söyleşi yazısında, anamın beni nasıl doğurduğunu, ne zorluklarla baktığını anlatmıştım. Komşuları, arkadaşları söylemişler:

- Hiç uğraşma, bu hıra çocuk yaşamaz. Üzme kendini.

Ya evde bırakıp, ekin ot biçmeye giderlermiş, ya da yanlarında götürüp bir gölgeliğe yatırırlarmış. Evde bıraktıklarında, anam dönüşte telâşla yanıma gelir, bakarmış. Ölmemişim. Her yanım yaralar, bereler içinde, cılız, hıra kapkara bir çocuk...

Yüzüne bakıp gülermişim...

Yazıyı yazmaktan amacım, Anadolu kadınlarının ne zorluklar içinde yaşadıkları, çocuklarını büyüttükleri.

Eniştem, gazeteyi aldığı gibi anamın yanına varmış.

- Hala, Mustafa hangi ayda doğdu?

- Vallahi kuzum, kış ayları mıydı neydi, zemheride olacak.

- Bak, burada "yaz sıcağında doğmuşum" diye yazmış. Doğru mu bu?

- Yok, yazın değil kışın doğdu...

Muzip eniştem, "Tekzip edelim" demiş. Gazeteye gönderelim.

Anam, "Ben onun işlerine karışmam" demiş de kurtulmuşum tekzip edilmekten.

*

"Gün ola harman ola" 12 Mart sonrasında ara dönemde çıkan yazılar arasından seçilip derlendi.



Yazıların çoğu, Yeniortam'da, sonlara doğru olanları da Cumhuriyet'te çıkanlar.

Olayları dün gibi, bugün de yaşıyoruz. Değişen pek birşey yok. Yapılmış uyarıların, doğru çıkmasıysa, övünecek değil daha çok kaygı duyulacak bir şey olmalı. Özgürlüklerimize, Anayasal haklarımıza dokunmamalı kimse. Gün ola harman ola, bu özlemle yayınlandı.


Mustafa EKMEKÇİ

Ankara, 4 Şubat 1976

"ANKARA NOTLARI" ÜZERİNE...
Bugün Ankara Notları'ndan söz etmek istiyorum. Öteden beri bu sütunla ilgili pek çok eleştiri dinledim, sevenler genellikle duygusal olsa da olmasa da, düşüncelerini belirtirler. Gazeteciler, "Ankara Notları"nı yeni bir "tür" olarak nitelediler. Yani ne haber, ne fıkra, ne makale...

Aslında, bana göre, bu yeni bir tür değildi. Belki, her gün yazılması, çıkması yeni bir şeydi. Kendi kendime "Çalışınca o da oluyor" derdim. Ancak, yoğun çalışma gerektirdiğini söylemeliyim. Başkaca bir meziyet istemiyor.

Bundan onbeş yıl kadar önceydi. O zaman, Vatan'da Yazıişleri Müdürü olan Selâmi Akpınar'a bir mektup yazmış, Vatan'da bir serbest sütun verilmesini istemiştim. Vatan'ın Ankara muhabirlerindendim. Selâmi Akpınar, hiç unutmam, şöyle bir karşılık vermişti:

"Önemli olan sütun sahibi olmak, oraya her gün bir yazı yazmak değildir. Mesele olan yazılar, röportajlar yaz sen. En iyisi budur..." Mektup aşağı yukarı böyleydi. Aklımdan hiç çıkmadı gazetecilik yaşamım boyunca bu sözler. Meseleleri aramaya çalıştım. "Ankara Notları" yeri bir yazı sütunundan çok, galiba işte böyle bir yer bence. Bu sütunun, yerin böylesine sürekli olmasında Kemal Bisalman'ın ve Yeniortam'ın teşviklerini söylemeliyim. Ancak, asıl okuyucular desteklediler, dayanabilmek için...

"Ankara Notları"na her gün yeni bir biçim vermek için düşünürüm. Buraları, birer dedikodu sütunu olmaktan kurtarmak gerekli de ondan.

İzmir'den Yeniortam okuru Turgut Göngör, "Ankara Notları"nı eleştirdi bir mektubunda. Şöyle diyor:

"Bir gün, Yeniortam'ın "Ankara Notları"nda sözünü etmiştiniz. "Ankara Notları"nın çatısal planını değiştirmeyi, yenileştirmeyi düşünüyorum" diye. Gerçekten son günlerin Ankara Notları, daha güzel, daha doyurucu olmaya başladı. Bir başka deyişle genelleşti. Kesip biriktirdiğim eskileri karıştırdım, okudum yeniden. Meclis ve çevresindeki kulislerin yoğun ve sıkıcılığı, bürokrasinin bıktırıcılığı... ve yazılarınızda yineleyip durduğunuz soru cümlelerinin "dikkati çekme" özelliklerini yitirip esnetme havasına sokması insanı...

Oysa, şimdiki yazılarınızda, içerik bakımından yoğun, bilinç açısından verici, öğretici, hedefleyici konular, sevindiriyor beni, bizi. Daha açıkcası sevimlilik kazanıyor gözümüzde. Yapıcı bir sevimlilik.

Yazdıklarımı eleştirisel yönden görmeyin lütfen. Asla böyle düşünülerek yazılmadı bu mektup. Kaldı ki, ben henüz yirmi bir yaşında işçi-öğrenci bir gencim. Amacım size, ağabeyime sıcak bir "Merhaba" diyebilmek ve her gün yeniden tanıdığım kişiliğinize olan saygımı belirtmekti.

Yazılarınızda yeri geldikçe, çok sevdiğim anılarınıza yer vermenizi istiyorum sık sık. Anılarınızı yazarken, öyle somut yargılara varıyorsunuz ki, benim gibi Anadolu'da büyümüş ve yıllardır benliğinden çıkarıp atamadığı "burjuva romantikliği ve özenticiliğinin" etkisinde kalarak, alışılmış "anı" yazılarının duygusallığında "mest" olan "çok fazla entellektüellerin (...)" kısır kabuklarını kırmayı başarabiliyorsunuz. Yani, "anılarla uyuşmak", yerine, "anılarla uyanmak" dünü unutmamak, bugünü bilinçle yaşamak, yarını da, yargılarımızla kanalize etmek. İşte anılarınız ve onları yazış tarzınızdaki güzelliğin boyutlarını hesaplayışım.

Dar zamanınızı aldığım için bağışlayın beni ve -yeri geldikçe- anılarınızı okumanın zevkinden mahrum etmeyin bizleri..."

Genç arkadaşımın mektubunu, hemen hemen aynen aldım. Öven sözleri, yüreklendirdi. Sağolsun.

(Yeniortam - 3 Haziran 1973)

FRAK VE "MEVLÂNA KÜLÂHI"


Protokol Genel Müdürlüğü'nün hazırladığı çağrı kartını alan parlamenterlerin çoğu, "Tamam, biz 29 Ekim'de Meclis'e gidemiyoruz" dediler ve öğleye kadar derin bir uyku çektiler. Çağrı kartında, frak, siyah yelek şart koşuluyordu.

CHP Parti Meclisi'nin "Hükümetten çekilelim mi? Çekilmeyelim mi?" tartışmalarının en hararetli döneminde bile, bu konu milletvekillerinin kafalarını meşgul etti. İş bir arada sohbete dökülünce, biri:

- Arkadaşlar, önemli bir mesele var. Gelen davetiyede frak'la, siyah yelek şart koşuluyor. Meclise, Cumhurbaşkanını tebrike gidemeyecek miyiz?

- Frakla, siyah yeleğin yoksa gidemezsin, dedi biri.

- Peki, genel başkan? O ne yapacak?

Bülent Ecevit, meraklı arkadaşlarını teselli etti.

- Benim var... dedi, Bakan olduğum zaman yaptırmıştım.

Tartışmalar devam ediyordu. Bir başkası söze karıştı:

- Fakat, Bülent bey, sizinki frak mı, smokin mi? Malûm ya, bir de smokin var.

- Yakası parlaksa smokindir, diye bir üye söze karıştı. Her kafadan bir ses çıkıyordu:

- Frak kuyruklu olur.

Herkes birbirine soruyordu:

- Kemal Ataman'ın varmış... Ama, uzun boylu bir arkadaşından aldığı için uzun geliyormuş.

- Orhan Birgit, senin var mı?

- Var...

- İyi...


Tabii Senatör Ahmet Yıldız'ın canı sıkılıyordu. Frak bir süre önce yaptırmış, fakat "Mevlâna Külâhı" dediği, frakla giyilen silindir şapkayı bir türlü elde edememiş, alamamıştı. Mevlâna külâhı olmadan frak'ı giyip, gidip de törende güç durumlara düşmek istemezdi doğrusu. O da törene gidemiyenler arasındaydı.

Anıtkabir'deki saygı duruşu töreni için, çağrı kartında, "koyu renk elbise" şartı koşulmuştu. Ancak, gösteriler çin yine frak, siyah yelek ve "İstiklâl madalyası" yazılı idi kartta.

Anıtkabir'deki törenden sonra, Meclisin "onur salonunda" Cumhurbaşkanının tebrikleri kabul etmesi bekleniyordu. Saat 10.00'a yaklaşıyor, diplomatlar, yabancı ülkelerin elçileri ulusal giysileri içinde, gözleri saatte, bekleşiyorlardı. Çoğu silindir şapkalarını vestiyere, kimi arabasının içine koydu. Bu silindir şapkayı çok kimse bilmez belki. Hani, Zatı Sungur'un sahnede giydiği şapka var ya, içinden tavşan, keklik çıkardığı. Ondan.

Ama, herkesin Protokol Genel Müdürlüğü'nün çağrısındaki kurallara uymadığı da tören sırasında ortaya çıktı. Askerler için zaten, "resmî üniforma" deniyordu. O kolaydı. Ancak, parlamenterlerden bazıları, bu arada Fethi Çelikbaş (Kontenjan Senatörü, MGP'li) kıyafete boş vermiş, günlük giysisi ile gelmişti. Bir başka parlamenter de, günlük giysisinin üstüne kıpkırmızı bir kravat oturtmuştu. Kiminde "siyah yelek" kiminde "beyaz yelek" vardı. Protokol sırasına göre, Senato ve Meclis Başkanları, Başbakan, Anayasa Mahkemesi Başkanı, Genelkurmay Başkanı, Ankara'da kalan birkaç bakan, kuvvet komutanları, Cumhurbaşkanını tebrik ettiler. Parti liderlerine sıra geldiğinde, Ecevit tebrikte bulunurken, televizyon kameralarının gürültüleri arttı. Ecevit fraklıydı. Arkasından, Hüdai Oral, Orhan Birgit. Kemal Ataman'ı göremedim. Frak'ı, kendisine uzun ve bol gelmiş olmalıydı. Bir parlamenterin üstünde de frak şalvar gibi duruyordu doğrusu...

AP Genel Sekreteri Nizamettin Erkmen, MGP Genel Başkanı Turhan Feyzioğlu, MGP Genel Başkan Yardımcısı Emin Paksüt, eski Başbakan Nihat Erim, frakları ile göründüler. Birlik Partisi Genel Başkanı Mustafa Timisi, koyu renk bir elbise içindeydi. MHP Genel Başkanı Alpaslan Türkeş de törene gelmeyenler arasındaydı.

Tebrik töreni, sönük geçti denebilirdi. Tabii Senatörlerden bir Mehmet Özgüneş'i izleyebildim. Protokol Genel Müdürlüğü'nü katı ve cesaret kırıcı çağrısı yüzünden pek çok parlamenter Cumhurbaşkanını tebrik töreninden yoksun kaldıklarını söylediler.

Giysi protokolunu tek ihlâl eden galiba biz gazetecilerdik. Bir arkadaşımız, ince pardesüsü ile gelmişti, törene, Hepimiz günlük giysiler içinde izliyorduk töreni.

Meclisin giriş kapısında, beni gören polisler:

- Nereye böyle, yasak... derecesine baktılar. Uzun söze gerek yoktu:

- Basın, dedim. Geçtim.

Atatürk'ün "giysi devrimi"ni de galiba yanlış anlamıştık. Atatürk, "bunun adına şapka derler" diye, Türk ulusuna seslendiğinde, fesi, çarşafı atıp, giysimize biçim vereceğimizi açıklamıştı. Ancak önce, bir taassubun, bağnazlığın yıkılması devrimiydi bu. "Fes çıkarılamaz" diyenlerin taassubunu yıkmıştı. Atatürkün bu emrinden sonra, fesler, çarşaflar atıldı gerçekten. Fötr şapkalar, kasketler çıktı ortaya. Ağalar, beyler fötr şapka, yoksullar, köylüler kasket giydiler. Hatta, bunları bulamayanlar, başlarına "poçu" denen, beyaz bez parçasını sardılar. Devrim oydu çünkü. İhtiyaçtan doğmuştu. Atatürk, bir de kalıplaşmış gelenekleri düzene sokabilseydi, ne iyi olacaktı. Örneğin, dairelerde, iş yerlerinde kravatla çalışmayı kaldırsa, herkesin işini rahat görebileceği bir giysiyi önerseydi. Amma, bizler bunu yapabilmeliyiz. Atatürk sadece örnek oldu. Onun devrimlerini kalıplaşmış sayanlar çok yanılırlar. Günün ve çağın ihtiyaçlarına göre, onun yaptıklarını geliştirmek boynumuzun borcu bizim. "Gardrop Atatürkçülüğü"nden bundan dolayı, bir an önce kurtulmalıyız.

(30 Ekim 1972)

PARLAMENTO İLE PARLAMENTERLER...
Parlamento, yasama döneminin son yılına başlarken, gözler parlamentoya ve parlamenterlere çevrildi. Yeniden Meclis Başkanı seçilen Sabit Osman Avcı, bu konuda düşüncelerini açıkladı.

Kontenjan Grubu Başkanlığına seçilen Fahri Korutürk, isteklerini yazılı olarak da Senato Başkanlığına verdi. Özetle: "Senato'nun ulusca beklenen biçimde çalışmadığını" söyledi. Korutürk'e göre, TBMM tarafından benimsenen 12 Mart Muhtırasının tarif ettiği duruma ve tayin ettiği hedeflere uygun nitelikte işletilen bir çalışma ahengi kurulamamıştı.

Gerçekten, parlamento çalışmaları ve parlamenterlerin durumlarını yakından izleyen gazeteciler, Korutürk'ün iddialarında gerçek paylarının bulunduğunu elbet kabul ederler.

Gazeteci arkadaşım Fikret Otyam, "ne öğrendiysem, parlamentoda öğrendim" diyordu. Gerçekten, parlamento gelmiş, geçmişiyle bir okul.

Orada neler neler konuşulmaz, tartışılmaz ki. Arada bir kavgalar, küfürleşmeler, yumruklaşmalar olur tabii. Bu her dönemde olurdu. Neden olurdu, bilemem.

Ancak bildiğim ve üzüldüğüm bir şey, parlamenterlerin çoğunun, öyle bilimsel, ciddi tartışmaları pek ilgi ile izlemedikleri.

Kurucu Meclis'ten hatırlarım: Anayasa değişikliklerinin hazırlıkları sırasında, Prof. Tarık Zafer Tunaya'nın adı kulislerde "sigaralık"tı. O konuşmaya, kürsüye çıktı mı, Kurucu Meclis Üyelerinden sıkılanlar, birer, ikişer kulise çıkarlar ve çay, kahve içerlerdi. Tunaya, Mümtaz Soysal ve daha başkaları örneğin İsmet Giritli de "sigaralık"lardandılar.

Ferit Melen'le o zaman İlhami Soysal takışırdı. Artık karşılıklı atışmalar, cevaplar, önergeler, önergeleri geri almalar birbirini izlerdi.

1965 - 1969 Meclisi, TİP'liler yüzünden renkli geçerdi. Çetin Altan, Şaban Erik, M. Ali Aybar konuşurken kavga çıkmasın olanaksızdı. Bir Sadun Aren, biraz da Behice Boran ne yapar yapar dinletirlerdi. Parlamenterlerin, özellikle AP'lilerin çoğu yine dışarı çıkardı tabii. Dışarı çıkmak her zaman serbest olmuştur.

Meclis Başkanlığı yerinde oturan Ahmet Bilgin, Behice Boran'a "Hatice" diye hitabeder, "benim adım Hatice değil efendim, Behice" cevabı verilince de "ha Hatice, ha Behice fark yok" diye cevaplardı Bilgin. Seçim gezilerinde Osman Bölükbaşı'nın yanından ayrılmamakla tanınmış, Meclis Başkan Vekilliğine kadar yükselmişti. Bir gün Çetin Altan'ın "sizin burada yukarıda oturmanız, bir marangoz hatasıdır" sözü, nasıl ortalığı karıştırmıştı?

1969 Meclisi, yine renklidir. Kavgacıları vardır. Celâl Kargılı, çok AP'li veya MGP'linin "ah elime bir geçirsem de şunu bir iyice dövsem" diye aklından geçirdiği, çıkışlar yapar. Bir İhsan Ataöv, ne olmuşsa, eskisi gibi değildir. Sesi, sedası fazla çıkmamaktadır. Ancak Kabadayı belki, Hamido'yu aratmayacak derecede sertti. 1. Erim Hükümeti zamanıydı. Toprak Reformu Komisyonunda, Karaosmanoğlu toplantıyı terketmiş, herkes ağzına geleni söylemeye başlamıştı. Kabadayı da, "ah elime bir geçirsem, şu Karaosmanoğlu'nu" diye konuştu. Dövecekti. Komisyon toplantısı dağıldı. Dışarı çıktı. Talihsiz Karaosmanoğlu, bir şeyden habersiz karşısındaydı. Kabadayı, Karaosmanoğlu'na saygılarını sundu, geçti.

Parlamenterlerin, belki de üzerinde durulacak en önemli kusurları bence fazla okumayı sevmemeleridir. Meclis Kütüphanesinden kitap, eser alıp okuyanlar parmakla gösterilecek kadar azdır. Gazeteler, Meclis Kütüphanesinde okunur, o da tıklım tıklım değildir. Bir Senatör, bir gün "sen ne diyorsun, ben günde tek gazete okumayan Senatör bilirim" demişti de şaşmıştım. Çünkü, Senato'nun gazeteci dilindeki adı" "Okumuşlar Meclisi"ydi. Senatör olabilmek için, kırk yaşını bitirme yanında bir üniversite ya da yüksek okul bitirme zorunluluğu vardı. Yüksek okullar, okumamayı öğrenmek için değildi herhalde.

Bir de, parlamenterlerimizin, nedense yeniliklere karşı bir direnişleri vardır. "SOS" lâfını duyan, neredeyse kaçar, uzaklaşır. Bunlar, çoğu zaman espri yollu ifade edilir. MGP'nin Sayın Genel Başkanı Prof. Turhan Feyzioğlu, Meclis koridorunda karşılaşıp, selamlaştığımızda, "ne o, dedi, neden bize yüz vermiyorsun, sana Maocu mu dedik?" diye takılmıştı. Bir şey demedim, diyeceğini demişti.

*

AP'li Senatör Fethi Tevetoğlu'nun "Türkiye'de Sosyalist ve Komünist Faaliyetler" adlı kitabından aldığım, aşağıdaki pasajlar, 1910 Osmanlı Meclis-i Mebusuanında yapılan bir oturumu canlandırıyor:



Varteks Efendi (Erzurum) - Devamla-... Talât Bey, rica ederim darılma. İki söz söyleyeceğim. Diyeceğim ki, sosyalizmin asıl esaslarını bilmeyen adamlar sokakta, şurada burada işitilen lâkırdıları burada söylemesinler. (Gürültüler).

Reis - Geçen gün ziraattan gelen bir zatın ağzından çıkan bu "sokakta toplanmış" lâkırdısını Meclis reddetmişti. Onun için bunu şimdi tekrar reddederler.

Muradyan Efendi (Kozan) - Benim bu hususta söyleyeceğim yok. Musakkafat vergisi hakkında söz söyleyeceğim...

Mecdi Efendi (Karaşi) - Eğer sosyalizmden bahsolunacaksa, ben de söz alayım. Esasını burada halledelim. Bu meselenin ne münasebeti var, mesele neyse onu halledelim. O halde söz isterim Reis Beyefendi.

Reis - Efendim, sosyalizm meselesi bitti.

Muradyan Efendi (Kozan) - Gerek Zohrab Efendi, gerek Varteks Efendi lüzumundan ziyade ümit ediyorlar. Bugün hiç bir devlet, hiç bir hükümet yoktur ki, sosyalist lehinde söylemesin. (Gürültüler).

Hacı Bayram Efendi (İçel) - Reis Bey, bu sosyalist ne demek? Biz bunu dinlemeyiz.

Reis (Muradyan Efendi'ye) - Rica ederim, lütfen madde hakkında söyleyin.

Muradyan Efendi (Kozan) - Efendim, niçin lehinde söylendiği zaman dinleniyor da aleyhinde söylendiği zaman dinlenmiyor? (Gürültüler, sadede gel sesleri).

Muradyan Efendi (Devamlı) - Verginin müterakki olmasını istemeyen efendiler söylüyorlar. İsteyen efendiler ne söylüyorlar? Diyorlar ki ne vakit müterakki üzerine vergi alınırsa, o vakit memleket terakki eder. Bunu her bir sosyalist söyleyebilir. (Gürültüler) Günah mı, sosyalistik nedir? (Şiddetli gürültüler...)

Varteks Efendi (Erzurum) - O istibdat zamanı geçti. (Şiddetli gürültüler).

Reis - Efendim âdettir. Her memlekette sosyalistlikten bahsolundu mu gürültü olur. Rica ederim gürültü etmeyin, (maddeye dair söylesin, sosyalistliği dinlemeyiz) sesleri...

Kostantin Kostantinidi Efendi (İstanbul) Sosyalist, kapitalist hakkında söylemeyin.

Muradyan Efendi (Kozan) - Başka bir lügat söyleyelim, iştirakiyun diyeyim...

Reis - Müzakereyi kâfi görenler ellerini kaldırsın, (ekseriyet) kâfi görüldü.

Dagavaryan Efendi - Efendim, bir sözüm vardır, sosyalistlikten bahsetmeyeceğim.

Reis- Müzakereyi kâfi gördüler efendim...

(4 Kasım 1972)

ANKARA'DA HAVA DURUMU?

Ankara'mızda hava dün sabah günlük güneşlikti. Hafif ayaz, insanın yüzünü çıbartıyor, gözlerini yaşartıyor ya olsun. Önemli olan, gelecek günlerdedir. Bir dirilik, canlılık bekliyor insan. Umut, fakirin ekmeği...

Ecevit'in tikleri vardır. Tiklerinden, yüzünün ifadesini okursunuz. Marmara Köşkünde, yakınında oturanlar söylüyorlar: "Sağ ve sol, üstümüzdeki göğü, altımızdaki yeri cehenneme çevirdi..." Ecevit'in kaşı, gözü oynuyor. "Sağ nurcudan mı ibaret?" der gibi. Mihri Belli, kaç kez Türkiye'ye girip çıkmış? Şimdi, Halep'te mi, neredeymiş? Neden yakalanıp, yargılanmamış? Brifingde, Süleyman Bey de, Bülent Bey de "tariz"lerden nasiplerini almışlar. Süleyman Bey'in tikleri yoktur. Ama, o da renk verir hemen.

CHP, hükümetten Bakanlarını çekme kararı aldı. Ankara'da da yorumlar, bunun üstüne kuruluyor. CHP'nin yakasının kolay bırakılacağını sananlar yanılırlar. Bırakılmak istenmeyecektir. Şimdiye değin, kurulan hükümetler, "CHP'yi parçalama" amacı güderdi, şimdiden sonra, "CHP'yi küçültme" amacı güdecek mi? CHP buna ne diyecek? Ecevit'in tiklerine bakmalı.

İnönü'nün CHP'den ve milletvekilliğinden istifası çeşitli çevrelerde nasıl çeşitli kullanılmak istenecek? İnönü, CHP lideri olsaydı. CHP hükümetten Bakanlarını çekebilir miydi? İyi ki, lideri değildi diyenler var. Demokratik rejim, dıştan aslan gibi görünüp, içinden yenir bitirildi diyenler de. İnönü, CHP'den istifasını geciktirmekle, CHP'nin Ecevit liderliğinde büyümesini mi bekledi? Hükümetten çekilebilmekle, rejimi güçlendirdiğini farkedip, artık kendisine de, bu rejimi güçlendirmede bir rol düştüğünü düşünmüş olabilir. İnönü'yü CHP'den ayırmak için, Yalova istirahati sırasında, Satır'lar az çalışmamışlardı. Bunları kısa geçmişi hatırlayanlar bilirler. Kafasında kırk tilki, kuyrukları birbirine değmeden dolaşan İnönü, o zaman oyuna gelmemiş olmalıydı. Şimdikini bir oyun saymak da akılsızlık olur azından. Bu oyuna geleceğini sanmak, 90'ına merdiven dayayan İnönü'ye hakızlık olur.

CHP'nin istediği ortadadır. MGP'nin şimdiye kadar sürdüğü saltanat yıkılmalı. AP'nin istediği de o. AP'nin istediği de, kendisine bir alternatif bulunması. Bu alternatif, sağda değil, solda, "orta solda"dır. CHP'yi alternatif olmaktan çıkarmak, Metin Toker'in deyimiyle söylersek "kuş beyinlilik"ti.

Dediğimiz gibi, İnönü'nün istifası yine kullanılmak istenecek. "İnönü gitti, CHP bitti" sloganı yayılacak her yere. İnönü gitmekle, üye olarak CHP'ye değilse, 90'lık bir sağlam demokrasi yanlısı olarak, rejime de mi katkıda bulunmuş olmuyor? Herhalde İnönü, yıllar önce hesabını gördüğü adamların ekmeğine yağ sürmek için gitmiyor. Bunu da unutmamalı. CHP'lilere, hükümetten çekilmeden önce sormuştum: "İnönü'nün düşüncesi nedir?" diye. "Biliyoruz, çekilme taraflısı değil, belki ondan sormuyoruz" dedilerdi. İnönü, çekilmeden sonra, fikrini soran bir CHP'li Senatöre, "bu kadar oturmuş, düşünmüşsünüz, herhalde sağlam karar verdiniz" cevabını vermiş.

İnönü'nün CHP'den ve milletvekilliğinden istifası, "ben göreve hazırım" anlamına da yorumlanıyor. Hangi göreve acaba?

*

Bu durumda, ordunun havası nedir? Bunu, bugün başlayacak olan, "Komutanlar Toplantısı"ndan sonra anlayacağız. Ordu, 12 Mart Muhtırasının tastamam uygulanmasını istemektedir. Türkiye'de, içten politikacıların da bunu istemesi doğaldır. 12 Mart Muhtırasının ikinci maddesi, katıksız "reformların uygulanmasını" ister. İnsanın "hani nerede?" diye soracağı gelir. Reformların sulandırılışından bahsetmiyor 12 Mart Muhtırası.



Bir de, hükümetlerin durumu var, ordu açısından. Ordu, 12 Mart'ın sahipleri, "12 Mart'tan beri, hükümetler ayakta duramıyor" diye bir umutsuzluğa kapılabilir mi? Gelen hükümetlerin, taviz vere vere, 12 Martlardan bir şeyler götürdüklerine şüphe yok. 27 Mayıs'tan tavizer verildiği gibi. Melen Hükümeti ayakta kalsaydı, CHP'nin olmadığı bir hükümette, "sağ koalisyon" görünümü altında ne yapabilecekti? Hem reform hükümeti, hem sağ hükümet, bu çelişmeyi unutmamak gerek.

Komutanlar bugün toplanacaklar. Bu konuda kendiliğimizden "yorum" yapma yerine, askeri çevrelerde geniş istihabaratı olan "Yankı" dergisinin, bu konuda yazdıklarını vermeyi uygun bulduk. Şöyle diyor dergi:

"Yankı muhabiri (etkili çevreler) içinde bir araştırma yaptı. CHP'nin görüşlerinin bir kısım ilgili tarafından paylaşılmadığını gördü ama bir başka grup ise, (Melen'in fikirleri kimi temsil ediyor? Onu sorun) görüşündeydi. 12 Mart Muhtırasını, Türk Silahlı Kuvvetleri adına verenler meselelerin hallini parlamentoya bıraktıklarına göre Melen'in ağzından kendi fikirlerini empoze etmeleri bahis konusu olabilir miydi? CHP, Genelkurmay Başkanının 29 Ekim mesajında belirtilen temel prensipleri candan paylaşıyordu ama, bunların Melen tarafından tatbik edilme bir yana tam tersine itildiği kanısındaydı. Bütün mesele de bu kanıdan çıkıyordu..."

(6 Kasım 1972)


ANALARLA BEBELER...


Yarın Şeker Bayramı'nın ilk günü. Günlerden çarşamba. Çarşambaları, tutukevlerinde, görüşme vardır. Gözaltında olanların, tutukluların, yakınları hediyeler götürüp verirler, parmaklıklar arkasından konuşurlar. Sivil cezaevlerinde, hükümlüler, tutuklular beklerler görüşme günlerini. Gardiyan "görüşmecin var" diye bağırdı mı, gözleri parlar hükümlünün. Köyünden kim gelmiştir acaba?

Kadınlar Tutukevi, Yıldırım Beyazıt yakınındadır. Kazıkiçi Bostanları semtine yakın olduğu için, kadın tutuklular buranın adını "Kazık İçi Motel" koymuşlardır. Benim hayâl gücüm hayli geniştir. Belki de bundan gazeteci olmuşum. Bayrama nasıl hazırlanırlar, kadın tutuklular acaba? Bayramda kadınların saçları yapılıdır elbette. Onlar yaptıramazlar, süslenemezler. Birbirlerinin saçlarını kendileri keserler şüphesiz. Giyimleri, her gün pantolon iken, bayramlık blüz-etek giyerler. Asker gibidirler. Gibisi fazla, yeni kanuna göre "asker" sayılırlar. "Hazırol" durmasını, rahata geçmesini, komuta uymayı, tekmil vermeyi yaparlar onlar da...

  1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   40


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©atelim.com 2016
rəhbərliyinə müraciət