Ana səhifə

Anayasa hukuku


Yüklə 227.53 Kb.
səhifə1/4
tarix24.06.2016
ölçüsü227.53 Kb.
  1   2   3   4




ANAYASA HUKUKU

ANAYASACILIK HAREKETLERİ:
Büyük Britanya’da adı farklı olsa da bazı anayasacılık hareketleri daha önceden mevcut olmasına rağmen (1215 Magna Carta Libertatum ve 1685 Bill of Rights), anayasacılık hareketlerinin yazılı anayasalarla başladığını kabul edersek 1787’de ABD’de ve 1791’de Polonya ve Fransa’da hazırlanan anayasalar bu hukuk dalının başlangıcı olarak alınabilir.
18. yüzyılın sonlarında ABD, Polonya, Fransa ve İsviçre’de hazırlanan ilk anayasalara kadar, iktidarın statüsünü belirleyen kurallar eskiden beri yinelenerek oluşmuş örf ve âdet kurallarıydı.
İlk anayasacılık hareketleri, iktidarı sınırlamanın bir tekniği olarak ve Aydınlanma düşüncesiyle oluşan liberal özlü bir siyaset felsefesinin ifadesi olarak gelişmiştir. Amaç, anayasanın örf ve âdet kurallarından değil, akıl ve iradeden oluşmasını sağlamaktır.
1763’de, İngiltere, Amerika’nın doğu kıyılarındaki Britanya kolonilerine vergi koydu. Sömürgeler, Parlamentoda temsil edilmedikleri iddiasıyla bu vergileri protesto ettiler. Daha sonra, 13 Koloninin temsilcilerinin bir araya geldiği bir Kongre yapıldı ve 4 Temmuz 1776’da halkın yönetim biçimini teyit eden bir Bağımsızlık Bildirgesi ilân edildi. Daha sonra, ABD’yi kuran 17 Eylül 1787 tarihli Federal Anayasa, devletlerin belirlediği temsilcilerden oluşan ve Philadelphia Konvansiyonu adı verilen bir Kurucu Meclis tarafından hazırlandı.
Fransa’da 1789 İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nde anayasa tanımı verilmiştir: “Hakların güvence altına alınmadığı ve kuvvetler ayrılığının belirlenmediği bir toplumda anayasa da yoktur.” Bu temel ilke, hükümdarların tüm iktidarları kendinde toplamaması ilkesidir. İlk Fransız anayasası, 1791’de Millet Meclisi tarafından hazırlandığı.
Avrupa’da mutlak monarşinin anayasacılık hareketleriyle sınırlanması, burjuvazinin yükselen rolüyle de örtüşür. Felsefi temelini doğal hukuk okulundan alan anayasacılık hareketi, liberalizmin özüdür ve anayasanın üstünlüğünün kabul edilmesi ilkesine dayanır.

ANAYASALAR ARASINDAKİ AYRIMLAR:
1) Maddi Anlamda ve Şekli Anlamda Anayasa:
Maddi anlamda Anayasa, siyasal iktidarın elde edilmesine ve kullanılmasına ve yurttaşların temel hak ve özgürlüklerine ilişkin yazılı olan veya olmayan kuralları ifade eder. Şekli anlamda Anayasa ise, yapılması ve değiştirilmesi kendine özgü bir usule tâbi olan ve diğer hukuk kurallarına göre daha katı bir usulü gerekli kılan yazılı bir belgedir. Bu iki kavram, birbirini tamamlar.
2) Sert Anayasa ve Yumuşak Anayasa:
Hukuk düzeninin ve hukuki normlar hiyerarşisinin en üst noktasında yer alan Anayasa, iç hukuk düzeninde diğer tüm hukuki işlemlerin uymak zorunda olduğu en yüksek normdur. Kendisinden sonraki sırada gelen 2. norma göre genel olarak güçlendirilmiş bir çoğunlukla değiştirilebilen Anayasalar sert olarak nitelendirilir. Diğer yasaların tâbi olduğu usul ve kurallara göre kabul edilen ve değiştirilebilen Anayasa ise yumuşak veya esnek olarak nitelendirilir.
1982 Anayasası’nda değişiklik teklifleri TBMM üye tam sayısının en az üçte biri tarafından yapılabilir ve genel kurulda iki kez görüşülür. Anayasa değişiklikleri için ise, meclisin üye tam sayısının beşte üç çoğunluğunun gizli oyu gerekir. Bir Anayasa değişikliğini Cumhurbaşkanı geri gönderirse, Meclis bu değişikliği yeniden ancak üye tam sayısının 2/3 çoğunluğu ile kabul edebilir.
ANAYASA HUKUKUNUN ÜÇ TEMELİ:


  1. Kurumsal Anayasa Hukuku:

Anayasa Hukuku, kurulu iktidarlar arasındaki ilişkileri kurallara bağlar. Bunlar, siyasal nitelikle yasama ve yürütme organlarıdır ve Anayasa bunlar arasındaki ilişkileri düzenler. Anayasa, yargı erkini de düzenler ve yargının diğer erklerle karşılıklı durumunu belirler, çünkü yargı erki bir siyasal organ değil, hukuki organdır. Anayasa hukuku, kısaca, iktidarın elde edilmesi, kullanılması ve başkasına devriyle ilgilenir.




  1. Özgürlükler:

Anayasa, ikinci olarak, hak ve özgürlükleri tanır ve düzenler. Devlet organları ile yurttaşlar arasındaki ilişkileri düzenler. Bu hak ve özgürlükler hem yönetenlere karşı hem de diğer bireylere karşı öne sürülebilir ve kullanılabilir.




  1. İçtihadi Anayasa Hukuku:

Anayasalar öncelikle sadece iktidar ve özgürlükler sorunu ile ilgilenen siyasal belgeler niteliğindeydi. Temelleri 1920’lerde atılan ve 1940’lardan sonra kurumsallaşan Anayasa Mahkemeleri sayesinde giderek temel hukuk normu haline geldiler. Anayasa mahkemelerinin içtihatlarıyla geliştiler.



ANAYASANIN TANIMI:
Bir çok ülkede, Latince “constitutio” (kurum, örgütlenme, hüküm) kelimesinden gelen “Constitution” veya benzeri kelimeler Anayasa anlamında kullanılmaktadır.
Anayasa; iktidarın elde edilmesini, kullanılmasını ve devrini, devletin yapısını, başlıca hukuki işlemlerin (hukuk kuralları) konulması ve rejimini ve insan haklarını ve özgürlüklerini en üst düzeyde düzenleyen, özel bir makam tarafından yapılmış bir hukuki işlemdir.
Normlar hiyerarşisi içinde, Anayasa 1. sırada, yasalar 2. sırada, tüzükler ise 3. sırada yer alır.
Anayasa hukuku, niteliği gereği kamu hukuku alanında yer almakla birlikte, hem kamu hem de özel hukuk dallarında yasaların ve tüzüklerin nasıl yapılabileceğini gösteren, yani normları koyan bir hukuktur.
“Temel” yasa olarak normatif Anayasa, siyasal toplumu kuran bir belgedir. Anayasanın üstünlüğü belli bir formalizmi ve genellik ve soyutluk özelliklerini beraberinde getirir. “Üstün yasa” olarak normatif Anayasa, diğer tüm yasalara üstün bir hukuki metindir. Anayasa, işbaşındaki iktidarın yasası değildir, bunun üstünde ve ötesinde bir yasadır. Gücünü özellikle normlar hiyerarşisi içindeki yerinden alır. Normlar hiyerarşisi, öncelikli belirli bir hukuk sisteminde normların çeşitliliği ilkesidir. Tek bir normun değil, anayasa, yasalar, tüzükler ve yönetmelikler gibi bir çok hukuk kuralının bulunması anlamına gelir. Normlar hiyerarşisinde, üçlü bir farklılaşma vardır. Normu uygulayan organ, kural olarak, onu koyan organdan farklıdır; normu gerek yapım sürecinde gerekse uygulama esnasında denetleyen organ ise ilk ikisinden başka bir kurumdur.
DEVLET VE SİYASAL İKTİDAR

DEVLETİN TANIMI:
Devlet, varlık koşulları olarak iç kurucu öğeyle tanımlanır: ülke (yeryüzü parçası), nüfus (insan topluluğu) ve egemen otorite. Devlet; kara, deniz ve hava olmak üzere doğal ve yapay sınırlarla çevrili bir alan üzerinde otorite kullanır.
Devlet; yurttaşlar ve yabancılardan oluşan insan topluluğunu kapsamına alır. Hukuki açıdan, Devlet bir tüzel kişidir, yani yöneticilerin kişiliğinden ayrı ve hukuki yetenekle donatılmış bir örgütlenmedir. Ancak bu egemenlik, hem ulusal düzlemde sınırlıdır, çünkü devlet hukukla bağlıdır; hem de dış düzlemde sınırlıdır, çünkü devlet diğer devletlerin egemenliğine saygı göstermelidir.
(A) ÜLKE:
Ülke, devletin yetki ve yargılama alanına tâbi olan kara, deniz ve hava sahasıdır.
Ülkenin temel özellikleri: ülkenin sürekliliği, ülke sınırlarının belirliliği ve ülkesel birlik.
(a) Ülkenin sürekliliği:
Ülkenin sürekliliği, egemenliğin coğrafi alanda kesintisiz uygulanması anlamına gelir.
(b) Ülke sınırlarının belirlenmesi:
Sınır, devletleri ayıran yapay çizgi anlamına gelir. Sınırlar doğal olabileceği gibi (yeryüzü şekilleri), yapay da olabilir.
Ülkemizin batı sınırları 24 Temmuz 1923 Lozan Antlaşmasıyla, diğer sınırları ise başka devletlerarası antlaşmalarla çizilmiştir.
(c) Ülkesel birlik:
Çizilen sınırların içinde bulunan her şey devletin egemenlik alanına girer.
“Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür.” (1982, madde 3)
Ülke birliği, aynı zamanda bir devletin yasalarının ülke bütünü üzerinde uygulanmasını ifade eder. Bu, yasaların ülkeselliği ilkesidir.
(B) İNSAN TOPLULUĞU:
Devletin beşeri öğesi olan nüfus, egemenliğin kişi açısından kullanıldığı alandır. İnsan topluluğu kavramı hem o ülkenin yurttaşlarını hem de o ülkede yaşayan yabancıları kapsar.
Milliyet – Yurttaşlık:
Yurttaşlar, devlete hukuki anlamda milliyet bağıyla bağlı olan kişilerdir. Milliyet, iç hukuk kurallarına göre tek yanlı olarak verilen ve bireyleri devlete bağlayan bir hukuki statüdür.
Kişiler, milliyet bağını devletlerin hukuk sistemlerine göre farklı şekillerde elde ederler. Doğumla kazanılması halinde, buna kan hakkı (kan hukuku) denir. Vatandaşlıkta doğum yeri esas alınır; buna da toprak hakkı (toprak hukuku) ile edinme denir. Evlilik yoluyla bir devletin uyruğuna alınma; uyrukluk bağını değiştirerek bir devletin yurttaşlığından başka bir devletin yurttaşlığına geçme gibi yollarla sonradan edinilebilir.
“Türk babanın veya Türk ananın çocuğu Türktür”. 1982, madde 66. Bizim Anayasamızda kan bağı esası vardır.
(C) HUKUKİ VE SİYASAL ÖRGÜTLENME:
Devlet, belli bir toprak parçası üzerinde insan topluluğunun yaşamını sürdürmesini sağlayan aygıttır. Bir siyasal örgütlenme ve hukuki yapılanmadır. Ancak her ikisinin de ötesinde, devlet soyut bir bütünlüktür.
Devlet, egemenlik yetkisiyle donatılmış bir kamu hukuku tüzel kişisidir. Devletin işlemleri, bunları devlet adına yapan yöneticilerden bağımsız olarak, hem içeride hem de dışarıda devleti bağlar ve bağlamaya devam eder.
Devlet, aynı zamanda egemen bir kişidir. İlke olarak, kendisine üstün bir örgütlenmeyi tanımadığı anlamına gelir. Egemenlik, devletin asli ve üstün bir erki elinde tutma ve kendi Anayasasına sahip olma iktidarı anlamına gelir. İç egemenlik, devlete, ülkesi üzerinde yaşayan insanların oluşturduğu topluluğu yönetme yetkisini verir. Dış egemenlik ise, devlete bağımsız olarak karar verme ve hareket etme olanağını sağlar. Dış (uluslararası) egemenlik yabancı bir güce tâbi olmamayı ifade eder. İçeride ise, kendisine eşit hiçbir otorite mevcut değildir.
Özet olarak, devlet, belli bir toprak parçası ve orada yaşayan insan topluluğu üzerinde örgütlü ve zor kullanma tekelini elinde tutan meşru ya da meşru olmayan iktidar olarak tanımlanabilir.
SİYASAL İKTİDAR
İktidar (erk veya Latincede “potestas”), hareket etme yeteneği anlamına gelir. İlahi kaynaklarda, iktidar, kutsallık ya da ilahi korku, tâbi olma olgusuyla açıklanır. Sosyal etkenler ise, materyalist ve insancıl olmak üzere iki grupta incelenir. En güçlünün yasası olarak materyalist iktidar, iktisadi ya da biyolojik nedenlere dayanır. İnsancıl kaynak ise, iktidarı toplum sözleşmesiyle açıklar.
Devlet iktidarı, şu üç öğe ile açıklanır: meşruiyet, süreklilik (kurumsallaşma) ve tekel durumu (ya da egemenlik).
(a) Meşruiyet:
Devlet iktidarının temel ölçütü meşruiyettir. Meşruiyet kavramının çeşitli kaynakları vardır:


  • İlahi hukuk meşruiyeti: İktidarın ilahi güçten doğduğu ve kaynaklandığı inancına dayanır. Teokratik devletler bu kategoride yer alır. İlahi hukuk meşruiyeti, bir yandan, iktidarın kaynağının ilahi olduğu inancına, diğer yandan da iktidarı kullananların ilahi güç tarafından belirlendiği inancına dayanır.




  • Tarihsel meşruiyet: Hanedanlık yönetimine denk düşer. Yönetime güven ve inanç, iktidarın atalardan miras yoluyla devralındığı olgusuyla açıklanır.




  • Karizmatik meşruiyet: Yöneticinin kişisel yeteneğine duyulan güvene dayanır.




  • Demokratik meşruiyet: Yöneticilerin serbest seçimlerle belirlenmesi ilkesine dayanır. İktidarın kaynağı seçmenlerin kendileridir.

(b) Süreklilik (kurumsallaşma):


Meşruiyet öğesine, iktidarın el değiştirmesi biçiminde süreklilik eklenmelidir. Bu yolla, devlet, yöneticilerin kişiliklerinden ayrılır. Devlet kalıcı, yöneticiler ise geçicidir.
(c) Egemenlik:
İktidarın tekel olma özelliği. Devlet, zor kullanma tekeline sahip bir örgütlenmiş iktidardır. Bu yetki, üç aşamalı bir yetki zincirine dayanır:


Egemenlik Kuramları:
Teokratik egemenlik kuramlarına göre, egemenlik Tanrı'dan gelir, hatta egemenliğin sahibinin belirlenmesi de ilahi kaynağa ait bir yetkidir.
Demokratik egemenlik kuramları ise, hem yetkinin kaynağının hem de yetkiyi kullanacak kişinin belirlenmesinin topluma ait olduğu görüşüne dayanır.

ERKLER AYRILIĞI
Erkler ayrılığı kavramı, demokrasinin temellerinden biridir. 17. yüzyılın sonlarında J. Locke tarafından temeli atılmış ve 18. yüzyılda Montesquieu tarafından geliştirilmiştir. Devletin üç temel işlevini farklı organlar arasında paylaştırmak suretiyle iktidarı sınırlandırma amacını güder.
Hukuki açıdan erkler ayrılığı ilkesinin temeli insan hak ve özgürlükleridir. Felsefi kaynağını J. Locke'un "Toplum Sözleşmesi" kuramından alır. Toplum sözleşmesi, bireyin özgür iradesine dayanır. İktidarın varlık nedeni de bireyin özgürlüğünü korumaktır. Sorun, iktidarı bu varlık nedeni doğrultusunda örgütlemektir. J. Locke, yasama erki, yürütme erki ve federatif erk kavramlarını ortaya atmıştır. Locke'e göre, federatif erk, diğer devletlerle ilişkileri ve özellikle savaş ve barış konularını düzenler. Yasama erki, diğer tüm iktidarların kendisine tâbi olduğu en üstün erktir.
Montesquieu, “Kanunların Ruhu” adlı eserinde, yürütme erki, yasama erki ve yargı erki ayrımını yapmıştır.
İktidarı sınırlamanın amacı, otorite-özgürlük çelişkisini çözmektir. Bu da, iktidarların uyumlu bir dengesini kurmak ve iktidarları bölmek yoluyla sağlanabilir. Bunun için kullanılabilecek temel araç, yasalardır. Yasa zorunludur, ancak yasanın baskıcı olmasını önlemek gerekir. Bu amaçla, yasama süreci üç aşamaya ayrılmalıdır: yasanın hazırlanması ve yapılması; yasanın uygulanması; uygulama sırasında çıkan uyuşmazlıkların çözümlenmesi. Bu üç görevi de birbirinden farklılaşmış ve bağımsız üç organa vermek gerekir.
Montesquieu: "Kim ki iktidara sahiptir, onu kötüye kullanır. İktidarın kötüye kullanılamaması için, eşyanın doğası gereği, iktidarın iktidarı durdurması gerekir."
Kısacası, erklerin bölünmesi, devlet iktidarının bir bütün olarak sahip olduğu gücü ve onun korkutucu görünümünü azaltır; ayrıca, her birini diğeriyle işbirliğine yöneltir. Bu şekilde, devlet organları birbirlerini dengelerler.

DEMOKRASİ
Demokrasi kelimesi, Grekçe "demos" kelimesinden türer ve bir çok anlamı vardır: (1) bir halkın oturduğu toprak parçası; (2) etnik anlamda bir ülkenin nüfusu, yani halk (Latince, populus), siyasal anlamda ise özgür yurttaşlar bütünü ve (3) ilk iki anlamı da kapsamına alan idari bir anlam.
Genel kabul gören görüş, erkler ayrılığı şemasını yansıtan rejimlerin demokratik olduğu yönündedir. Bir başka açıdan, demokrasi, toplumsal altyapısını insan haklarının oluşturduğu bir siyasal rejim olarak da anlaşılabilir.
Vedel, anayasal demokrasiyi, "yönetilenlerin özgül bir biçimde seçtiği yönetenleri üstün kurallara itaat ettiren siyasal rejim" olarak tanımlar. Anayasal demokrasi, sadece bir yönetim ideali değildir, aynı zamanda halkın iktidara katılım tekniğidir.
Antik çağdan başlayarak, adaleti kurmaya elverişli ideal rejim arayışı da başlamıştır. Eflatun, oligarşi, demokrasi ve tiranlık rejimleri ayrımını yapar. Aristo'ya göre ise, yönetimler normal veya meşru olanlar ile normal veya meşru olmayanlar şeklinde ayrılabilir. Meşru rejimler şunlardır: monarşi, aristokrasi ve politeia. Ortak iyilik hedefiyle kurulan tek kişi yönetimi monarşi, ahlak sahibi ve erdemli kişilerin yönetimi aristokrasi ve tüm topluluğun iyiliğini amaçlayan ve aristokrasi ve demokrasi arasında bir tür uzlaşma rejimi olan "polis" (politeia). Meşru olmayan rejimler ise tiranlık ve oligarşidir.
Aydınlanma felsefesiyle birlikte yönetim tarzlarına bakış da değişmeye başlamıştır. Montesquieu, "Kanunların Ruhu" adlı eserinde üç hükümet biçimi öngörür:
"Monarşi, bir kişinin yönettiği, fakat belli ve yürürlüğe konmuş yasalarla yürütülen rejimdir. Despotik rejim de, yine tek kişinin, ama yasa ve kurallar olmaksızın her şeyi kendi iradesiyle yönetmesidir. Cumhuriyet yönetimi de ikiye ayrılır. Halkın bir bütün olarak iktidarı kullandığı demokratik uygulama tarzı ve sadece bir elitin yönettiği aristokratik tarzı."
Demokrasi kelimesi, demos (halk) ve kratos (iktidar) kelimelerinin bir bileşimidir. Halkın kendini yönetmesi anlamına gelir.
J.J. Rousseau'ya göre, egemenliğin asli sahibi toplu olarak halktır. Her yurttaşın egemenlik üzerinde eşit payı vardır ve bu, yurttaşların eşitliğinin doğrudan ve doğal sonucudur. Her yurttaş, egemenliğin kullanılmasına, yani kurucu veya yasama iktidarına katılma hakkına sahiptir. İktidara katılma mümkünse doğrudan olmalıdır. Mümkün değilse, temsili olabilir. Egemenliğin doğrudan kullanılması mümkün olmadığı takdirde, sınırlı sayıda kişiye vekalet verilerek (meclis) egemenlik kullanılabilir. Büyük devletlerde egemenliği doğrudan kullanmak olanaksız olduğuna göre, halk egemenliği bu yetkiyi kullanmaları için sınırlı sayıda kişiye vekalet vermeyi gerekli kılar. Böylece, halk egemenliği yurttaşların genel oyuna indirgenmiş bulunmaktadır.Her yurttaş, oy verdiği zaman, aslında bir görevi yerine getirmez, egemenliğin bir parçasının sahibi olarak kendisine ait bir hakkı kullanır. Hiçbir yurttaş bu haktan yoksun bırakılamaz ve halk egemenliği mantıki olarak genel oyu gerekli kılar.
Ulusal egemenlik kuramına göre ise, egemenlik ne krala, ne de halka aittir. Egemenlik, ulusa aittir. 1879 Bildirgesi: "Egemenlik birdir, bölünmez, devredilemez ve zamanaşımına uğramaz. Ulusa aittir; halkın hiçbir zümresi hiçbir birey onu kullanamaz."

Böylece, ulus, kendisini oluşturan bireylerin toplamı değil, onlardan ayrı bir tüzel kişidir (devleti kişileştirir). Egemenlik bu kişi-ulusa dayanmaktadır.


Seçimler bir hak değil, bir görevdir. Temsilciler kendisini seçen bölgenin seçmenlerini değil, bir bütün olarak ulusu temsil ederler.
Halk egemenliği ve ulusal egemenlik kuramlarının zaman içinde birleştirilmesiyle temsili demokrasi sistemi oluşmuştur.
Temsili demokrasinin öğeleri şunlardır:
1) Seçimler ve genel oy hakkı

2) Parlamento

3) Siyasal partiler ve orantılı temsil ilkesi


İNSAN HAK VE ÖZGÜRLÜKLERİ

İnsan hakları sorunu, insanlık tarihi kadar eski olmakla birlikte, çağdaş insan hakları anlayışı, 17 ve 18. yüzyılların ürünüdür. İnsanın sırf insan olduğu için doğuştan kimi hak ve özgürlüklere sahip olduğu ve devletin bunlara dokunamayacağı düşüncesi, bir sistem olarak 17. yüzyılda ortaya çıkmıştır.


Buna göre insanlar, toplum yaşamına geçmeden önce tabiatın içinde yaşıyorlardı. Doğa ortamında tam ve sınırsız bir özgürlüğe sahiptiler. Sonradan aralarında bir sözleşme yaparak Devlet adı verilen siyasal topluluğu kurdular ve bu topluluğun oluşabilmesi ve yaşayabilmesi için gerekli olduğu ölçüde bazı özgürlüklerinden vazgeçtiler. Kısaca, insanlar devletten önce onun koyduğu kurallardan daha üstün bazı doğal haklara sahiptiler. Devlet, kendinden önce var olan bu doğal haklarla bağlıdır ve onlara saygı göstermek zorundadır.
Aslında toplum sözleşmesi ile, devlete, bireylerin vazgeçilmez ve devredilmez hak ve özgürlüklerini koruma yükümlülüğü de yüklenmiştir. Locke'a göre, devlet toplum sözleşmesine uymazsa, sözleşme bozulmuş olur ve ortadan kalkar; halk artık devlete itaat etmekle yükümlü değildir ve tabiatta sahip olduğu tüm özgürlükleri geri alır.
Bireyci görüşe göre ise, kişi hak ve özgürlükleri, bireyin yaratılışı itibariyle irade sahibi, özgür ve tek gerçek varlık oluşundan ve devletin temel yapıcı öğesi olma niteliğinden kaynaklanır.
Genel olarak herkes, insan hak ve özgürlüklerinin belirli ilkelerle sınırlanması gerektiğini kabul eder. Peki, bu sınırlamalar nasıl yapılmalı ve sınırlamaların sınırı nerede olmalıdır?
Toplumsal yaşam ortamında, herkes için, özgürlük aslında "paylaşılmış" bir özgürlüktür. Paylaşmak ise, zorunlu olarak, insan haklarını kısmileştirir ve kayıt altına alır. Bir toplumda herkesin hak ve özgürlüklerden yararlanabilmesi sınırlı yararlanma sonucunu doğurur, çünkü doğal olarak kullanım alanı daralır.
İkincisi, eşitliğin bulunmadığı yerde, ancak bazılarının özgürlüğünden söz edilebilir. Mutlak eşiklik ise, özgürlüğü boğar. Genel olarak eşitlik ilkesi özgürlüğü sınırlar. Özgürlük ve eşitlik, insan haklarının birbirini sınırlayan, ama birbirinden ayrılamayan iki ayrı görünümüdür.
Bir diğer sınır ise insan haklarının doğasından kaynaklanır. Hiçbir özgürlüğün kullanımı şiddet öğesini içeremez. Özgürlük, ancak silahsız ve saldırısız, barışçı biçimde kullanılabilir. Hiçbir özgürlüğün kullanımı, kaba gücü haklı kılamaz. Buna, insan haklarının "nesnel (objektif)" sınırı denilir.
Üçüncü sınır, hak ve özgürlüklerin kötüye kullanılamaması sınırıdır. Hakkın kötüye kullanılmasını yasaklamak, hukukun evrensel ilkesidir. Kötüye kullanım, amaç dışı kullanımı da kapsar. Örneğin, eğitim hakkını kullanarak ticaret yapılması ve din özgürlüğünün siyasi amaçlarla kullanılması gibi.
Bir başka sınır da kamu düzenidir. Hak ve özgürlüklerin kullanımı, kamu düzenini bozamaz. Anayasa hukukunun en temel sorunu, özgürlük ve düzen arasındaki dengeyi sağlamaktır.

İnsan hak ve özgürlükleri:


  1. Kişi özgürlükleri:




  1. Bireysel özgürlükler:




  • Bedeni özgürlükler (yaşama hakkı, bedenine sahip olma hakkı, özel yaşam özgürlüğü, özgürlük ve güvenlik hakkı, seyahat özgürlüğü, yerleşme özgürlüğü)




  • Düşünce özgürlükleri (düşünce ve ifade özgürlüğü, inanç, vicdan ve din özgürlüğü)




  1. Toplu eylem özgürlükleri:




  • Dernek özgürlüğü




  • Toplanma, yürüyüş ve gösteri özgürlükleri




  1. Siyasal ve demokratik haklar:




  • Seçim hakkı (oy hakkı, aday olma özgürlüğü)




  • Siyasal parti kurma özgürlüğü




  • Katılma hakları




  1. Kültürel haklar




  1. Sosyal haklar




  • Çalışma özgürlüğü ve hakkı




  • Sosyal güvenlik hakkı (dinlenme hakkı, adil ücret hakkı, güvenli iş koşullarına sahip olma hakkı, sağlık hakkı)




  • Toplu sosyal haklar (sendika özgürlüğü, grev hakkı, toplu sözleşme hakkı)




  1. İktisadi haklar




  • Mülkiyet hakkı




  • Girişim özgürlüğü




  1. Kültürel haklar







  • Sanatsal yaratma ve ifade özgürlüğü




  • Toplumsal iletişim özgürlükleri (basın özgürlüğü, görsel- işitsel iletişim özgürlüğü, radyo TV yayınları)




  1. Çevre, gelişme ve barış hakları




  • Çevre hakkı




  • Güvence hakları: bilgilenme, katılım ve başvuru




  • İnsanlığın ortak malvarlığına saygı




  • Gelişme hakkı




  • Barış hakkı


DÜŞÜNCE ÖZGÜRLÜĞÜ
Düşünce özgürlüğü sorunu, ilk bakışta hukuk düzleminde kendini göstermez, çünkü düşünce kişinin içsel yaşamının en gizli alanından kaynaklanır. Hukuk ise, amacı gereği ve ilke olarak sadece dışa vurulan toplumsal davranışlarla ilgilenir. Aslında düşünce özgürlüğünü ilan etmeye de gerek yoktur, çünkü ne düzenlenebilir ne de sınırlanabilir. Bireyin tinsel alanı, kamusal makamların müdahale alanının dışında kalır.
Ne var ki, düşünce kendiliğinden oluşmaz; onu büyük ölçüde dış belirleyiciler hazırlar. Genel olarak toplumsal yapılar, ekonomik koşullar ve kültürel miraslar düşünce yaşamını yönlendirir.
Kaldı ki, düşünceler doğası gereği iletişimseldir. Düşünce ve kanaatlerin sözle, yazıyla ve öğretim yoluyla iletilmesi doğrudan doğruya hukuk alanına girer.
Düşünce özgürlüğü, insanın bilgilere serbestçe ulaşabilmesi, edindiği düşünce ve kanaatlerden dolayı kınanamaması ve bunları tek başına ya da başkalarıyla birlikte çeşitli yollarla serbestçe açıklayabilmesi, savunabilmesi, başkalarına aktarabilmesi ve yayabilmesi anlamına gelir.
Düşüncenin dışavurumu ve iletişimi, konusuna ve usullerine göre bir dizi farklı özgürlüğü gündeme getirir:
Kullanılan tekniklere göre, düşüncenin gazete veya kitap biçiminde basın yayın yoluyla yayılmasının aracı olan basın özgürlüğü.
Radyo televizyon ve sanat etkinlikleri yoluyla kullanılan görsel işitsel iletişim özgürlükleri.
Öğrenim özgürlüğü.
Bireyin kendi gerçeğini tercih etme özgürlüğü, vicdan özgürlüğü.
Kanaat özgürlüğünün din alanında dışavurumu olan ibadet özgürlüğü.
Toplantı, gösteri, dernek gibi klasik kolektif özgürlükler.
Düşünce özgürlüğü, aynı zamanda çoğulculuğun ve demokratik rejimin önkoşuludur.
Kısacası, bilgilenme ve kanaat özgürlüğü ve ardından gelen ifade özgürlüğü.
Felsefi, ideolojik ya da dinsel nitelikteki bireysel kanaatler ve toplu görüşler karşısında, devlet ve onun organları tam bir tarafsızlık gözetmekle yükümlüdürler.
Peki, ifade özgürlüğünün hiçbir kısıtlaması olmamalı mıdır?

Genel kabul gören görüş, kısıtlamaların belirli somut nedenlere dayanması ve meşru amaçlar taşıması gerektiği yönündedir.


Bu sınırlama veya yaptırımlar:


  • Yasayla öngörülmüş olmalıdır;

  • Alınan önlem, sınırlı sayıda ve meşru amaçlara yönelik olmalıdır.

  • Önlem, demokratik toplum bakımından zorunlu olmalıdır.

Sınırlamalar ancak yasayla getirilebilir. Ancak yasalar ulaşılabilir ve açık olmalıdır. İdari makamlara veya yargıca aşırı takdir yetkisi tanıyacak belirsizlikte olmamalıdır.


Sınırlama meşru bir amaca yönelmelidir. Bu çerçevede, Avrupa Sözleşmesinde öngörülen 10 tane sınırlama nedeni vardır. Bunlar üç farklı alanda toplanmıştır. Birincisi, ulusal güvenlik, toprak bütünlüğü ya da kamu güvenliği, düzenin savunulması ve suçun önlenmesidir. İkincisi, sağlık, ahlak ve başkalarının haklarının korunmasıdır. Üçüncüsü ise, gizli belgelerin ifşasını önlemek ya da yargı erkinin tarafsızlığı ve otoritesini güvence altına almaktır.
"Zorunluluk" ve "orantılılık" sınırlama ölçütleridir.
  1   2   3   4


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©atelim.com 2016
rəhbərliyinə müraciət