Ana səhifə

Evveli HÛ, ÂHİRİ HÛ, ZÂHİRİ HÛ, BÂtini hû HÛ ya abdülkadiR-İ geylâNİ


Yüklə 460.66 Kb.
səhifə6/6
tarix26.06.2016
ölçüsü460.66 Kb.
1   2   3   4   5   6
Emirler ve Yasaklar...

Emri edâ et, yerine getir. Nehiy (menedilen şey) den uzak dur. Şu musîbetlere sabret, tahammül göster. Nafilelere sarıl, onlarla Allah’a yaklaş. İşte bu şekilde hareket edersen, “İntibâha gelmiş, gaflet uykusundan uyanmış kişi” olarak çağrılır ve, İzzet ve Celâl sahibi Rabbinin tevfîkini istemek için amel eden kişi sayılırsın. Hem de çalışmanla ve amel kapısında huzur arama külfetini terk etmekle beraber. Bununla birlikte, O, yani Allah, seni kendisine vâlî edinmiştir. O’ndan iste ve huzurûnda tevâzû göster. Tâ ki, kulluk yapabilme sebep ve vesîlelerini senin için hazırlasın. Zîrâ hiç şüphe yok ki, O seni bir iş için murâd ettiği zaman, ona seni hazırlar. Senin zâviyenden, süratle hareket etmiştir. Yani kullukta senin süratli hareket etmeni emretmiştir. Kendi zâviyesinden de, sana tevfîk vermesi, yani seni muvaffak kılması, adeti ilahîsi cümlesindendir...

Emir zâhirdir, apaçıktır. Tevfîk, yani Allah’ın vereceği muvaffakiyet ise batındır, âşikâre değildir. Günahlardan nehîy, zâhirdir. Günahlardan kaçınmak, apâşikâre emredilmiştir. Günah işlemekten hicâp duyarak onlardan uzak durmak ise bâtındır. Sen ancak Allah’ın tevfîkine tutunabiliyor, O’nun vermiş olduğu utanç duygusu ile ve O’nun korumasıyla günahları terk edebiliyor ve O’nun verdiği kuvvet sayesinde sabredebiliyorsun...

Benim yanımda usluca durunuz, sebât gösteriniz, hâlis niyet sahibi olunuz, kararlı olunuz. Hakkımda töhmette bulunmayınız. Bilakis hüsn-ü zanda bulununuz. İşte benim söylediklerim size ancak bu taktirde faydalı olur. Ancak bu taktirde, benim sözlerimin ma’nalarını kavrayabilirisiniz...

Ey beni ithâm eden kişi! Benim içinde bulunduğum bütün haller, yarın sana zâhir olacak. İçinde bulunduğum hallerden ötürü beni sıkıştırma. Kalbin mağlup olur ve sen gâlib gelirsin...

Dünyanın ağırlıkları başımın üstündedir. Ahiretin ağırlıkları kalbimdedir. İzzet ve Celâl sahibi Allah ile alâkalı bütün ağırlıklar ise özümdedir, ruhumdadır. Benim bir yardımcım var mı ki? Kim ki hüsn-ü niyetle benim önümde diz çöker ve başını rehin bırakırsa işte o, İzzet ve Celâl sahibi Allah’a hamdedebilir. Benim, İzzet ve Celâl sahibi Hak’tan başka hiçbir kimsenin yardımına ihtiyacım yok.

Akl-ı selîm sahibi olunuz, aklınızı kullanınız. Tasavvuf ehline karşı edepli olunuz. Onlar hakkında sû-i zanlarda bulunmayalım. Zirâ hiç şüphe yok ki, onlar, Allah’a giden yolun âşıkları, beldelerin ve insanların muhâfızları ve koruyucularıdır. Dünya ancak onların yüzü suyu hürmetine ayakta durur. Yoksa; sizin riyânız, ikiyüzlülüğünüz ve şirkiniz neyi ayakta tutmağa yarar ki ey münâfıklar, ey, İzzet ve Celâl sahibi Allah’ın ve Resulünün düşmanları, ey cehennem odunları!....

Allah’ım, Sen benim tevbemi de, onların tevbesini de kabul buyur! Allah’ım, Sen, beni de onları da gafletten uyandır! Bana da onlara da merhamet et! Kalplerimizi ve diğer uzuvlarımızı Senin sevginin dışında her şeyden boşalt. Onları yalnız ve sadece kendine hasret. Eğer Senin hâricinde bir şeyle meşgul olurlarsa veya olmaları gerekirse, bu takdîrde diğer uzuvlar, dünyâlık husûsunda aile efradının geçimine hasredilsin. Kalb ve öz de yalnız ve sâdece Sana hasredilsin, ey Rabbimiz! Âmin...

EY OĞUL! Mâsivâdan tamâmen sıyrılıp tek başına kalmadıkça senden bir şey sâdır olmaz, hiçbir menzil kat edemezsin. Her şeyden sıyrılıp Allah’ın huzûruna varmadıkça ve kalbî huzûra ermedikçe senden hiçbir şey sâdır olmaz, hiçbir dereceye erişemezsin. Amel kapısında sâbit kadem ol. Tâ ki Allah seni binanın yapımında bir meta olarak kullansın. Allah’ın vereceği muvaffakiyet ile sen, işte bu durumdasın. Allah’ın muvaffakiyet vermesi, senin durumuna ve amel kapısında sâbit kadem olup olmadığına bağlı. Eğer ihlâs ve samîmiyetle amel kapısında sâbit kadem olursan senin için Allah’ın muvaffakiyeti müyesserdir. Amelin esas sahibi ise İzzet ve Celâl sahibi Allah’dır. O, süratle kendisine kulluğa koşmanı sana emretmiştir. Sen, hiç vakit geçirmeden Allah’a kulluğa koşmalısın. Muvaffakiyet ise yalnız ve yalnız O’ndandır...

Vah sana ki, insanlardan korkma ve onlardan umup onlardan bekleme bağları ile kendini bağlamışsın. Fânilerden korkuyor, fânilerden umuyorsun. Korkun da onlar umudun da onlar. Nefsinin ayaklarından bu bağları çöz. İşte bu takdirde o, İzzet ve Celâl sahibi Rabbinin hizmetine koşar ve O’nun huzûrunda mutmain olur. Nefsini dünyadan, dünyevî şehevâttan, kadınlara düşkünlükten ve Allah‘a giden yolda engel teşkîl eden bütün dünyalıklardan koru. Eğer takdîr-i ilahîde onun için bir kısmet bulunuyorsa senin emrin ve talebin olmaksızın bu kısmet ona mutlaka ulaşır. Sen de, İzzet ve Celâl sahibi Hakkın katında “zâhid” unvanını alırsın. Hem, Allah sana şerefli kul gözüyle bakar. Şunu iyice bil ki, sen; kendi gücüne, kendi kuvvetine ve kendi elindekine güvenip dayanmakta devam ettiğin müddetçe sana gaybdan hiçbir şey gelmez. Nitekim birisi der ki:

- Cepte bir şey bulunduğu müddetçe gaybdan bir şey gelmez...

Allah’ım; sebeplere dayanmaktan, heveslere, hevâî duygulara, âdet alışkanlıklara kapılmaktan Sana sığınırız. Bütün diğer hâllerde de şerden Sana sığınırız...

Ey Rabbimiz! Bize dünyâda iyilik ver. Ahirette de iyilik ver. Bizi cehennem azâbından koru!

 

Yalandan Sakınmak...



Akl-ı selim sahibi ol. Aklını kullan. Yalancı olma, hakîkatin hilâfını söyleme. “Ben, İzzet ve Celâl sahibi Allah’tan korkuyorum,” diyorsun. Halbuki sen O’nun gayrinden korkuyorsun. Cinden de, insanlardan da, meleklerden de korkma. Gerek konuşan ve gerekse sükût eden canlıların hiçbirinden korkma. Dünya azâbından da korkma, ahiret âzabından da korkma. Sadece ve yalnız, azâb ile azâb edecek olan (Allah) dan kork...

Şerîatı ve İslâmın hakîkatlerini bilen âlimler, din hekim (doktor ve tabip) leridir ki, dinde zamanla meydana gelen zayıflığı tamir ederler, telâfi ederler, tamamlarlar. Ey dini zayıflamış, din hayatı çökmüş kişi! Bu din ruh tabiplerine yaklaş. Onların önünde muayene ol. Tâ ki senin zayıflamış veya çökmüş dîn hayatını yeniden düzeltsinler, ıslah etsinler...

Derdi veren, devâsını da gönderir. Derdi veren kim ise, devâsını gönderecek olan da odur. O, meseleyi başkalarından çok daha iyi bilir. Onun bilgisinin üstüne bilgi sahibi yoktur...

Sen, İzzet ve Celâl sahibi Rabbini fiil ve tasarruflarında ithâm etme. Bizzat kendi nefsin, ithâm edilmeğe ve kötülenmeye başkalarından daha çok müstahaktır. Nefsine de ki:

- Lütuf, bahşiş ve ihsan, ancak itaât edenler içindir. Asâ (değnek, sopa) da isyan edenler, emre karşı gelenler içindir...

İzzet ve Celâl sahibi Allah, bir kula hayır murâd etti mi, onu bazı nimetlerinden mahrum bırakır. Eğer o kul , bu duruma sabreder ve cân-ü gönülden tahammül gösterirse kendisini derece bakımından yükseltir, güzelleştirir, ona lütuf ve ihsânlarda bulunur, imkanlar bahşeder, diğer insanlardan müstağni kılar...

Allah’ım, Senden kazâsız belâsız Senin yakınlığını isteriz. Kazâ-i İlâhî’n ve kader-i ilahî’n bahsinde bize lûtfeyle. Sen bizim lehimizde olmak üzere, şerlilerin şerrinin ve fâcirlerin hilesinin hakkından gel. Nasıl dilersen ve dilediğin gibi Sen bizi koru. Senden hem din, hem dünya, hem de ahiret bahsinde af ve âfiyet dileriz. Senden sâlih amellerde muvaffâkiyet ve yine amellerde ihlâs dileriz. Âmin!

Allah’ın rahmeti onun üzerine olsun, bir defasında Bâyezid Bestâmi’ye bir adam gelmişti. Bir ara bu kişi, Bestâmi’nin huzûrunda dururken sağa sola bakınmaya başladı. Onun böyle sağa sola bakındığını gören Bâyezid Bestâmi kendisine sordu:

- Ne var?

Adam dedi;

- Namaz kılacak temiz bir yer arıyorum!

Onun bu sözü üzerine, Bestâmi de kendisine şunları söyledi:

-Kalbini temizle de namazı dilediğin yerde kıl!...

Riyâyı hakkıyla ancak muhlis (ihlâslı kişi) ler bilir. Onlar bir zamanlar onun içinde idiler. Sonra ondan kurtuldular. Riyâ, Allah dostlarının yolunda bulunan bir geçittir. Onların o geçitten mutlaka geçmeleri lâzımdır...

Riyâ, ucüp ve nifâk, şeytanın okları cümlesindendir ki, onları kalplere atar...

Mürşidlere koşunuz. Onlardan, İzzet ve Celâl sahibi Allah’a götüren yolda seyretmeyi öğreniniz. Bu yol, onların sülûk ettiği ve Allah’a vâsıl olmak için düştükleri bir yoldur. Onlardan nefsin, hevâi arzuların ve menfi mizaçların âfetlerini sorunuz. Mürşitler, nefsin ve hevâi duygu ve arzuların âfetlerini misalleriyle birlikte kavrayıp açıklamışlar, gâilelerini ve meyvelerinin ne zaman derileceğini hakkıyla tanımışlar, sırf bunları kavrayabilmek için bu bahiste bir zaman kalmışlar, nice zaman sonra ise riyâya da, nefse de, hevâi arzulara da... tamamen galebe çalmışlar ve hâkim olmuşlardır.

Şeytanın sendeki kibir ve gururu ile aldanma. Nefsin okları ile hezimete uğrama. Zirâ hiç şüphe yok ki, nefs seni şeytanın okları ile oklar. Şeytan sana ancak nefs târikiyle tesir edebilir, bir şeyler yapabilir. Cin şeytanları sana ancak insan şeytanları vasıtasıyla tesir edebilir, seni ancak insan şeytanları vasıtasıyla delâlete düşürebilir. İnsan şeytanları ise nefsdir, kötü arkadaşlardır.

Bu düşmanlara karşı, İzzet ve Celâl sahibi Allah’a sığın, O’ndan yardım iste. Zirâ hiç şüphe yok ki, O sana yardım edecektir. O’nu bulduğun, O’nun katındaki gördüğün ve O’ndan hazzını aldığın an ise hemen O’nun huzurundan ayrıl. Hemen aile efrâdına ve diğer insanlara koş. Onları ellerinden tutarak Allah’a götür. Onlara de ki:

- Aile efradınızla birlikte hepiniz bana geliniz!...

Yusuf Aleyhisselâm, hem mülke, hem de saltanata ermek sûretiyle muzaffer olduğu zaman, âile efrâdına şöyle demişti:

- ... Bütün âlinizi bana getirin (Yusuf Sûresi, Ayet 93).

Mahrum kişi, İzzet ve Celâl sahibi Hak’tan mahrum kalan ve hem dünyada, hem de ahirette O’ndan uzak bulunan kişidir. İzzet ve Celâl sahibi Allah insanlara inzal buyurmuş olduğu ilahi kitaplarından birinde şöyle der:

- Ey âdemoğlu! Eğer benden mahrum kaldın isen her şeyden mahrum kaldın demektir...

İzzet ve Celâl sahibi Allah senden nasıl uzak bulunmasın ve sen O’ndan nasıl mahrum olmayasın ki, sen, O’ndan ve O’nun mümin kullarından kaçıyorsun. Hem de sözünle fiilinle onlara ezâ ederek, zâhirinle ve bâtınınla onlardan yüz çevirerek. Resulullah sallalâhu aleyhi ve sellem, kendilerinden rivâyet edilen bir hadislerinde şöyle buyururlar:

- Mümine eziyet etmek, Allah nazarında, Kâbeyi on beş defa yıkmaktan daha büyük bir cürümdür.

Dinle. Vah sana! ey İzzet ve Celâl sahibi Allah’ın kullarına ezâ etmekten geri durmayan kişi! Kendilerine ezâ ettiğin o insanlar; Allah’a îmân etmekte, Allah için sâlih ameller işlemekte, Allah’ı tanımakta ve O’na güvenip dayanmaktadırlar. Vah sana ki, yakında öleceksin, kendi irâdenin haricinde evinden çıkarılacak, kendisiyle böbürlenip durduğun o malından mülkünden koparılacaksın. Artık o malın mülkün sana fayda vermediği gibi, üzerinden mesuliyeti de kaldırılmayacak...

 

Hiddet ve Öfke...



Öfke - gazap, İzzet ve Celâl sahibi Allah için olduğu takdirde iyidir. Allah’dan başkası için olduğu takdirde ise kötüdür. Mümin, ancak İzzet ve Celâl sahibi Allah için ve O’nun dinine yardım için hiddetlenir. Kendi nefsi için ve kendine yardım için asla hiddetlenmez. O, İzzet ve Celâl sahibi Allah’ın koymuş olduğu hükümlerden bir hüküm çiğnendiği zaman öfkelenir, hiddetlenir. Hem de avı elinden alınan yırtıcı bir kaplanın hiddetlenmesi gibi. Hiç şüphe yok ki, İzzet ve Celâl sahibi Allah da sırf kendi gazabı için gazaplanır ve sırf kendi rızası için razı olur…

Gerçekte kendi şahsın için hiddetlendiğin halde, Allah için hiddet gösterisinde bulunma. Sonra münâfık olursun. Hiç şüphe yok ki, İzzet ve Celâl sahibi Allah için olan şeyler tamamlanır, bâkîdir, sâbittir, ziyâdeleşir. O’ndan başkası için olanlar ise değişir, sabit değildir, zâil olur. Bir iş yaptığın zaman nefsini, hevâî duygu ve arzularını, şeytanını… aradan çıkar. İstediğin işi sırf İzzet ve Celâl sahibi Allah için ve O’nun emrine itaat etmiş olmak için yap. İzzet ve Celâl sahibi Allah tarafından olduğu tesbit edilmiş bir emir bulunmadıkça hiçbir fiili yapma. Bu emir, ya şeriat vasıtasıyla olur veya şeriata uygun bulunmakla beraber bizzat İzzet ve Celâl sahibi Allah tarafından senin kalbine ilham edilmek suretiyle olur…

Kendinden, insanlardan ya da dünyadan bahsederken zühd sahibi ol. Eğer böyle yaparsan, Allah seni insanlar yönünden rahata kavuşturur. İzzet ve Celâl sahibi Hak ile ünsiyete ve O’nun yakınlığı ile rahata rağbet et. Zaten O’nun ünsiyetinden başka ünsiyet yoktur. O’nunla olan rahattan başka rahat da yoktur. Hakiki rahat ancak O’nunla olan rahattır. Tabii ki, bütün bunlar nefsinin, hevai duygu ve arzularının, bedeninin… kederlerinden temizlendikten sonra mümkün olur…

Allah Dostları ve tasavvuf ehli ile beraber ol. O’nların sohbetinde bulun. Böylece, Allah’ın O’nlara olan yardımı sayesinde sen de güçlenirsin. Sen de O’nların gözü ile görürsün. Allah da tıpkı O’nlarla övündüğü gibi, seninle de övünür. Allah, diğer kulları arasında seninle iftihar eder…

Kalbini Allah’dan başka şeylerden temizle. Zira sen onunla Allah’dan başka şeyler görüyorsun. Önce biraz eşyayı, yani Allah’dan başka şeyleri görürsün. Sonra da O’nun yardımı ile, yarattıklarında Allah’ı görürsün, Allah’ın fiillerini görürsün. Nasıl ki, üzerinde pislikler bulunduğu halde hükümdarın huzuruna girmen doğru olmazsa, aynı bunun gibi, için (batının) pis olduğu halde de, Hükümdarların Hükümdarı İzzet ve Celâl sahibi Hakk’ın huzuruna girmen doğru olmaz. Sen, içi her türlü pis tortularla dolu bir küpsün. Bu durumda neye yararsın ki! Önce git, içindekileri değiştir, temizlen. Kötü hasletlerini iyileri ile değiştir. İşte ancak ondan sonradır ki, Hükümdarın huzuruna girmen mümkün olur…

Senin kalbin günahlarla dopdoludur. Hep insanlardan korkuyor, herşeyi onlardan umuyorsun. Kalbin dünya sevgisiyle dopdolu. Bütün bunlar kalplerin necaseti ve pisliği cümlesindendir. Nefsin ölüp de doğruluk tabutunun kapısına konmadıkça konuşmaya hakkın yok. İşte o zaman, fanilere teveccüh etmenin bir mahzuru kalmaz. Fakat senin nazarında fanilerin hala mevcudiyet bulduğu ve sen de onlara değer verir durumda olduğun müddetçe sakın onlara elini uzatma. Hatta o eli öpecek olsalar bile sen de, Allah’a yakınlığın tesiri ile bir dehşet ve hayret duyacak derecede Allah’a yakın olmadıkça konuşmağa hakkın yok. Ne zaman ki dehşet ve hayret duyacak derecede Allah’a yakınlaşırsan, işte o zaman onların senin elini öpmeleri de, sana bir şeyler vermeleri de, sana gelecek bir şeye mani olmaları da, seni övmeleri de, yermeleri de… sana zarar vermez. Onlar ne yaparlarsa yapsınlar, artık sen onlarla değil, Allah ile meşgul olursun…

Tövbe sıhhatli olduğu takdirde iman da sıhhatli olur ve ziyadeleşir. Ehli sünnet nazarında iman ziyadeleşir de, noksanlaşır da. Taat ve ibadetlerle ziyadeleşir; günah ve masiyetlerle de noksanlaşır. Onun için tasavvuf ehli ve Allah Dostları, kalplerine Allah’dan başka şeylerin sevgisini asla sokmazlar. Onların imanı kendilerinin Allah ile sükûnet bulmaları halinde artar; O’nun gayrı şeylerle sükûnet bulmaları halinde ise eksilir, noksanlaşır. O’nlar; ancak Rabb’larına tevekkül ederler, ancak O’nunla emin olurlar, O’nunla kuvvet bulurlar, ancak O’na dayanırlar, O’na güvenirler, ancak ve sadece O’ndan korkarlar. Yine ancak O’na döndürüleceklerdir. Yalnız O’nu tevhid ederler, yalnız ve sadece O’na güvenirler. O’na bir başkasını asla ortak koşmazlar. Bu hususta denemeye tabi tutulurlar. O’nların tevhidi kalplerindedir. İnsanları idare edişleri de zahirleri itibariyledir. Kendilerine karşı herhangi bir cahillik yapıldığı zaman, O’nlar buna karşılık cahillik etmezler, cahilce davranmazlar. İzzet ve Celâl sahibi Allah, O’nlar hakkında şöyle buyurur:

 

“… Kendilerine cahiller cahilce davrandıkları zaman, O’nlar ‘Allah selâmet versin’ deyip geçerler; cahillerle cahillik etmezler,” (Furkan Sûresi, Âyet 63)



Sen; cahillerin cahilce davranışları, tabiatlarının, nefslerinin ve hevai duygu ve arzularının yersiz ve manasız heyecanları ve feveranları karşısında sükût etmeli ve mülayim - yumuşak davranmalısın. Fakat cahiller, yani kendini bilmezler, İzzet ve Celâl sahibi Hakk’a karşı açıktan açığa bir masiyet - günah işledikleri zaman sükût etmek caiz değildir. Çünkü böyle bir durumda sükût edip ses çıkarmamak haramdır. Böyle durumlarda konuşmak ibadettir; sükût etmek ise günahtır, masiyettir. İyiliği emredip kötülüğü men etmeye gücün yeterse hemen yap. Asla kusur etme. Zira bu, yani iyiliği emredip kötülüğü men etmek (emr-i bil’maruf, nehy-i anil-münker), senin yüzüne açılmış bir hayır kapısıdır. O halde, hemen o kapıdan girmekte acele et…

İsa A.S. dağ meyvelerinden yer, birikintilerden su içer, mağaralarda ve harabelerde barınırdı. Uyumak üzere yattığı zaman da başını ya bir taşa koyar veya kollarını yastık yapardı. Burada esas olan Allah’dan başka hiç bir şeye gönül bağlamamak, hiç bir şeye güvenmemektir. İşte halis mümin böyle yapar. Allah’dan başka hiç bir şeye güvenmez, dayanmaz. İzzet ve Celâl sahibi Rabb’ine bu inanç ve bu şuur içinde kavuşmaya azmeder. Eğer onun dünyada bir kısım kısmetleri bulunuyorsa, bunlar kendisine mutlaka gelir. O nimetlerle onun sadece zahiri hemhal olur. Onları nefsi ile alır. Fakat kalbi, Allah’dan başka hiç bir şeye güvenmemek ve dayanmamak inancı ve azmi içinde olarak hep İzzet ve Celâl sahibi Allah ile beraberdir. Dünyadan kısmetlerini alırken asla değişmez. Zira bir kere zühd kalbe yerleşti mi, dünyalıkların bol bol gelmesi ve kısmetlere nail olması onu değiştirmez. O, ne derece çok dünyalığa sahip bulunursa bulunsun, kalbi daima Allah ile beraberdir…

Eğer mümin dünyayı, ehli dünyayı, dünyevi hevesatı, zevkleri, hevesleri… sevmiş olsaydı bunlara karşı bir an bile sabredemez, gecesinde ve gündüzün de onlarla meşgul olurdu. Yine mümin bunları sevmiş bulunsaydı; kulluk edemez, zahid olamaz, İzzet ve Celâl sahibi Allah’ı zikredemez ve O’na itaatte bulunamazdı. Fakat Allah, bir lütûf olarak ona nefsinin kusurlarını gösterdi. O da bunlara tövbe etti. Geçmiş günlerinde Allah’a karşı işlemiş olduğu bu kusurlarından ötürü nedamet duydu. Yine Allah ona; Kitab (Kur’an), Sünnet (Hadisler, Allah Resul’ünün yaşayışı, ahlâkı) ve şeyhler - mürşidler vasıtasıyla dünyanın kusurlarını ve aşağı yanlarını da gösterdi. Böylece, dünya bahsinde ona zühd ve takvâ geldi. Dünyada zühd ve takvâ sahibi oldu. Öyle ki, her ne zaman dünyanın bir kusuruna nazar etse, Allah ona başka kusurları da gösterir. Bütün bunlardan sonra mümin bilir ve idrak eder ki:

 

- Dünya fanidir; ömrümün sonu pek yakındır. Nimetleri elden gidicidir. Güzelliği değişicidir. Ahlâkı pek kötüdür. Eli boğazlayıcıdır. Sözleri zehirlidir. Çok imtihana tabi tutucudur. Çabuk ve çok boşayıcıdır. Kendisine bir daha dönüş yoktur. Ne aslı vardır, ne de vefâsı. Onda kalmak, su üzerine bina yapmak gibi bir şeydir…



İşte bu sebeplerden dolayıdır ki, mümin onu ne bir karargâh olarak kabul eder, ne de bir ev. Sonra, bir derece terakkî eder, kadri yücelir; Allah sevgisinde ve O’na bağlılıkta sebat ve istikrar kazanır. Böylece, İzzet ve Celâl sahibi Hakk’ı tanır. Daha önceleri dünyayı kalbine karargâh edinmediği gibi, bu safhadan itibaren artık ahireti de karargâh edinmez ve kalbinde ahiret düşüncesine de yer vermez olur. Bilakis, dünyada da ahirette de kalbine karargâh olarak yalnız Allah’ın yakınlığını seçer; yalnız Mevlâ’sının yakınlığını kalbine karargâh edinir. Özü ve kalbi için, Allah’ın yakınlığından bir ev yapar. İşte bu merhaleye eriştiği andan itibaren artık dünyanın imarı ona zarar vermez olur. İsterse dünyalık olarak bin adet ev yapmış ve bunlara sahip bulunmuş olsun. Zira o, bunları kendisi için değil başkaları için yapar. Bunları yapmakla, İzzet ve Celâl sahibi Allah’ın bu husustaki emrine uymuş, O’nun kaza ve kaderine itaat etmiş olur.

Artık bu kimse, halkın hizmetinde olarak ve onlara rahat getirme gayretinde, Allah’ın emrini yerine getirir. Karanlıklar içindeki herşeye, yiyeceklere, ekmeğe… ışık getirir, nur getirir. Fakat kendisi bunlardan bir zerre bile yemez. Onun kendisine mahsus yiyeceği vardır. Bu yiyeceğe ondan başkası ortak olamaz. Böylece o, kendi yiyeceğinin yanında bulunduğu an yer; başkalarının yiyeceği yanında bulunduğu an ise oruçludur, açtır..

Zâhid, yiyeceklere ve içeceklere karşı oruçludur. Ârif ise, tanıdığının gayrine karşı oruçludur. O, açtır; kendi tabibinden başkasının elinden yemez. Ancak kendi tabibinin elinden yer. Onun derdi ayrılıktır, uzak oluştur. Devâsı ise vuslattır, yakın oluştur. Zâhidin orucu yalnız gündüzleyindir; o, yalnız gündüzleyin oruçludur. Ârifin orucu ise hem gündüzleyin, hem de geceleyindir; o hem gündüzleyin oruçludur, hem de geceleyin. O, İzzet ve Celâl sahibi Rabb’ine kavuşmadıkça orucunu yemez. Ârif, bütün devir boyunca oruçludur, dâimi kurbiyet ve yakınlıktadır, hıfz ve himayededir. O, bir devir boyu kalbi ile oruçludur, özü ile kurbiyyette - yakınlıktadır, hıfz ve himayededir. Kendi şifasının, Rabb’ine vuslattan ve O’na yakın bulunmaktan ibaret olduğunu kat’iyetle idrâk etmiştir…

EY OĞUL! Eğer kurtuluş - felâh istersen, fânileri kalbinden çıkar. Onlardan asla korkma. Bir şey de bekleme. Onlarla ünsiyet etme. Onlarla sükûnet bulma. Hepsinden süratle kaç, uzaklaş. Sanki onlar ölüler ve cîfe (necis, leş)lermiş gibi kendilerine soğukluk göster. İşte senin için bu mertebe tahakkuk ettiği zaman, İzzet ve Celâl sahibi Allah’ı zikir anında kalbî itminan husule geldiği gibi, O’ndan başkaları anıldığı anda da onlardan kaçış husule gelir. Allah anıldığı an, kalben sükûnet bulursun. Başkaları anıldığı zaman ise onlara karşı bir ürküntü duyarsın…

 

 



 

MUHAMMEDÎ HAKİKAT

 

Allah, sana sevdiği ve hoşlandığı işlerde başarı ihsan eylesin.



Söylediklerimi belle ve anla…

Allahu Teala, cemâli nurundan ilk defa MUHAMMED’in (s.a.v.) nurunu yarattı. Bunu Allahu Teala bir Kudsî Hadisinde şöyle açıklar:

MUHAMMED’in (s.a.v.) ruhunu yüzümün nurundan yarattım.”



Bu durumu, Peygamber Efendimiz de şöyle beyan etmektedir:

Allah, önce ruhumu yarattı. Allah, önce nurumu yarattı. Allah, önce kalemi yarattı. Allah, önce aklı yarattı.”



Bunların hepsinden bir tek şey murad edilmektedir: HAKİKAT-I MUHAMMEDİYE… Yani Hz. Muhammed’in (s.a.v.) gerçek yönü… Hal böyle iken O’na bazı adlar takıldı.

NUR dendi. Çünkü O, Celal sıfatı altında saklı zulümattan yana saftır. Bunu Hak Teala haber verdi:

Allah tarafından size NUR, her şeyi açık anlatan Kitab geldi,”(Yunus, 57).



AKIL dendi. Çünkü her şeyi idrak ederdi.

KALEM dendi. Çünkü ilim O’nunla yayıldı. Sonra ilmi, hurufat âlemine dökmeye de âmil olmuştur.

RUH-U MUHAMMEDÎ, olanların özü, kâinatın evveli ve aslıdır. Buna işareten Peygamber (s.a.v.) Efendimiz buyurur:

Ben Allah’tan; müminler de Ben’den…”



Allahu Teala, lâhut âleminde ve hakiki Ahsen-i Takvîm’de; bütün ruhları O’nun ruhundan yarattı.

O, yukarıda bahsedilen âlemde, bütün insanlığın adıdır. O, vatan-ı aslîdir.

Bu yaratılıştan dört bin yıl sonra, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) göz nurundan arşı yarattı. Kâinatın kalan kısmını da arştan yarattı. Ondan da kâinatı…

Sonra.. yaratılan ruhları, kâinatın en aşağı derekesine indirdi. Yani bu cesetler âlemine demek istiyorum.

Sonra, onu aşağıların en aşağısına gönderdik…” (Tîn, 5).



Yani, o nuru; ilk önce Lâhût âleminden ceberût âlemine gönderdi. O nurdan olan ruhlara, iki harem arasında ceberût nurundan kisveler giydirdi. Buna Sultanî Ruh tabir edilir. Sonra bu kisve melekût âlemine saldı. Orada da melekût nurundan kisve giydirdi; buna da Ruhanî Ruh tabir edilir.

Sonra mülk âlemine gönderdi. Mülk kisvesine bürüdü; buna da Cismanî Ruh tabir edilir.

Sonra.. bundan cesetleri yarattı. Bu değişik halleri şu Âyet-i Kerime haber verir:

Sizi O’ndan yarattık, O’na iade edeceğiz; ikinci bir sefer yine O’ndan çıkaracağız,” (Taha, 55).



Bu hallerden sonra; Allahu Teala o ruhlara, bu cisme girmeleri için emir verdi; onlar da Allah’ın emriyle girdiler. Bunu da şu Âyet-i Kerime haber vermektedir:

Ona ruhumdan üfledim,” (Sad, 72).



Zaman oldu; o ruhlar bu cesetle ilgisini artırdı. Bu yüzden, ahdi unuttular. Halbuki, Allahu Teala onları yarattığında:

Sizin Rabbiniz değil miyim?” buyurdu. Onlar da:

Evet..” cevabını verdiler… İşte bu sözü unuttular. Aslî vatana dönemediler.

Fakat.. Rahman, yani varlığın yardım kaynağı, onlara acıdı. Bu sebeple semavî kitaplar saldı. Bunlarla aslî vatanı hatırlatmak istedi. Bu manaya da şu Âyet-i Kerîme işaret eder:

Onlara Allah’ın günlerini hatırlat,” (İbrahim, 5). Yani: Ruhlarla geçen, o visal günlerini hatırlat.

 

***

 

Bu âleme pek çok enbiya geldi ve devresini tamamlayıp göçüp gitti. Hepsinin gayesi bu durumu anlatmak ve halkı ayıktırmaktı. Fakat O’nu anan, O’na yönelen, o âleme iştiyak duyan ve o âleme vasıl olan zamanla azaldı.



Nübüvvet; BÜYÜK MUHAMMEDÎ RUH’a varıncaya kadar devam etti. O, risaletin sonuncusu idi.

Allahu Teala basiretlerini açmak için O’nu bu gafil insanlara gönderdi. Gaye, onları gaflet uykusundan uyarmak; visaline, ezelî cemaline ermeye, yani Allah’ın Zat’ına davet idi.

Peygamber (s.a.v.) Efendimizin yolunu tayin için bildirilen şu Âyet-i Kerime bu duruma işaret eder:

Söyle: Yolum basiret üzerinedir. Ben ve bana uyanları, aynı yola davet ederiz,” (Yusuf, 108).



Peygamber (s.a.v.) Efendimizin de şu Hadis-i Şerifi, aynı şekilde bizi asıl gayeyi anlatır:

Ashabım gökteki yıldızlara benzer, hangisine uyarsanız, doğruyu bulursunuz…”



Basiret, ruh gözesinden gelir. Evliya için FUAD makamından açılır. Elde ediliş tarzına gelince, zahiri bilgi ile olmaz. Ötelerden, batından coşup gelen ilim lâzım… Şu Âyet-i Kerime bizi, işin özüne iletir:

O’na canibimizden -ötelerden- ilim vermiştik,” (Kehf, 65).



İnsana gereken, basiret sahiplerini bularak, telkin yolu ile onlardan birşeyler almaktır.. O telkini yapan zat, velî, mürşid ve lâhut âleminden haber veren olmalı…

 

***

 

Kardeşler!.. Ayılınız. Tövbe yolu ile Rabbinizden marifet talebinde bulununuz. Bunun için koşunuz. Bunu Allahu Teala şu Âyet-i Kerime ile haber verir:

Rabbinizden gelen bağış için; keza, arzı, yer gök arası kadar olan cennet için de konuşunuz… Ki O, ittikâ sahiplerine hazırlandı…” (Âl-i İmran, 133).



Yola giriniz. Şu ruhanî kafilelerle Rabbinize dönünüz. Yakında yol kesilecek.. O âleme gidiş için arkadaş bulunmayacak.. Biz, bu harap dünyaya, oturmaya gelmedik. Yemek, içmek ve nefsin ihtiyaçlarını tatmin için de gönderilmedik…

Peygamberimiz (s.a.v.) sizi gözetmekte ve halinize bakıp üzülmektedir.. Ki bunu şu Hadis-i Şerif bize anlatıyor:

Üzüntüm, âhir zamanda gelecek ümmetim içindir.”



Bize gelen iki şekil üzeredir: Zâhir ve Bâtın… Yani, şeriat yolu ve marifet.

Allahu Teala, şeriatla dış âlemimizin düzenini, marifetle de iç âlemimizin düzenini emreder. Her ikisinin birleşiminden ise hakikat peyda olur. Bu sözümüze, ağaçla yaprağı misal getirebiliriz; bundan sonra, meyve hasıl olur. Şu Âyet-i Kerime, anlatmak istediğimiz manaya işaret eder:

İki deniz yürür, karşılaşır; hatta mahcuplara göre birleşir, fakat aralarında berzah -İnsan-ı Kâmil- vardır, şaşmazlar,” (Rahman, 20).



Her iki mana birden alınmalı. Aksi halde, yani yalnız zahirî bilgi ile hakikat elde edilemez. Esas gayeye varılamaz. İbadetin tam olması için, biri değil; ikisi lâzımdır. Yani şeriat ve marifet. Allahu Teala bu manayı şu Âyet-i Kerime ile işaret eder:

Ben, cinleri ve insanları, ancak bana ibadet etmeleri için yarattım,” (Zâriyat, 56).



Yani, Zat’ıma karşı irfan sahibi olalar diye… Her kim ki, O’na karşı irfan duygusuna sahip olmaz; nice ibadet edebilir?

Marifet, nefsin kara perdesini kalp aynasından açmak ve onu temizlemekle hasıl olur. O zaman Cemâl-i İlâhî’nin gizli hazinesi gözükmeye başlar. Ki bu, kalp sırrının özünde gözükür. Allahu Teala bir Kudsî Hadis’de şöyle buyurur:

Gizli bir hazine idim. Zat’ıma irfan duygusu taşınmasını istedim. Halkı bunun için yarattım.”



Bundan anlaşılıyor ki, Allahu Teala insanı marifeti için yarattı. Marifet, yani irfan sahibi olmak, iki şekilde anlatılır: Biri Allah’ın Zat’ına; öbürü de sıfatına karşı irfan duygusuna sahip olmak…

Allahu Teala’nın sıfatına karşı ârif olmakta, dünya ve ahirette cismin alacağı tad vardır. Ama O’nun Zat’ına karşı irfan duygusunda, öbür âlemde mukaddes ruhun alacağı haz vardır. Bir Âyet-i Kerimede şöyle buyuruldu:

Biz onu kudsî ruhla teyid ettik,” (Bakara, 87).



Allahu Teala’nın Zat’ına karşı irfan duygusu taşıyanlar, kudsî ruhla kuvvet bulmuşlardır. Anlatılan bu iki marifet, ancak iki yönlü ilimle meydana gelir; zahirî ilim, bir de batınî ilim. Anlattığımız işlerin olması bu iki ilme bağlıdır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu iki ilmi anlatırken şöyle buyurdu:

İlim, ikiye ayrılır: Biri dilde olur ki, bu Allah’ın kulları üzerindeki hüccetidir; bir de kalbte olan ilim var ki; gayelere varmak için faydalı olan da budur.”

 

***

 

İnsan, önce şer’î bilgilere muhtaçtır. Bu ilimle, sıfatlar âleminde Hak Teala’nın Zat’ına ait bilgiler tahsil edilir. Bundan sonradır ki, batın ilmine sıra gelir. Bu ilimle de marifet âleminde Hakka irfanın tam kendisi elde edilir.



Buna erebilmek için, dinin emirlerine uymayan işleri bırakmak gerekir. Hatta, tarikat âdâbına uymayan hataları da bırakmak icab eder. Bu anlatılan halin oluşması için de, nefse ve ruha ağır ve güç gelen vazifeleri yaptırmalı. Bunlar yapılırken yalnız Hakk’ın rızası gözetilmeli. Görsünler veya işitsinler için iş yapılmamalı. Allahu Teala anlattığımız hale şu Âyet-i Kerime ile işaret eder:

Her kim, yaratanına kavuşmayı diliyorsa yarar iş görsün; yaratanına yaptığı ibadete, kimseyi ortak etmesin,” (Kehf, 110).



Marifet âlemi şeklinde tabir edilen âlem, LÂHUT âlemidir. Orası ise, aslî vatandır, ki yukarda anlatılan kudsî ruhun yaratıldığı âlemdir. Hakiki insanlık oradadır, ki o hakikat kalbin özüne emanet olarak kondu. Onun varlığı tövbe ve telkinle meydana çıkar. Ve “LÂ İLÂHE İLLALLAH” Kelime-i Tevhîdine devamla kendini açığa vurur.

Kelime-i tevhide önce dille devam edilir. Kalb hayatı bulununca da, kalb ile söylenir.

Tasavvuf ehli, kudsî mana hallerine, TIFL -çocuk- adını taktılar. Ona TIFL denmesi, bazı sebeplerden ileri gelmiştir. Şöyle ki:

1. O hal kalbden doğar ve orada terbiye görür, büyür. Aynen, annenin yavrusunu doğurması, büyütmesi gibi.

2. İlim tahsili, çok kere yavrulara hastır. Marifet ilmi ise, o kalbin yavrusuna talim edilir.

3. Çocuk, zahirdeki günah kirlerinden temizdir. O kalbin yavrusu ise, şirk, gaflet ve cismanî hatalardan uzaktır.

4. Bahsedilen temiz suret, çocuklarda daha çok görülür. Bundandır ki, çok kere mana âlemlerine dair temiz hal, melâike suretinde görülür.

5. Yapılan amellerden sonra, cennete girilir, sonra onları Allahu Teala TIFL’larla, yani yavrularla mükâfata erdireceğini anlatır.

İşte.. bu manaya işaret eden iki Âyet-i Kerime:

Onların çevresinde daima yavrular döner,” (Vâkıa, 17).

Onlar için hazır bekleyen gılmanlar -çocuklar-, hazineler de saklı inciler gibidir,” (Tur, 24).

6. TIFL -çocuk- isminin ona takılmasındaki bir başka sebep ise, letafet ve nezafet halidir.

7. Sonra, ona verilen bu isim mecaz yolu iledir. Çünkü o, bedenle ilgilidir.Beşer suretine bürünmüştür. Çünkü onunla alakası vardır. Sonra, onun melâheti de bu ismi almasına sebep olmuştur. Sonra o, beşerin rengini de değiştirmiştir. Onun bidayetine nazar edilirse, bu hal daha iyi sezilir. Çünkü o, hakiki insandır. Çünkü Hak Teala’ya nisbeti vardır.

O insanlığın hakiki yönü, öyle bir şeydir ki, ona göre ne cisim, ne cismanî olmak var..

O’nun varlığı, Hakk’ın Zat’ına karşı bir mahrem teşkil etmez. Bunu Peygamber (S.A.V.) Efendimiz’in şu Hadis-i Şerifi anlatır:

Allah ile öyle bir zamanım olur ki; o anda araya ne Melek-ül Mukarreb -Hakk’a yakın Melek-, ne de Nebî Mürsel -bir peygamber- girebilir.”



Hadis-i Şerifte bahsi geçen mürsel peygamber, Efendimizin (s.a.v.) beşerî yönüdür. Yakın Melek -Mukarreb Melek- ise, ceberût nurundan yaratılan Peygamber Efendimizin (s.a.v.) ruhanî durumudur ki; oraya melek için giriş yoktur. Lâhut nuru da oraya giremez. O âlemi anlatırken Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir Hadis-i Şerifinde şöyle buyurur:

Allah’ın bir cenneti vardır; orada köşkler olmaz. Bal lafı edilmez. Süt bulunmaz. Orada yalnız ilahî yüze nazar kılınır.”



Bu durumu şu Âyet-i Kerime teyid eder:

Yüzler vardır, tazedir, parlar o günde…” (Kıyamet, 22).



Bir Hadis-i Şerif de, bu hali başka yönden teyid eder:

Rabbinizi seyre dalacak, mehtaba bakar gibi bakacaksınız.”



O öyle bir âlemdir ki, oraya melek veya cismiyet uğrayacak olsa derhal yanar. Burada bir Kudsî Hadis bu konuyu şöyle izah etmektedir:

Şayet, Celâl yüzümden perdeyi aralayacak olsaydım, gözümün aldığı her yer yanardı.”



Keza, Cibril’in de bu hususta peygamberimize bir sözü vardı; onu da zikredelim:

Bir karınca boyu öteye geçecek olursam derhal yanarım.”

 

 

 



CEMÂL NURLARI

 

O, Cemâl ayinesine tecelli etti. Tek tek ve her aynada Habibinin (Sevgilisinin) yüzü göründü.



Sübhan’ın Cemâli her aynada tecelli edince, Hakk’ın kabiliyetler nisbetindeki bu kelimelerinde esma görünür oldu. Yani, O’nun Cemâli her aynada görünür olunca esma ile isimlendirildi ki, bunlar Güneşin ufukta doğduğu yerlerdir.

Güneş, bir Güneştir; fakat sonsuz bir tecelli ufkunun her noktasında mevcuttur. Oysa o noktaların her biri farkın bilinmesi (marifet-i fark) yönüyle doğuş yeri olmasından, sanki Cemâl Nurlarını çeşit çeşit yaptı.

Bu sonsuz doğuş yerlerinde sıfatlarının eserlerini meydana çıkardı.

Bu sıfaatlar, isimler ve eserler Kevn’dir, Âlem’dir; işte o Kevn, Ayn-ı Zat’tır. Zira Allah, Câmi’dir.

Vücud (varlık) sahasında Hak’tan başka bir şey yoktur. Her şey Zat’ın Bir’liğinde (Ahadiyetinde) halk edilmiştir. O’ndan başka işitilen ve işiten yoktur.

Nur, karanlıklar, su ve hava, ateş unsurları ve tüm tabiat O’dur.

Tesir hükmü, kaza emri, Aziz ve Sultan ve mütevazî O’dur.

Sözler ve manâ, makulden görülür ve olacak hepsi O’dur.

O’nun Güneşinin nuru, “halk” namını alan yıldızlardan güzelliğini gösterir. Lakin Güneş daima doğmuş ve asla batmaz iken, yıldızların hükmü sonsuza kadar bakî kalmaz.

Sanki Nefsin, Zat’ından bir nebze çıktığında halk meydana çıktı. Lakin bu, ne senden kesin sûretle ayrıdır, ne de sana kesinlikle bitişiktir.

Halk, kar gibidir. Sen ise o karı meydana getiren, karın vücudu olan su demeksin. Fakat, kar eridi mi hükmü kalkar; suyun hükmü tecelli eder. Emir ise mevcud ve var olandır.

Halk, kar gibidir. Yani bütün mahlûkat varlıklarının görünüşünde vekillerdir, ancak kara benzerler. Ayrı bir varlıkları yoktur; zira karın varlığı, suyun varlığıdır.

Fakat karın erimesiyle hükmü kalkar. Yani kar eriyince, ismi ve hükmü olan temizliğe engel olması kalkar ve su ile temizlenebilir ve abdest alınabilir; çünkü suyun hükmü tecelli etmiştir.

Âlemde çirkinlik görme. Çünkü senin çirkin sandığın çirkinlik değildir; o benzersiz Cemâlin, emsalsiz güzelliğin kemâlini bildirmek için bir güzelliktir.

Sûretler ve şeylerin O’nun güzelliğini perdelemesine izin verme, çünkü her rüyet perdesi arkasından Nur parlar.

Hakk’ın Âdem’i kendi sûreti üzerine halk ettiği açıklaması sana kâfidir. O’nun bu sûretle görünüşünün yüceliğini bilmen için sana yeter.

Eğer Âdem’in yüzü, Zat Nur’unun incisi olmasaydı, hiç melekler ona alçak gönüllülükle secde ederler miydi ?

Eğer iblisin gözleri Âdem’in hakikatini görebilseydi, yani onda görünür olan esrar ve hayret verici güzelliği görebilseydi, asla isyan etmez ve yalnız itaatte kalırdı.

Şimdi eğer sen huşû sahibi isen, ağyar (ötekiler) kaydını adil tenzih ile gönülden çıkar ve tevhid deryasına dal.

Mutlak tenzihten sakın, çünkü mutlak tenzih seni sınırlar ve hakikate vasıl olmana engel olur. Mutlak teşbihten sakın, çünkü mutlak teşbih de aldatır, hakikatten uzaklaştırır.

O’nu, Hakk’ın Cemâlini tenzih sırasında teşbih et. Fakat teşbih ederken O’nu hakikatinin idrakine engel olan şeylerden tenzih eyle.

Hakk’ın güzel rüyetiyle Zat’tan perdeli ve gafil olma. Çünkü Zat, yani Zat’ın aynası sensin. Çünkü Hakk’ın sıfatı, Zati bütün tecellilerine görünüş yeri olan sensin. Sıfatlar ve fiillleri, zatında cem eden yine sensin.

Tevhidin bu halinde, şu kısmında delil isteme… Zira bu vakalar akıl kitabının ötesindedir.

 

 



 

 

GAVS-I Â’ZAM (K.S.) HAZRETLERİNİN AKİDESİ

 

Hamd O Allah’a ki, nicelik ve niteliği O nitelemiş ve Kendisi nicelik ve nitelikten pak ve münezzeh kalmıştır. Zaman ve mekânı O yaratıp meydana getirmiş ve Kendisi zaman ve mekan kaydından pak kalıp izzet ve şerefini korumuştur. (İlmiyle, kudretiyle, rahmet ve inayetiyle) her şeyde mevcud olmuş ve fakat zarfiyetten münezzeh ve mukaddes kalmıştır. Her şeyin yanında hazır olmuş ve fakat bir şeyin yanında mekan tutmaktan çok yüce kalmıştır.

Allah nerededir?” dersen O’nu mekanla talep etmiş olursun. “Allah nasıldır ve nicedir?” dersen O’nu nitelik ve nicelikle talep etmiş olursun. O’nun hakkında “Ne zaman?” dersen O’nu zaman kavramıyla kayıtlamış olursun! O’nun hakkında “Değil” tabirini kulllanırsan, O’nu varoluşluktan ta’til etmiş olursun. O’nun hakkında “Niçin” tabirini kullanacak olursan, melekûtiyet konusunda O’nunla çatışmış olursun. O’nu tenzih ederiz; öncelik O’na hastır, hiçbirşey O’nun önüne geçemez. Sonralık da O’na hastır; sonralığa ilhak edilemez. Benzerlikle kıyas olunmaz; hiçbir şekil yakınlığıyla nitelenemez. Eşlik ve çift’likle vasıflanmaz ve ayıplanmaz. Cisimlikle tanımlanmaz. O’nu tenzih ederiz, O’nun şanı yücedir; eğer O, bir şahıs olmuş olsaydı, kemiyeti bilinmiş olurdu. Cisim olmuş olsaydı, bir takım organlardan meydana gelmiş olurdu.



Putperestleri reddederek deriz ki: Allah Bir’dir; hiçbir şeye muhtaç değildir; bütün eşya O’na muhtaç bulunuyor, çünkü O SAMED’dir. O’nun dengi ve benzeri yoktur; O’na benzerlik koşanları reddederiz. Gizli, açık, karada, denizde, hayır olsun şer olsun hiçbir şey O’nun iradesi dışında hareket edemez, herşey O’nun yüksek iradesiyle hareket eder. Böylece Kaderiye Mezhebi mensuplarını reddediyoruz! O’nun yüksek kudreti hiçbir şeye benzemez; hikmetine bir son ve sınır olmaz; böylece Hüzeliy Mezhebi mensuplarını reddediyoruz. O’nun koymuş olduğu hukuk vacibdir. Delil ve hücceti doruğuna yükselmiştir. Hiç kimsenin O’nun üzerinde bir hakkı yoktur. Bu bakımdan hiç kimse O’ndan bir hak iddia edemez. Bununla Nezzamiyye Mezhebi mensuplarını reddediyoruz.

Allah ÂDİL’dir, hükümlerinde asla zulmetmez. SÂDIK’tır, haber verdiği hiçbir şeyde döneklik yapmaz. Öncesi olmayan bir söz ile konuşucudur. O’nun sözünün başka hiçbir yaratıcısı yoktur. KUR’AN’ı indirip en güzel konuşanları acze düşürmüş ve böylece Muradiye Mezhebinin hüccetlerini çürüğe çıkarmıştır. Rabbimiz ayıpları gizler; günahları bağışlar, tevbe edenlerin tevbesini kabul buyurur. Bir kişi günahına dönecek olursa, geçmişteki günahları (eğer tevbe edip bağışlanmışsa) tekrar dönmez. O, bağışladığı şeyi geri döndürmekten münezzehtir; haksızlık ve zulümden uzak, her türlü adaletsizlikten mukaddestir.

Biz inanıyoruz ki; ALLAH, mü’minlerin kalblerini biraraya getirip uyumlu kılmıştır. Kafirleri de sapıklıklarıyla başbaşa bırakıp aklı selim ve iradenin kapısını açık bırakmıştır. Bununla Hişamiyye Mezhebini reddediyoruz. Biz tasdik ediyoruz ki; bu ümmetin fasıkları, Yahudi, Hristiyan ve ateşperestlerden hayırlıdır. Bununla da Caferiye Mezhebini reddediyoruz. Ve biz ikrar ediyoruz ki O, hem Kendini hem başkasını görüyor ve O sesi duyuyor. En gizli hal ve düşünceleri görüyor, bununla Kabiyye Mezhebini reddediyoruz. Halkı (yaratıkları) en güzel fıtrat üzere yaratmıştır. Onları kabir çukurunun karanlığına birer fani olarak çevirmiş ve ilk yarattığı gibi onları tekrar diriltip hayata döndürecektir. Bununla Derhiyye Mezhebini reddediyoruz.

Hesap günü insanları ve diğer canlıları bir araya toplayacağı gün, dostlarına (Rahmet ve mağfiretle) tecelli eder. Dostları da O’nu dolunayı görür gibi görürler. O, o gün perde gerisinde kalmayacak. Mutezile’den rü’yeti inkar edenleri reddediyoruz.

O nasıl olur da dostlarına görünmez, perde gerisinde durup onları hesap alanında bekletir? Bu hususta O’nun Kadim ve ezeli va’dleri vardır. Va’dlerini mutlaka yerine getiricidir.

Ey it’minane ermiş ruh, dön Rabbine, sen O’ndan razı, O senden razı olarak; haydi gir kullarımın içine, gir cennetime!”.



Sen cennetlerden huri nimetiyle hoşnut olacağını mı zannediyorsun? Cennet bahçelerinde sündüsten yapılmış bir giysiye kanaat getireceğini mi sanıyorsun? Mecnun Leylasız nasıl ferah bulup huzura kavuşabilir? Amber kokusunu almadan O’nu sevenler nasıl eğlenip rahat edebilirler? Bir takım cesedler ki, Ubudiyyet tahkikinde erimişlerdir. ALLAH katında yer almakla nasıl nimetlenmiş olmazlar? Karanlık gecelerde uykusuz kalmış bir takım gözler Allah ile ünsiyet müşahedesine erişince nasıl lezzet almazlar? Bir takım gönüller ki, sevgi sütleriyle gıdalanmışlar, nasıl olur da Rabbani şerbetle sulanmazlar? Bir takım ruh’lar ki, beden şehrinde hapsedilmişlerdir; nasıl olur da Kudsi bahçelerde gezip tozmazlar? Oranın yüce yerlerinde eğlenmezler. Oranın susuzluğu giderici sularından içmezler?

O günü nasıl tasvir edelim, aşırı derecede olan aşk ve şevki nasıl anlatalım? Aşıklar hakimi o gün arz-ı endam edecek, açıktan Kendini gösterecek ve bu davayı o halledip hükme bağlayacaktır.

O gün Mevlasının hitabına mazhar olan, tahıyyat ile söze başlayacak; Mevlâsı da onu cenneti Adn’e buyur edecek. Ama birtakım kimseler cennete girmek istemeyecek, Rablerinden başkasına bakmayacaklarına and verecekler ve O’ndan başkasına niyet bağlamayacaklar; Varlık âleminden hiçbirşeye razı olmayacaklar; Hem onların arzuları aşağı nesneler de olmayacak. Onlar hayatın lezzetinden ancak, övgüdeğer vuslatın hazzını almak için hicret etmişlerdi. Bu yüzden onlara ebedi rahatın kadehini sunucular şerbetler sunacak, öyle şerbetler ki hem katıksızdır, hem de yumuşak. Buna hasret olanlar üzerinde çevrilip açıktan açığa takdim edilince, sabah akşam onları çepeçevre kuşatınca, onların şadilik ve iştiyaklarını arttıracak, göz ve gönül doldurucu nurlarına doğru heveslerini çekecek. RABBİM senin HAK ismine and olsun ki Senin cemalini görmeyen bir göz her halde şaki’dir (bedbahttır). RABBİM kendi güzelliğinle Sen bütün aşıkları öldürdün. Sana olan gönül arzusu hakkı için Senin emrin altında bulunanlara merhamet ve şefkat et! Öyle gönüller ki, şevk ve istekle Sana yönelip eriyorlar. Sana olan aşkları sebebiyle onlarda bir bakiye kalmadı.

Şüphesiz ki RABBİM ben Senin aşkından yana bir vasiyet üzere bulunuyorum; Sana kavuştuğum gün asla umutsuzluktan endişe etmiyorum. YA İLAHİ! Senin atifetlerin hatalarımızı silsin! Red nasıl olabilir kardeşlerim? Seher vakitlerinde Rabbani anlar ve dakikalar vardır. Semavi işaretler, melekler âleminden nefhalar vardır!

Bu mesele ve önermenin doğruluğuna delil, kuşların ağaçlar üzerinde davudi nağmelerle ötmeleridir. Ayrıca bağ, bahçe aralarında kıvrıla kıvrıla akan suların çağlayan sesleri, esen rüzgarların dokunup raksettirdiği ağaç dallarının sündüs giysilere bürünerek çıkardığı gönül çekici nağmeleri de buna delildir.

Çünkü bunların, evet bu saydıklarımızın hepsi ALLAH’ın birliğini dile getirip ifade etmektedirler.

Haberiniz olsun ey muhabbet ehli! Şüphesiz ki Cenab-ı HAK seher vakti tecelli ederek şöyle seslenir: “Tevbe eden kimse var mıdır, onun tevbesini kabul edeyim; günahının bağışlanmasını arzu eden bir kimse var mıdır, onun bütün günahlarını bağışlayayım. Benden bir bağış isteyen var mıdır, ona nimet ve bağışlarımı bolca vereyim!”

Uyanık olun ki, ruh’lar kir ve pastan arınıp sâfileşince, olanca güzelliğiyle ışık saçar, aydınlık verir; bir nice hallerde başına gelen dert ve musibetler eşit bir doğrultuda ona çok kolay gelir. Hiç şüphe yok ki, o ruhların gözlerinden akan yaşların kokusu, manevi ufuklarda misk kokusu neşreder. Onlar (fena âleminde) bir takım ayrılıkların hasretine sabrettikleri için, yüksek mertebelerdeki vuslata hak kazanmışlardır. Yine onların sözlerinin ve haberlerinin sıhhati dostlar tabakasında senet ve rivayet kabul edilir. Onlar sualsiz uçup gittiler; ihtiyaçları yerine getirilir. Sevgi hediyesi, apaçık sabahlamıştır. Artık onun için güzel kafiyeler neredesiniz? Onların akidesi, Hanefi, Şafii, Maliki, Hanbeli Mezheplerinin usulü üzere idi.

Allah bizi ve sizi dinde ayrılık getirip parçalanan, dağılan kimselerden korusun; ayrılığa düşenler, okun hedefi delip geçtiği gibi dinden öylece gelip geçtiler; üzerlerinde hiçbir eser görünmemektedir. Cenâb-ı HAK beni de, sizi de kendilerine cennette yüksek menziller verilen, altlarında ve üstlerinde ilahi feyzlerin eserleri görülen kullarından eylesin!

ALLAHIM, Rahmet ve atıfetini, halkın en şereflisi MUHAMMED’e ve O’nun hanedan ve arkadaşlarına indir! Onları saygı ve ta’zimin en şereflisine has kıl! Onları çokça ve ebediyen, ardarda, yeni yeni esenliğe her sabah ve her akşam mazhar eyle! Amin! Amin!.

 

 



 

SIRLARIN SIRRI

 

Yaratılışın Başlangıcı



Allahu Teala, cemâlinin nurundan ilk önce Muhammed Sallallahu Aleyhi Vesellem’in nurunu yarattı. Bu, bir hadis-i kudsi’de şöyle bildirilmiştir:

Muhammed Sallallahu Aleyhi Vesellem’i yüzümün nurundan halk ettim.”



Bu durumu, Peygamber Efendimiz de şöyle beyan etmektedir:

Allah, önce ruhumu yarattı... Allah, önce nurumu yarattı... Allah, önce Kalem’i yarattı... Allah, önce Aklı yarattı...”



Bunların hepsinden tek şey murad edilmektedir: Hakikat-i Muhammediye, yani Hz. Muhammed Sallallahu Aleyhi Vesellem’in gerçeği. Durum böyle olunca, ona birtakım adlar takıldı.

Nur (ışık) dendi. Çünkü o, celâl sıfatı altında saklı karanlıklardan saftır. Bunu Hak Teala haber verdi: “Allah tarafından size Nur, her şeyi açık anlatan kitap geldi,” (Maide, 5:15).

Akıl dendi. Çünkü her şeyi idrak ederdi.

Kalem dendi. Çünkü ilim onunla yayıldı.

Ruh-u Muhammedî, olanların özü, kainatın öncesi ve aslıdır. Bunu Peygamber Efendimiz şöyle anlatır: “Ben Allah’tanım, müminler de bendendir.”

 

Şeriat Ağacı



Peygamber Efendimiz buyurmuşlardır ki: “Şeriat bir ağaçtır. Tarikat onun dalları, marifet yaprakları, hakikat ise meyvesidir. Kur’an’a gelince, gerek tevil (iç yorum), gerekse tefsir (dış yorum) bakımından hepsini içerir.”

Tefsir avam (çoğunluk) için, tevil ise havas (seçkin) kullara özgüdür.

Bize gelen, iki ana şekil üzeredir: Zahir (dış), bâtın (iç). Yani, şeriat yolu ve marifet.

Cenab-ı Hak, şeriatla dış dünyamızın düzenini, marifetle de iç dünyamızın düzenini emreder. Her ikisinin birleşiminden ise, hakikat doğar. Bu sözümüze, ağaçla yaprağı örnek getirebiliriz. Bundan sonra, meyve oluşur.

Şu ayet, anlatmak istediğimiz şeye işaret eder: “İki deniz yürür, karşılaşır; fakat aralarında berzah (İnsan-ı Kâmil) vardır, aşamazlar,” (Rahman, 55:20).

Her iki mânâ birden alınmalıdır. Aksi halde, yani yalnız zahirî bilgi ile hakikat elde edilemez. Esas hedefe varılamaz. İbadetin tam olması için, şeriat ve marifetin ikisi birden gereklidir.

İnsan, önce şer’i (şeriata ait) bilgilere muhtaçtır. Bu ilimle, sıfatlar âleminde Hakk’ın zatına ait bilgiler elde edilir. Bundan sonradır ki, bâtın ilmine sıra gelir. Bu ilimle de, marifet âleminde Hakk’a irfanın ta kendisi elde edilir.

 

Marifet



Marifet, nefsin kara perdesini kalp aynasından açmak ve onu temizlemekle hasıl olur. O zaman Allah’ın cemâlinin gizli hazinesi gözükmeye başlar, kalp sırrının özünde gözükür.

Allahu Teala, bir kudsi hadiste şöyle buyuruyor: “Ben, gizli bir hazine idim. Zatıma irfan duygusu taşınmasını istedim. Halkı, bunun için yarattım.”

Bundan anlaşılıyor ki Allah insanı, marifeti (bilinmekliği) için yarattı.

Marifet, yani irfan sahibi olmak, iki şekilde anlatılır: Biri Allah’ın zatına, öbürü de sıfatına karşı irfan sahibi olmak.

Allah’ın sıfatına karşı arif olmada, dünya ve ahirette cismin alacağı tad vardır. Ama onun zatına karşı irfan duygusunda, öbür âlemde mukaddes ruhun alacağı haz vardır. Ayet-i kerimede şöyle buyurulmuştur: “Biz onu kudsi ruhla teyid ettik,” (Bakara, 2:87). Allah’ın zatına karşı irfan duygusu taşıyanlar, kutsal ruh’la kuvvet bulmuşlardır. Anlatılan bu marifet, ancak iki yönlü ilimle meydana gelir. Zahirî ilim, bir de bâtınî ilim. Anlatılanların gerçekleşmesi, bu iki ilme bağlıdır.

Peygamber Efendimiz, bu iki ilmi anlatırken şöyle buyurmuştur: “İlim, ikiye ayrılır. Biri dilde olur ki bu, Allah’ın kulları üzerindeki delilidir. Bir de kalpte olan ilim vardır ki, amaçların hasıl olması için, yararlı olan da budur.”

 

Zikir



Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyor: “Zikirlerin en değerlisi, ben ve benden önce gelen peygamberlerin yaptığı Lâ ilâhe illallah’tır.”

Zikir ilk defa dilden olur. Buradan nefse geçer. Sonra sırasıyla Kalp, Ruh, Sır, Hafi, Ahfa çizgisini izler.

Dilden edilen zikir, kalpten yapılana benzer. Dilden zikir ediliyorsa, Allah kalben unutulmamış demektir.

Nefsten, yani içten yapılan zikirde, harf olmaz, ses işitilmez. İçten bir hareket ve duygu ile olur.

Kalbin zikri, kendi özünde celâl ve cemâl sıfatının tecellisini duymaktır.

Ruhla yapılan zikrin sonucu, celâl ve cemâl sıfatının nurani tecellisine ermektir.

Sır âleminden yapılan zikir, ilâhi sırların murakabesine götürür.

Hafi (Gizli) zikir, güçlü padişahın katında, doğruluk otağında olan, Ahadiyet zatından parlayan nurları görmeye götürür.

Ahfa (Gizlinin Gizlisi) adı verilen zikre gelince, o da Hakke’l Yakîn makamının gerçeğine ermeyi sağlar.

Bu Hafiyü’l Ahfa denilen halden, Allahu Teala’dan başkası haberdar olamaz. Ayette bu şöyle belirtilmiştir: “Sırrı ve en gizliyi (ahfa) muhakkak O bilir,” (Ta-Ha, 20:7).

Yukarıda anlatılan zikirlerden sonra, bir başka ruh oluşur. Bu, yolun sonuna doğrudur. Bu ruh, bütün ruhlardan daha inceliklidir ve ona Tıfl-ı Mâni denir. “O, ruhu, emri olarak kullarından dilediği kimsenin kalbine yerleştirir,” şeklindeki ayet, bunu ifade eder. Bu ruh, kudret âleminde durur. Müşahede âleminde yer tutar. Hakikat âleminin malıdır.

Hakkını vererek yapılan zikir, kalplere nurlarını yerleştirir. Zikredenlerin kalpleri, o nurlarla hayata kavuşur. Allah, onların kazandığı sonsuz hayatı anlatırken şöyle buyurmuştur:

Onlar, ilk ölümden sonra hiçbir ölüm tatmazlar,” (Duhan, 44:56).

 

Rüyetullah

Rüyetullah (Allah’ı görmek), ilâhi sıfatları görmektir. Bu görüş iki çeşittir: Biri, öbür dünyada vasıtasız olarak Cemâl sıfatının tecellisini görmek, diğeri de bu dünyada kalp aynası aracılığı ile ilâhi sıfatların tecellisine ermek. Bu sıfatlar, “Kalp (Fuad) gördüğünü yalanlamadı,” (Necm, 53:11) ayetinde bildirildiği üzere, kalp (fuad) gözüyle görülür. Bu konuda, şu hadis-i şerifi de anmakta yarar vardır: “Mümin, Mümin’in aynasıdır.” Burada birinci mümin, inanan kulun kalbi olup, ikincisi Cenab-ı Hakk’ın isimlerindendir. Her kim bu âlemde sıfat tecellisine ererse, öbür âlemde şekilsiz olarak zatını görür.

Bu anlatılanlar, Allah’ın sevgili kulları tarafından doğrulanmıştır. Peygamber Efendimiz şöyle buyururlar:

Rabbimi, Rabbimle anladım.”



Hz. Ömer şöyle der:

Kalbim Rabbimi, Rabbimin nuru ile gördü.”



Hz. Ebubekir şöyle der:

Ben hiçbir şey görmedim ki, Allah’ı onda görmüş olmayayım.”



Hz. Ali şöyle der:

Ben, görmediğim Allah’a ibadet etmem.”



Bütün bu sözler, ilâhi sıfatların gözlemini anlatır. Çünkü bir kimse, pencereye düşen güneşin ışığını görse ve “Güneşi gördüm” dese, yalan olmaz.

 

Namaz



Ayette, “Namazlara devam edin, özellikle orta namaza,” (Bakara, 2:238) buyurulmuştur. Namazın tarikatteki anlamı, Kalbin, sonsuz huzurda kalmasını temindir. Ayette geçen ‘orta namaz’, anlatmak istediğimizin ta kendisidir, çünkü bu, kalp namazıdır. Zira kalp, bedenin tam ortasındadır. En önemli iş, kalp namazıdır. Bir kimse namazdayken kalbini asıl namazdan gafil tutarsa, öbür namazı da fesada uğrar. “Namaz ancak kalp huzuru ile olur,” hadisi, buna işarettir.

Kalp asıldır; geri kalan ona uyar. Bunu, şu hadis-i şerif açıklar: “İnsanın bedeninde bir et parçası bulunur. O iyilik bulunca bütün vücut kurtuluşa erer, o kötü olunca bütün varlık iyiliğini yitirir. Ayık olunuz, o et parçası kalptir.”

 

Mânâ Çocuğu



Tasavvuf ehli, kutsal mânâ hallerine, tıfl (çocuk) adını taktılar. Bu nedenle, o tıfl-ı mânâ (mânâ çocuğu), tıfl-ı mâni (mânâlar çocuğu) veya veled-i kalb (kalp çocuğu) olarak da bilinir.

Ona tıfl denmesi, bazı sebeplerden ileri gelmiştir. Şöyle ki:

1. O hal, kalpten doğar ve orada büyür, terbiye görür. Nasıl ki anne de yavruyu doğurur, besler, büyütür ve erginlik çağına erdirir.

2. İlim tahsili, çok kere çocuklara özgüdür. Marifet ilmi ise, o kalp yavrusuna öğretilir.

3. Çocuk, dıştaki günah kirlerinden temizdir. O, kalbin yavrusu ise, ortak koş ma (şirk), gaflet ve cisim hatalarından arıdır.

4. Sözü edilen temiz şekil, çocuklarda daha çok görülür. Bu yüzden çoğu kez mânâ âlemlerine ait temiz hal, melekler şeklinde görülür.

5. Yapılan her iyi amelin karşılığı, bir mânâ çocuğudur. Bu çocuk, o güzel davranışın hayırlı sonuçlarının, mânâ âlemindeki görüntüsü ve mükafatı, ödülüdür. Allah’ı, iyi ameller işleyerek cennete girenleri, yavrularla ödüllendireceğini bildirir:

Onların çevresinde, daima yavrular döner,” (Vakıa, 56:17).

Onlar için hazır bekleyen gılmanlar, hazinelerde saklı inciler gibidir,” (Tur, 52:24).

6. Ona çocuk denmesinin diğer bir nedeni de, incelik (letafet) ve temizlik halidir.

7. Ona verilen bu isim, mecaz yolu iledir. Çünkü o, bedenle ilgilidir, insan kılığına bürünmüştür. O, insanlığın gerçek yönüdür. Cisimle ilgisi olmadığından, varlığı, Hakk’ın zatına karşı perde teşkil etmez. Bunu, Peygamber Efendimiz’in bir hadis-i şerifi şöyle anlatır: “Allah ile öyle bir zamanım olur ki, o anda araya ne bir Hakk’a yakın melek, ne de bir peygamber girebilir.”

Hadis-i şerifte geçen peygamber, Resulullah’ın insani tarafıdır.

Diğer bir hadiste, Peygamber Efendimiz şöyle buyuruyorlar:

Rabbimi, güzel bir delikanlı (şab-ı emred) şeklinde gördüm.”



Bu, tıfl-ı mâni demektir. Yaratan’ın, o biçimde tecellisidir.

İlim sahibine gereken, mânâ çocuğu denilen insanlığın gerçeğini anlamaktır. Cisim âleminden geçip ruhani âleme ermektir. Orası, sır âlemidir. Orada Allah’ın zatından başka bir şey yoktur. Orası, sonsuz bir sahradır. Tıfl-ı mâni, orada uçar. Acaip ve garip şeyler görür, fakat onlardan haber vermek mümkün olmaz. Orası, kendi varlıklarından fena bulan tevhid ehlinin makamıdır.

İsa Peygamber der ki:

İnsanın Melekut âlemine geçmesi için, iki kere doğması gerekir. Ki, kuşlar da iki defa doğar.”



Kuş ilk doğduğunda bir yumurtadan ibarettir. Bir kez daha doğup o kabuktan çıkamazsa, hiçbir zaman uçamaz.

Bu sözden kastedilen, ruhani olan mânâ âleminin doğmasıdır. O, insanın gerçek yeteneğinden gelir. Bu da insanın sırrıdır. Onun varlığı ve ilgileri, şeriat ve hakikat ilminin birleşmesinden doğar. Çünkü yavru, iki suyun bir araya gelmesinden oluşur. “Biz insanı karışık sudan yarattık, onu tecrübe ederiz,” ayeti buna işarettir.

 

Abdülkadir Geylani Hazretleri



Sırrü’l Esrar’dan

 

 



GAVS-I Â’ZAM (K.S.) HAZRETLERİNİN BİR MEKTUBU

 

Ey Aziz,



Cenâb-ı Hakk’ın azîz kıldığı ve birçok ilahî nimetlere erme şerefine nail eylediği kimse…

Bilesin ki…

- “Allahu Teala, dilediğine hidayet eder ve Zat- Nur’una ulaştırır.” (24/35)

Yukarıdaki cümle bir Âyet-i Kerîme meâlidir. Bir feyz kaynağıdır. O feyz bulutlarından rahmet şimşekleri çaktığını düşün… Neler olacağını tahmin eyle ve:

- “Allah rahmetini dilediğine tahsis eder.” (3/74)

Meâlindeki yüce kelâmın yapacağı inayet sayesinde vuslat rüzgarlarının daima başında döndüğünü de düşün… Anlamaya çalış… Şimdi neler olabileceğini anlatacağız, dinle…

Işte o zaman; kalb sahasında ünsiyet (dostluk) reyhanları kokmaya başlar… Ve o reyhanlar, bir cennet bahçesi gibi, boylandıkça boylanır ve etrafa kokular saçmaya başlar… Ve o bahçede:

Ey Yusuf’a olan hasretim.” (12/84)



Nağmeleri ile şevk bülbülleri ötmeye başlar… Ve sırlar aleminde, iştiyak şuleleri parıldamaya başlar…

Artık efkar kuşları, azamet fezasında kanatlanır… Ve çevikliğin son haddiyle uçmaya başlarlar.

 

***

 

Bunlara marifet hali ve marifet âlemi adı verilir… Bu âlem uçsuz bucaksız vadilerle doludur. Orada; üstün akla sahip olanlar dahi yolunu bulup devam edemez… Şaşırır… Sonra orada öyle korkulu haller tecelli eder ki…

Bir bakarsın, yüce bir heybet eli kalkmış, başında bekliyor… Tepene ha indi; ha inecek… Bu manzara karşısında, kavrayışın temelinden sarsılır…

 

***

 

Sonra bakarsın ki, başka bir âlem başlamış… Perdelerin ötesinden sesler yükseliyor… Hem de heybetli sesler… O’na kulak mı dayanır ki? Ve derin manasını sezende yürek mi kalır ki? Tahayyül et:

- “Gerçek manasıyla Allah’ı takdir edemediler…” (6/91)

Meâlindeki yüce manaya hangi kulak dayanır? Bu yumuşatılmış mana, ya doğrudan doğruya, seni muhatab alsaydı; ne yapardın o zaman?… O anda can vermez miydin?…

Bu mana denizi çok engindir… Orada azimet gemileri yüzer… Içinde ise Hak Yolcuları… Onlar için, ne dalganın önemi vardır; ne de çeşitli deniz tehlikelerinin… Sakın o yolcuları taşıyan gemileri küçük sanmayasın…

Işte onun tarifi:

O gemiler; dağlar gibi, dalgalar arasından süzülür gider. O, yolcuları çeker, götürür,” (11/42).



Ve bu yüce manalar taşıyan cümle; aynı zamanda o yolcuların gemilerinin rüzgarıdır… Yelkenlerini iter.

Düşün… Bir daha… Bir daha düşün…

Onlar Allah’ı; Allah da onları sever” (5/54).



Bu Âyet-i Kerime’nin delâlet ettiği derin manayı düşün… O mana, engin bir denizdir… Ve bu denizin adı aşk denizidir; muhabbet ve sevgi denizidir. Muhabbet ehli bu denizde yelkenlisini açar… Ötelere doğru yol almaya başlar… Yelkenli gemilerinin; bir sağa, bir sola yatması, onları korkutmaz… Dalgalar onları yoldan alamaz…

Dağlar gibi dalgalar gelir; onları altına almak ister. Fakat Hakk’ın yardımı onları korur. Onlar da bunu bilir. Yine de yalvarmadan edemezler; her biri:

- “Yâ Rabbi, beni mübarek bir menzile indir. Çünkü menzil sahiplerinin hayırlısı sensin…” (21/101)

diyerek yalvarmaya başlar…

Bu menzil ne olabilir ki?… Lika ve Hazret-i Hakk’a yakınlıktan başka… Ne var ki, her yerde olduğu gibi burada da istidadlar konuşur…

Yalvarırlar… Yakarırlar… Ama:

- “O kimseler ki, haklarında tarafımızdan iyilik fermanı çıkmıştır…” (21/101)

Cümlesindeki manasından başka elde bir şey yoktur… O yolda kaybolan canları kim arar ki?… Kesilen başları kim sorabilir ki?… Yalnız, kurtulması mukadder olanlar kurtulur… Çünkü ezelî istidad öyle gelmiştir…

 

***

 

Deniz kabarsın; dalgalar, o aşk yolcularını içine alsın isterse… Hak ezelde kurtulmasını dilemişse; bir an içinde onları:

- “Cudi…” (11/44)

dağına salimen indirir…

Artık onlara Rahman’ın cezbelerinden bir cezbe gelmiştir… Ellerinden tutmuş:

- “Doğruluk makamı…” (54/55)

tabir edilen yere çekmiştir…

 

***

 

 

Bu makam, ezeli istidada göre lütuf ve ihsanların yağdığı bir makamdır…



Makam bir değil bir çoktur. Her makamı aşıp öbürüne geçmek için arada; şahsa göre değişen bir veya birkaç durak olur… Aslında tek olarak bilinen ama aşılması oldukça zor bir durak var ki, o hepsinin uğrayacağı bir duraktır… Işte o durak:

- “Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?…” (7/172).

meâlindeki cümlede gizlidir… Bu durağı aşanın artık yolu, vuslat âlemine doğru uzar… Buraya kadar gelebilen istidadlı olsa gerek… Bunu o yolcular da anlar; neşe ve huzur içinde mest olurlar… Hayran olurlar…

Sonra onlara ilahî nimet sofraları serilir. O sofralardan bol bol nasib alırlar… Çünkü o nimetler:

- “O kimselerdir ki; onlar ihsan ettiler… Sonra bunlar için HÜSNÂ ve ZIYÂDE’si vardır.” (10/26).

Âyet-i kerimesi ile tarif edilmektedir… Burada HÜSNÂ’yı tümden nimetler; ZIYÂDE’yi ise, likâ-i ilahi olarak anlatabiliriz…

 

***

 

Hakk’a vasıl olmak isteyen herkes, bahsi geçen dalgalı ve engin denizleri aşmak zorundadır. Onları aşıp, Hakk’a varmak için, bu yolda insana tek şey lazımdır: AŞK… Bu olduktan sonra korkma… Her denizi, deryayı aşarsın… Ummanlar önünde bir hendek kadar ufalır… Dağlar ve ovalar sana bir adımlık yol olur…

Her yolcuyu bu yolda AŞK yürütür… AŞK bu yolda Hak erlerine bir ateş… Bu ateş, onların herdem içini yakar kavurur…

Yansın… Yanana su mu esirgenir; hastaya tabib mi gelmez ki? Hele bir de; yanan, Hak âşıkının kalbi, hasta olan da onun gönlü olursa… Işte böyle olanların içi yandıkça, aşk şarabı imdatlarına yetişir… Aşk şarabından başka onların ateşini ne söndürebilirdi ki, zaten…

Onlara aşk şarabı getiren kadehin adı, KURBIYYET’tir (yakınlıktır)… VISAL (kavuşma) camıdır… Yakınlık kadehi ve visal camı… Ne güzel ve ne ulvî şey…

O anda onları, hûri misal sakiler dolanır… Allah aşkıyla içi yananın özüne birşeyler boşaltır… Yani AŞK ŞARABI… Onlar, verene hiç bakmaz; içer içer, hiç kanmazlar… Nasıl kansınlar, çünkü:

- “Onlara; Rabbleri pak şarabı içirdi…” (76/21).

O ne ŞARAB’dır… Içilirken visal olursa… Ve sakisi ALLAH… O’nun şanı çoktan da çok yücedir…

Artık onlar, ereceklerine ermişlerdir… Bulacaklarını da bulmuşlardır. Bilmem daha ne bulmaları istenir ki… O’nu bulmayan niçin durur ki?… O’nu bulan da neden mahrum olur ki?…

Son yolculuk durağı orasıdır. Oraya ulaştıktan sonra, sonsuz ve ebedî mülk ve devleti bulurlar…

Işte onların erdiği âlemi anlatan Âyet-i Kerime:

- “Baksan… Sonra dönüp yine baksan… Ne görebilirsin ki?… Nimet ve büyük bir saltanattan başka…” (76/20).

Bu varlığı yitirmek ne güzeldir… Çünkü bu yolda yitirilen varlığın karşılığı Hakk’ın visalidir..

Cenâb-ı Hak cümlemize bu varlıktan soyunmayı ve vuslatı nasib eylesin… Âmiiin!

 

 



 

TASAVVUF

 

Sana Allah’dan korkmayı, kötülükten geri durmayı tavsiye ederim. İslam dininin zahirdeki emirlerine uy. Gönlünü geniş tut. Nefsini daraltma. Yüzünü güler eyle. Varlığını doğrulara harca. Başkalarını üzme. Zor işleri kendin al. Fakirliğin kıymetini bil. Büyüklerin kadrini bil. Arkadaşlarının kıymetini bil; onlarla iyi geçin. Küçüklere nasihatta bulun. İcabında büyüklere de doğruyu söylemekten çekinme. Düşmanlık yapma; iyilik yapmaya devam et. Bol harca; ama hep Hak yolunda. Mal yığma. Sohbete layık olmayanlarla konuşma; gerek din, gerekse dünya için onlara akıl danışma.



Fakirliğin asıl manası odur ki, senin gibi birine ihtiyaç sayıp dökmeyesin… Zenginliğin manası ise, senin gibilere karşı gönlünde bir ilahi vakarın olmasıdır.

Tasavvuf, dedikoduyu bırakmaktır. Yalnız açlığı gidermek için yemek, hiçbir işe yaramayan alışkanlığı bırakmakla hasıl olur. Nefse güzel gelen şeyleri bırakman iyi olur.

Fakirlik hali ilimle başlar, yumuşak tabiatla büyür. İlim onu korur. Yumuşaklık ise sevdirir.

Tasavvuf sekiz huy üzerinedir:

1. Sahî olmak: Eli açık, cömert olmak. Bu adet İbrahim Peygambere (A.S.) verildi.

2. Razı olmak: Bu adeti İshak Peygamber (A.S.) almıştır.

3. Sabır: Bu hali Eyyub Peygamber (A.S.) benimsemiştir.

4. İşaret: Bu da Zekeriyya Peygamberin (A.S.) hususiyetidir.

5. Gurbet: Bu da Yahya Peygamberin (A.S.) nasibidir.

6. Kalın ve sade giyinmek: Bu da Musa Peygamberin (A.S.) meşrebidir.

7. Seyahat: Bu da İsa Peygambere (A.S.) nasip olmuştur.

8. Fakr: Bunu da Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v.) almıştır. Bir Hadis-i Şerifinde: “Fakr, benim övüncümdür,” diye buyurmuştur.

Hepsine selâm olsun.

 

Rabbimiz,

 

Alan değil, veren ellerin Affedici olduğu için affedilenlerin Hak ile doğan,

 Hak ile yaşayan, Hak ile ölenlerin



Ve sonsuz hayatta yeniden doğanların safına katılmayı bizlere nasip et ,
Amin

 

...
1   2   3   4   5   6


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©atelim.com 2016
rəhbərliyinə müraciət